PROF. DR. GÜLGÜN UYAR İLE
EHL-İ BEYT
ÜZERİNE…
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelâbidîn’in “Biz Nebi’nin megâzîsini Kur’an’dan bir sureyi öğrendiğimiz gibi öğrendik.” sözünden hareketle Hz. Peygamber’in hayatını, şahsiyetini, siyasi ve askerî mücadelelerini anlatan siyer yazıcılığının İslam tarihi açısından öneminden kısaca bahsedebilir misiniz?
Resûlullah Efendimiz, Kur’an’daki ifadesiyle biz ümmetine şöyle seslenir: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân 3/31) Dolayısıyla eğer Allah’ı seviyorsak Peygamber Efendimizin yolunu takip etmeliyiz ve eğer Sevgili Peygamberimizin söz ve davranışlarına uyarsak da Allah’ın sevdiği bir kul olabiliriz. Dünya ve ahiret hayatı için en kazançlı sebep-sonuç döngüsüne dâhil olabilmemiz için de Allah Resulü, biz ümmetine Kur’an’ın ayetlerini okuyup Kur’an’ı ve hikmeti öğretmiş ve yüce ahlakının kaynaklık ettiği güzel örnekliği ile de müminleri tezkiye etmiş ve arındırmıştır. (Bakara 2/129) İşte maddi ve manevi her alanda hayat bulan bu örnekliğin ve öğretinin yazılı anlatımı siyerdir. Asr-ı Saadet’ten itibaren Müslümanlar büyük bir titizlikle ve muazzam bir hassasiyetle siyer hakkında naklettikleri bilgileri kaydederek asırlar boyunca Resul-i Ekrem’i görmeyenlerin de onu tanımasını ve sünnetini öğrenip tatbik etmesini sağladılar. İslam tarihi boyunca siyer, ümmet-i Muhammed’in mümin kimliğinin inşasını sağlayarak yeni bir medeniyetin oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir.
İslami ilimler arasında önemli bir yere sahip olan siyer ilminin modernizmin içerisinde bocalayan insanımıza yönelik rehberliğinden söz edebilir misiniz? Ayrıca modern dünya insanına sizce ayrı bir siyer yazılmalı mıdır?
İslam, evrensel olan son dindir. Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) daveti de bütün insanlığı muhatap alır. Dolayısıyla Resûlullah’ın (s.a.s.), Kur’ani ilkelerle bütünlük sergileyen hayatı da bütün zamanlara hitap etmektedir. Evet, günümüz insanının ihtiyaçları, beklentileri, soruları/sorunları çerçevesinde bir siyer yazılması elzemdir. Siyerin, Allah Resulü’nün ahlak ve şahsiyetinin belirgin bir üslupla işlendiği, özellikle isim isim ashab-ı kirâmın davranış ve tutumlarının ele alındığı ve her şeyden önemlisi günümüzde geçerli “artırılmış gerçeklik” gibi bilgi işleme ve görüntü teknolojilerindeki gelişmelerden faydalanmak suretiyle her yaşta insan için rahatlıkla ulaşılabilir ve öğrenilebilir hâle getirilmiş bir sürümünün ortaya konması, çok acil bir zaruret olarak karşımızda durmaktadır.
Allah’ın (c.c.) “Ey ehl-i beyt (Peygamber ailesi)…” (Ahzâb, 33/33) şeklinde hitap ettiği ehl-i beyt, İslam tarihinde nasıl bir öneme sahiptir?
Cenab-ı Hakk tarafından kendilerine hitap edilmiş olması, Hz. Peygamber’in ailesi yani ehl-i beyt-i Mustafa için büyük bir mazhariyettir. Malum olduğu üzere; Hz. Nuh’un eşi ve oğlu iman etmemişti. Hz. Lut’un eşi de helâk olanlar arasındaydı. (Hûd, 11/40-47; Tahrîm, 66/10) Peygamber olmak, ailesinin de mutlaka mümin olacağı anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla Resûlullah Efendimiz’in ehl-i beyti, ilk günden itibaren Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nübüvvetini şeksiz ve şüphesiz kabul etmişler ve bütün tevhit mücadelesi boyunca da İslam’ın tebliğine canlarını hiçe sayarak hizmet etmişlerdir. Peygamber ailesi olmak bir lütuf olmakla birlikte hiçbir şekilde ayrıcalıklardan yararlanmak ya da hatalardan korunmuş olmak veya sorumluluktan muaf tutulmak anlamına gelmez. Resul-i Ekrem, ehl-i beytinin emirleri yerine getirmelerini teşvik ederken nehyedilenlerden de uzak durmaları uyarısında bulunurdu. Bu sebeple tıpkı ashab-ı kiram gibi ehl-i beyt de Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ile Allah’ın kulu ve Resulü Hz. Muhammed’in sünnetini özenle muhafaza edip tatbik ettikleri gibi sadakat ve dirayetle de aktarmışlardır.
Allah’ın (c.c.) Ahzâb suresinin 32. ayetinde “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” buyurduğu başta hanımları olmak üzere ehl-i beyt hanımlarının nezdinde toplumun inşasında kadının önemini ve dönüştürücü etkisini kısaca anlatabilir misiniz?
Hz. Peygamber’in hanımlarının hususi bir konumu vardır. Evet, belirttiğiniz gibi onlar herhangi bir hanım gibi değillerdir; onlar müminlerin anneleridir. (Ahzâb 33/6) Nebiyy-i Zişan Efendimizin pak eşleri ve validelerimiz olan güzide kızları, her şeyden önce, saadet hanesinde yaşananların bire bir tanıkları idiler. Özellikle aile yaşantısı, eşlerin ev içi tutumları ve aile fertleri arasındaki ilişkiler konusunda ehl-i beytin hanım simaları hem hanım hem erkek sahabilerin ilk başta müracaat mercileri durumundaydılar. Ehl-i beyt mensubu hanımlar, bildiklerini yaşamak konusunda son derece titizlikle hareket ettikleri gibi öğrendiklerini bütün Müslümanlara aktarmak noktasında da her zaman sorumlu davranmışlardır. Özellikle hadislerin senetlerine bakıldığında çok sayıda hanım ehl-i beyt mensubunun isminin yer aldığı görülür. Aynı zamanda ehl-i beyt soyundan gelen hanımların tarih boyunca da toplum içinde saygın şahsiyetler oldukları açıktır.
Anadolu insanı Hz. Peygamber’e olan sevgi ve saygısını hiç kuşkusuz onun ehl-i beytine de göstermiştir. Anadolu insanının ehl-i beyte olan muhabbetinden ve ehl-i beytin kültür, edebiyat ve sosyal hayatımıza yönelik tezahürlerinden bahsedebilir misiniz?
Ehl-i beyt sevgisi Anadolu’nun mayasında mevcuttur. Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan, Hüseyin isimleriyle bu topraklarda kök salan Horasan erenleri, ehl-i beyt sevgisini aşk düzeyinde terennüm etmişlerdir. Hiç şüphesiz bu muhabbetin izlerini geriye doğru takip ettiğimizde, Yusuf Has Hâcib’in (462/1070) Karahanlı hakanı Buğra Han’a takdim ettiği Kutadgu Bilig adlı eserinde yer verdiği şu düsturlara erişiriz: “Peygamber’in nesline hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar ehl-i beyttir, Peygamber’in uruğudur; ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber için sev.”
Şurası bir gerçek ki Anadolu’nun İslamlaşmasında Hacı Bektaş-ı Veli, Eşrefoğlu Rumi, Emir Sultan, Hacı Bayram-ı Veli gibi seyit ocaklarının tartışılmayacak ölçüde kalıcı tesirleri olmuştur.
Anadolu asırlarında ehl-i beyt sevgisi, kimi zaman Âl-i abâ deyişiyle kimi zaman Kerbela mersiyesi olarak şairlerin mısralarında hayat buldu. Yunus Emre “Hazret Ali babaları / Muhammed’dir dedeleri / Arşın iki küpeleri / Hasan’ıla Hüseyin’dir” sözleriyle Hz. Hasan’ı ve Hz. Hüseyin’i yüceltirken Fuzuli “Dem uram evsâf-i evlâd-ı Alî’den kim müdâm / Mâdih-i âl-i Alî müstevcib-i gufrân olur” beytiyle Âl-i Muhammed’i methedenin mağfirete erişeceğini söyler. Karamanlı Aynî, Âl-i Muhammed’in her derdin ilâcı olduğunu şöyle zikreder: “Tabîb-i hâzıkı iste ki ol âl-i Muhammed’dir / İlâc-ı derdini etdir bu za’fın olmadan ez’af.” Seyit Seyfullah’ın dilinde “Kıl Hasan’ın Hüseyn’in rûhuna dâim duâ / Anlara etmek duâ ehl-i dînin erkânıdır” ifadesiyle ehl-i beyt’e dua dinin gereklerinde kabul edilirken Şeref Hanım Kerbela için şöyle ağlamaktadır: “Etdim muîn duhter-i zât-ı Peyemberi / Yıksam bir âh ile n’ola meydân-ı mahşeri / Ben cân fedâyım âl-i abâya Şeref ezel / Yâd eyleyüb kan ağlarım evlâd-ı Haydarı.”
Diğer taraftan; fütüvvet ve ahilik erkânı doğrudan Hz. Ali’nin etrafında vücut bulduğu gibi, turuk-ı Aliyye’nin Hz. Ali’den gelen kolları Anadolu irfanını şekillendirir. Hassaten; Fatıma Ana’mızın ise ayrı bir yeri olup bu topraklarda uğur ve bereketin timsalidir. Bir işte kolaylık dilerken de “Kolay gelsin, altın taş olsun, elin kuş olsun; Hızır yoldaşın, Fatma Ana komşun olsun” duası en samimi temennimiz olur. Allah hepimizi ahirette Fatıma Ana’mıza komşu eylesin.
Osmanlı Devleti’nde seyit ve şeriflerin şecerelerinin sahih bir şekilde tespit edilmesi ve zekât alması haram olan Âl-i Muhammed’in ihtiyaçlarını temin etmek ve mağduriyetlerinin önüne geçmek için kurulan bir devlet birimi olarak Nakîbü’l-Eşrâflık’ı da unutmadan zikretmemiz gerekir.
Ehl-i beyt üzerinden günümüz insanı kendilerine hangi dersleri çıkarmaktadır, ehl-i beyti layığınca tanımak günümüz insanına gerek bireysel gerek sosyal hayatında ne gibi pencereler açacaktır?
Ehl-i beyt sevgisi Peygamber sevgisine ulaştırır. Peygamber sevgisi ise Allah sevgisine erişmenin yegâne vesilesidir. Bu sebeple, Resûlullah Efendimiz, Şûrâ suresinin 23. ayetinde Kur’an lisanıyla bizden ehl-i beytini sevmemizi, meveddet beslememizi istemektedir. Bu muhabbeti canlandırabilmek ise önce onları bire bir tanımaktan geçiyor. Bu sayede Allah Resulü’nün bize olan emanetini üstlenmiş olacağız ve bu sevgi bağı bizi ehl-i beytin örnekliğinde güzel ahlaka, faydalı ilme ve Hakk için halka hizmete yönlendirecektir. Ayrıca her gün dilimizde bir zikir olan salavat-ı şerifeler ve namazlarımızda okuduğumuz Salli ve Barik dualarının bir parçası olan “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed” cümlesindeki “âl-i Muhammed”in anlamını bilmek, ibadet şuurumuzu ve idrakimizi canlandıracak, Resul-i Ekrem Efendimizle bağımızı kuvvetlendirecektir.
Tarihin pek çok yerinde Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hayatının ve ehl-i beytin unutulmaması ve onların sevdirilmesi için farklı farklı edebî ve yazınsal türler kullanılmıştır. Zamanın hızla akıp gittiği ve tüketildiği bu çağdaki günümüz insanına ve özellikle gençlerimize Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun ehl-i beytini anlatmak ve sevgisini aşılamak adına sizce neler yapılmalıdır?
Bu sualiniz o derece hayati öneme sahip ki… Dünya üzerinde âl-i Muhammed, ehl-i beyt kadar anılan ve hakkında söz söylenmiş, kalem oynatılmış bir başka aile daha olmadığını düşünüyoruz. Çağımızda özellikle gençlerimize Hz. Muhammed’i (s.a.s.) ve ehl-i beyti anlatmak ve söylediğiniz gibi her şeyden önce bu sevgiyi aşılamak için titiz bir gayret içinde olmak bizim mesuliyetimizdedir. Elbette doğru bilgiyi temel alan akademik düzeyde yayınlara ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak ehl-i beyt hafızamızı tazelemek, mevcut örfümüzü canlandırmak, bilgi dağarcığımızdan yardım almak, bu konuda atacağımız adımların başında gelmektedir.
Ehl-i beytin ahlakı ile mücehhez olmamız dileğiyle, Kevser Havuzu’nun başında Livâ-i Hamd sancağının altında toplanmak niyazıyla…
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. Gülgün Uyar, Ankara’da doğdu (1967). Kadıköy İmam-Hatip Lisesinden (1985) ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden (1990) mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine 1991 yılında araştırma görevlisi olarak atandı. “Hz. Muhammed’in Risâlet Öncesi Hayatına Dair Bazı Rivayet Farklarının Tespiti” başlıklı teziyle yüksek lisansını (1993), “Siyasi ve İctimai Hayatta Ali-Fâtıma Evlâdı (260/873’e kadar)” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. “Ehl-i Beytin İzinde Nakiblik” başlıklı takdim çalışmasıyla doçent ünvanı aldı (2011). 2021 yılında profesör olan Gülgün Uyar, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi Anabilim Dalında hâlen öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.