TOPRAK İNSANIN NEYİ OLUR?

Dr. Rahime ALTAŞ
Uzman Vaiz/Ankara Yenimahalle Müftülüğü

Bu soruya Anadolu’nun tam da orta yerinde, toprakla iç içe yaşamış ozanımız Âşık Veysel’i de anarak, “Toprak, insanın sadık yâri olur.” diyebiliriz peşinen. “Peşinen” diyorum çünkü toprakla insan arasında oldukça kadim, sabit ve bütünüyle aşikâr bir bağ söz konusudur. Nitekim toprak hep oradadır, yanı başındadır insanın; tevazu ve sadakatle onu bekler, bu bekleyişe eşlik eden kerem ve ihsan hâlleri, insanı ayakları altındaki bu ilahi mucizeye çeker binyıllardır.
İnsanoğlunu toprağa çeken, görünürdeki ilk ve esas motivasyonun maddiyat olduğunda hiç şüphe yoktur. Zira ozanımızın ifadesiyle, “koyun veren, kuzu veren, süt veren; yemek veren, ekmek veren, et veren; üstelik bir çekirdeğe karşılık dört bostan veren” bu Hak hazinesi, onun maddi taleplerinin pek çoğuna cömertçe karşılık vermektedir. Fakat şurası da bir gerçektir ki insanı toprağa çeken tek şey, onun hayati ihtiyaçlarının eseri olan maddi talepleri değildir. Onun toprakta arayıp bulduğu çok daha başka ikram ve ihsanlar vardır. İnsanın canına, ruhuna tesir edip hem de ten kafesine şifa olan manevi nitelikteki bu ikram ve ihsanlar, sükûnet ve inşirah gibi insanı dünyadan soyutlayan, onda genişlik ve derinlik hissi uyandıran duygulardır. Belki de bu yüzdendir evini hep bahçeli düşünmesi, bu mümkün olmadığında ise saksılarla da olsa evveli ve ahiriyle kendisine bağlı olduğu toprağı evine taşıması.
Evet, toprak, varoluş serüveni bakımından insanın hem evveli hem ahiri ve hem de ötelere açılan diriliş kapısıdır. İnsanoğlunun kendi bilgi kanallarıyla öğrenemeyeceği bu hakikati bize Habîr olan Allah Teâlâ haber vermektedir. O’nun “(Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Tâhâ, 20/ 55) buyruğunda ifadesini bulan bu hakikat, insanın nereden gelip nereye gittiği sorularına oldukça açık ve net bir şekilde cevap vermekle ona varoluş bilmecesi hakkında esaslı bir açıklama sunmaktadır. Buna göre insan, yaratılış hikâyesinin en başında topraktan, çamurdan yaratılmıştır. (Secde, 32/7) Kur’an-ı Kerim’de, “Ant olsun, biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.” (Mü’minûn, 23/12) ayeti ve benzeri ayetlerle (En’âm, 6/2; Hicr, 15/26; Hac, 22/5) sıklıkla tekrar edilen bu ilahi bilgi, insanın maddi varlık özünü açıklarken ona etkileyici bir eşitlik ve kardeşlik dersi de vermektedir aynı zamanda. Çünkü bir kere bu bilgiyi elde eden insan, basit bir akıl yürütme ile kendisi hakkında şu neticeye ulaşacaktır: “İlk yaratılış topraktan olduğuna göre ben tüm diğer insanlarla maddi varoluş özü bakımından eşit ve kardeşim.” İşte bu apaçık gerçek, Veda Hutbesi’nden günümüze Hz. Peygamber’in “Ey İnsanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır.” Sözleriyle yankılanmakta ve insanoğlunu, diğer hemcinslerini kendisine yurt edinmeye davet etmektedir.
İnsanı insanın kurdu değil de yurdu, kardeşi ve enisi olarak gösteren bu varlık hakikati, can kuşunun ten kafesinden uçma vaktinde de tüm gerçekliğiyle ortaya çıkmakta ve insan bedeninin başlangıçta tabi olduğu söz konusu ilahi hükmün, onun sonunu da belirleyen tabiatını haykırmaktadır tüm sessizliğiyle insana: “Topraktan yaratıldın ve dönüşün de ancak toprağadır.” İnsan, cansız bedeninin ait olduğu yer hakkındaki bu bilgiyi de onu varlık âleminde dilediği şekle sokup dilediği konaklarda seyran ettiren yüce Rabbi’ne borçludur. Nitekim Hz. Âdem’in iki oğlundan kardeş katili olanı, öldürdüğü kardeşinin cansız bedenini ne yapacağını bilemediği bir sırada Allah Teâlâ yeri eşeleyen bir karga göndermiş (Mâide, 5/31) ve âdemoğluna cansız insan bedeninin son durağının da toprak olduğunu öğretmiştir. İşte bu ilahi hüküm sebebiyledir ki insan, cansız bedenini kendisinden neşet ettiği aslına yani toprağa emanet eder ve derin bir sessizlik içinde de olsa bir süreliğine daha devam ettirir maddi varlığını bu fâniler âleminde. Fakat gerek bu fâniler âlemi ve gerekse bedenleri artık toprağa karışmış olan kabir ehlinin oradaki derin sessizliği için bir nihayet takdir etmiştir yüce Yaradan. Buna göre, içindeki fâniler gibi kendisi de gelip geçici olan şu yaşlı dünya, “sur”un güçlü sesiyle bir gün ansızın kıyameti yaşayacak ve ardından gerçekleşecek yeniden diriliş hadisesi karşısında insan, topraktaki derin sessizliğinden eser kalmamış bir eda ile şöyle seslenecektir etrafına: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler.” (Yâsîn, 36/52)
Şüphesiz Rahman’ın vaadi haktır, şüphesiz Peygamberler ancak hak ve hakikati bildirirler Rahman’ın kullarına. Öyle ise vakit geldiğinde topraktan dipdiri kalkacağımız hususunda da hiç şüphemiz yoktur. İmanımıza fikirden pencereler açmak istiyorsak düşünmeliyiz, bir zaman kupkuru iken yağmurla birlikte yeşillenip cana gelen o toprak değil midir? (Hac, 22/5) Kıştan bahara ve bahardan yaza bir ölüp bir dirilen o toprak değil midir? Rabb’inin emriyle rengârenk konaklara dönüşüp türlü mevsim geçişleriyle bize varlığı, hayatı ve ölümü anlatan o toprak değil midir? Her yağmurun ardından etrafa yaydığı kokusuyla bizi başka âlemlere alıp götüren o toprak değil midir? Keşke şimdi bir yağmur yağsa ve toprak koksa her yer ve biz fâniler o eşsiz kokunun büyüsüyle dalıp gitsek uzaklara, çok uzaklara, “Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah kabirdeki kimseleri diriltecektir.” (Hac, 22/7) ayetine “âmenna” diyerek…