100.
YILIMIZ KUTLU OLSUN
Gökhan GÖKÇEK
Âdemoğlunun dünyadaki varoluş mücadelesinin tezahürleri çeşit çeşittir. Kimi benliğiyle mücadelede yer alır kimi millet olarak sesini yükseltir. Meseleye Türkler açısından bakıldığında bizim vereceğimiz cevap “devlet” vasıtasıyla bu mücadelenin sürdürüldüğü şeklinde olacaktır. Evet, tarihin karanlık zamanlarını sayarsak 5000, belgeler/arşivler ışığında konuşursak 2000 yılı aşkın bir zaman dilimi boyunca var olan Türkler için devlet, varlık mücadelesi hatta varlığın ta kendisi olarak tarif edilebilir. Bugün dünya üzerinde 300 milyonu aşan bu millet mecmuu, yedi devlet ile temsil edilse de akamete uğramadan hür ve müstakil olarak varlığını devletiyle sürdüren ana kitle, Anadolu hudutları içerisinde yer alan ve Türkiye adını taşıyan vatanda mukim, Hunlar-Göktürkler-Oğuzlar-Selçuklular-Osmanlılar bakiyesi bir topluluktur. İşte ekim ayı, 1000 yıl evvel Anadolu’yu ebediyen İslam beldesi kılan o topluluğun son siyasi teşekkülü olan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum vaktidir.
Olgu Olarak Türkiye Ne Zaman Kuruldu?
Sorumuzdan maksat elbette ki cumhuriyet Türkiye’si değildir. Türkiye denilen siyasi teşekküle can, ruh ve kan veren “Türk yurdu”nun temellerinin ne zaman atıldığına aranan cevaptır. Tuğrul ve Çağrı Beylerin 11. yüzyılın ilk çeyreğindeki akınları ile başlayan fütuhat hamlesi, Malazgirt Zaferi ile Diyar-ı Rum’u vatan kılar. Ancak Selçuklu Devleti; Dandanakan Savaşı’yla birlikte İran sahasında kurulmuş, önce kuzey Suriye’ye oradan da kronolojik olarak Anadolu’ya hâkimiyetini yaymıştır. Merhum fikir insanı Nurettin Topçu bu bakımdan Türkiye’nin kuruluşunu Büyük Selçuklu Devleti ile başlatır. Selçuklu-Osmanlı tarihsel sürecini devam ettirip onun son hâlinin cumhuriyet Türkiye’si olduğuna işaret eder.
Yine merhum Nihal Atsız da ortaya koyduğu Türk tarih tezinde Selçuklu/İlhanlılar/Beylikler/Osmanlılar/Cumhuriyet çağı tarifiyle Anadolu’daki varlık mücadelemizi, birbirinden kopuk görmek şöyle dursun birbirinin ardılı/devamı saydığı bir tarih kurgusu üzerinden yorumlar. Hakikaten tarihe, geniş bir bakış açısı ve uzak bir noktadan baktığınız vakit, Hun-Göktürk-Oğuz-Selçuklu-Osmanlı ana kitlesinin, hiçbir akış bozukluğu yaşamadan sanki bozkırda değil de devamlılık arz eden bir tarih serüveni içerisinde dörtnala koştuğunu görürsünüz. Bu bakımdan Türkiye’nin 29 Ekim 1923’ten çok daha önce kurularak Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ilham oluşturduğunu söylemek mümkün olacaktır.
Cumhuriyet Türkiye’si Ebediyen Var Olacaktır
Olgu olarak Türkiye fikrinin arka planını izah ettiğimize göre “olay” olarak basitçe ifade edebileceğimiz, dünyadaki nişanemiz Türkiye’nin siyasal tarihine hızlı ve özet bir bakış atalım. Birinci Cihan Harbi’nden, mağluplar safında çıkan Osmanlı Devleti’nin toprakları işgal edilince kan ve canla yurt tutulan bu vatanın sahipleri kıyama kalkar. Kuva-yı Milliye adıyla başlayan yerel direnişler; Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi aşamalardan sonra parçadan bütüne intibak ederek müstakil bir çatı altında toplanır. Türkiye olgusunu inşa eden Göktürk atalarının Ergenekon Destanı’ndan mülhem Türkler; Anadolu’yu ikinci Ergenekon sayarak demir dağları eritmeye karar verirler. Destana matuf yapacağımız senkronizasyonda da çıkış yolunu gösteren kurt payesi Mustafa Kemal Paşa’ya düşer.
TBMM’nin şahsında yürütülen Millî Mücadele, her ne kadar Kütahya-Eskişehir Savaşlarında bir bozgunla sonuçlansa da Sakarya’da büyüyen bir kar tanesi hâline gelir. Büyük Taarruz ile birlikte bu kar tanesi çığa dönüşür ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile birlikte düşmanın başına inerek vatan topraklarını kanlı işgalcilerin çizmesinden kurtarır. Askerî safhadan sonra diplomatik mücadele başlar ki Polatlı’nın tepelerinde esen rüzgârın şiddetinden katbekat fazla olarak keskin akılları ve kurnaz yürekleri titretir. Nihayetinde Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti, varlık mücadelesini devletiyle sürdüren Türklerin hür ve müstakil devleti olarak kıyamete kadar baki kalmak andıyla dünyaya ilan edilir.
Türkiye Yüzyılı Hem Olgu Hem Olaydır
Basit bir ifadeyle Türkiye’nin mevcudiyeti olgu ve olay üzerinden ifade ettik. Ancak ortaya konulan “Türk ve Türkiye Yüzyılı” vurgusu; teoriden pratiğe, kuvveden fiile uzanan sahada Türkiye’nin mevcudiyet fikrini olgu ve olaya bağlı kalarak ama onu da aşıp “post” olarak ifade edilebilecek bir noktaya taşır. Tarihin derin bağlarını kuvvetlendiren, nereden ve neden geldiği anlayışının yanına bir de “nereye gidileceğini” koyarak yeni bir anlam dünyasına işaret eder. Bu işaret şüphe yok ki Ergenekon Destanı’nda demir dağların eritilip bereketli anlara/zamanlara veya mekânlara ulaşmasını temin eden hedefi bizlere çağrıştırır. Coğrafyamızın ve dünyamızın zor günler yaşadığı şu günlerde bize tam da lazım olan bilmekte olduğumuz “nereden geldiğimiz” fikrinin yanına “nereye gitmemiz gerektiğini” iliştirmek olacaktı. İşte bu anlamda gerek fikren gerek fiilen Türk ve Türkiye Yüzyılı vurgusu, ortaya konulan hedeflerle birlikte ilham alınan tarihsel/efsanevi gerçekliklerin bir mecmuu olarak bizlere “kıyamete dek payidar kalacak” Türkiye’nin kodlarını gösteriyor. Bu bakımdan Türk tarih akışının en yüksek ve mütekâmil örneklerini sergilemiş milletimizin son siyasi teşekkülü Türkiye’nin cumhuriyet ile taçlanmasının 100. yılı kutlu olsun. Kıymetli ecdat bilmelidir ki Türkiye; hem fikir hem de var oluşumuzun/dünya ile mücadelemizin tezahürü olarak ebediyen var olmaya devam edecektir.
Tarihte
bu ay neler oldu?
Fethi Gemuhluoğlu vefat etti. (5 Ekim 1977)
Ömer Nasuhi Bilmen vefat etti. (12 Ekim 1971)
Ankara başkent oldu. (13 Ekim 1923)
Posta nezareti kuruldu. (23 Ekim 1840)
Türkiye’de ilk nüfus sayımı yapıldı. (28 Ekim 1927)
Cumhuriyet ilan edildi. (29 Ekim 1923)
Boğaziçi Köprüsü açıldı. (30 Ekim 1973)