YEDİ KAT
Merve YURTSEVER
Heybetli, kalın gövdeli ağaca sırtını dayamış, göklerin özgürlüğüne gözleri dalmıştı. Mavisini yitirmiş karartıların içinde üç beş beyazlık eğreti duruyor, yanıp sönen pırıltılar vaatlerde sönük kalıyordu. Koca bir hayat umudu kucaklıyor, diye düşündü. Dokunsalar ağlayacak hâllerine yenisi eklenmiş, kimseler dokunmasın diye kendini meraya atmıştı. Gölgeli yeşilliklerde kendini bulmuş, kendini yitirmişti. İsteyicilerin Ahmet olmuş çıkmıştı yine. Kimseden bir çöp isteyemezken üstelik.
Akıllar miras kalmıyor da soyağacından, lakaplar nesiller boyu sürükleniyor dillerde. Eksik akıl olmayı dilediği çokça zaman olmuşsa da bugünkü kadar nüksetmemişti istekleri daha önce. Dedesi; köyün divanesi, İsteyici Süleyman’dı. Namı, yolu Yukarıkırzı köyüne düşen herkesçe bilinirdi. Yataktan kalkar kalkmaz yedi kat pantolon, mevsimine göre de yedi kat gömlek ya da kazak üst üste giyer, hazır olunca kocaman gülümserdi. Sabah kahvaltı niyetine, annesi tandır ekmeğine tereyağı sürer, üzerine biraz lor peyniri serper, tutuştururdu eline. Tandır ekmeğini kapan Süleyman, soluğu otobüs durağında alırdı. Otobüs her gün üç kez köye uğrar, Süleyman umut nöbetinden hiç ayrılmazdı. İnenlere “Bana pantolonla gömlek getirdin mi?” diye sorar, binenleri de “Bana pantolon, gömlek getirmeyi unutma!” diye tembihlerdi. Son otobüse kadar aynı döngüde ömür geçirirdi. Nadiren, garibi sevindirelim diye düşünüp bir şeyler getirenler de olurdu. İşte o anlarda değmeyin Süleyman’ın keyfine. Yârine kavuşmuşçasına sarılırdı kumaşlara. Köyde birisi ölse tüm kıyafetleri hayrına İsteyici Süleyman’a götürülürdü. Olur da civar köylerde birisi ölürse Süleyman hemen kapısına varıp kıyafetlerini isterdi.
Tahammül edemediği tek şey düğünlerdi. Davulu, zurnayı duyduğunda donar, düğün alayını gördüğünde tüm gücüyle çığlık atar, çalgılar çalgılığından utanırdı. Çok sevmişti zamanında Süleyman. Kara sevda olsa iyiydi annesi Halime Hanımca. O zaman en azından toprağa gömer, üç gün gözyaşı dökerdi. Süleyman’ın sevdası deli sevdaydı. Akıl melekelerini tümüyle almış götürmüştü. Anasına koca yaşında yığınla çamaşır yıkamak kalmıştı. Böylesi kadere her gün ağlar olmuştu kadıncağız. Köyün güzeli Huriye’ye çocukluğundan beri var olan tutkusunu bilmeyen yoktu. Sabırla bekledi büyüyüp serpilmeyi. Vakti saati gelince annesini gönderdi usulünce. Defalarca kızarmış bir suratla döndü annesi. Vazgeçmedi Süleyman, yalvardı yakardı, ikna etti her seferinde annesini. Oğluna kıyamayıp vardı yine utancı heybesinde hazır hâlde el kapısına Halime Hanım. Bilinmez kaçıncı gecenin kaçıncı geri dönüşünde yıkıldı Süleyman. Canına tak eden Huriye’nin babası tası tarağı toplayıp gitti köyden. Giderken çatık kaşlarla süzdü Süleyman’ı. Sesinin tınılarına astığı küçük harfleri sıraladı ahalinin önünde Süleyman’ın yüzüne. “Şuna bakın üstüne giyecek bir kat elbiseden başka bir şeyi yok, kalkmış benim kızıma sevdalanmış. Kimsin sen? Ne haddine?” Başını kaldırıp da Huriye’ye son kez bile bakamadı Süleyman. Huriye gitti. Süleyman’ın aklı da Huriye’de asılı kaldı. Olur da bir gün dönerse köyüne sevdiceği diye otobüs durağına her sabah koştu, her akşam boynu bükük evine döndü. Sandı ki daha çok kıyafeti olunca Huriye’ye kavuşacak, babasının rızasını da kazanacak. Sanrının peşinden geldi istekler... Gelenden, gidenden ve de ölenden...
Hâline acıyan işgüzar köylünün biri “Senin Huriye’yi şehirde kasapla evlendirmiş babası.” dediği günden beri Süleyman köye sığamaz oldu. Tüm gece kurulmuş saat gibi vaktini bekleyerek sallandı. Sabah ilk otobüsle şehre vardı. Bayburt’un sokaklarında her kasap dükkânına tek tek çatık kaşla girdi, Huriye’yi göremeyince asık suratla çıktı. Bulsa tutup kolundan götürecekti. Babasına da üzerindeki yedi kat kıyafet nasıl güzel cevap olacaktı. Şöyle geçecekti Huriye’nin önüne, babasının karşısında dimdik duracaktı. Hiçbir söze gerek yoktu. Gözünün içine baka baka üzerindekileri gösterecekti. Bu düşüncelerle şehri günlük ziyaret eder oldu. Bir süre sonra ona dükkânından bir şeyler verdiğinde işlerinin açıldığını fark eden esnaf, Süleyman’ın elini dükkânından boş çıkarmaz oldu. Kasaplardan aldığı etleri çuvalla sırtına atar getirirdi köye. Çuvalın altından gömleklerine sızan kanlar annesinin bıkkınlığına bıkkınlık kattı. Anlamayacağını düşündüğü oğlunu yine de aldı karşısına. Gücünün artık yetemediğini, evlenmesini istediğini anlattı ümitsizce. İç dökmekti biraz da niyeti. Süleyman uzun zaman sonra ilk kez o gün ağladı. Annesi ona, o annesine baktı baktı, ağladı. Kimse kimseye sarılmadı. Gözlerin akıttığı yorgunluğun sonunda “Tamam.” dedi Süleyman. Kim varırsa ona tamamdı. “Tamam.” dedi Halime. Bir varan garip bulunurdu elbet. Bulundu da... Köyde çaresiz kızdan çok ne vardı ki sanki? Süleyman muradına eremese de dünya evine girdi.
Süleyman evlenip torun torba sahibi olmasaydı, isteyici adı da miras kalmazdı Ahmet’e. Ahmet de olmazdı işte. İsteyicilerin Ahmet aşağı... İsteyicilerin Ahmet yukarı... Birinden bir çöp aldığını duyarsam gebertirim seni diyen annesiyle, babasının üstüne sinen dede ruhunun arasında sıkışıp kalmıştı çocukluğu. Anasının aklına uydu, canını dişine kattı da çok çalıştı. İstanbul’a üniversite okumaya gidince rahata erecek sandı. Erdi de... Bir nebze işte...
Annesinden aldığı nasihatleri ruhuna öylesine işlemişti ki Ahmet, en yakın arkadaşlarının uzattığı bir tek bisküviyi dahi almamıştı. Ona kim ne ikram ederse etsin “Teşekkür ederim.” demekten öteye gitmemişti. Hâl böyle olunca da adı “Teşekkür Ederim Ahmet”e çıkmıştı. Memnundu aslında hâlinden. Üzerine yapışan ünvandan, onun zıddıyla sıyrılmak hoşuna gidiyordu. Asilce buluyor, böylesi nahif anılmak onu rahatsız etmiyordu. Tüm ömrünü “Teşekkür Ederim Ahmet” olarak geçirebilirdi. Niyeti de öyleydi. Annesi devreye girmeseydi...
Köyden çıkmış, öğretmen olmuş, anasının, “Köyüne hizmet etmezsen sütümü helal etmem.” dayatmaları yüzünden geri adımlarla başa sarmış, köyüne varmıştı. Şehrin Teşekkür Ederim Ahmet’i yeniden köyün İsteyicilerin Ahmet’ine dönmüştü. İnsanların kendi kimliklerini bulmak için verdikleri savaşın orta yerinde, kendilerinden bağımsız üzerlerine yapıştırılan kimliklerden kurtulma mücadelesine girdiklerini fark ettikleri anlar vardır. Bir savaşın ortasında öylece kalırlar. Onca çaba, kurulan hayaller, bir hiç oluverir. Ansızın anlamını yitirir yaşam. Öyle bir anın kıvranışında Ahmet. Geçmişe gidiyor, bu güne dönüyor, yarını kestiremiyor. Bugün mü?
Onu meraya getiren, zayıf not alan öğrencisini teselli eden annesinin sesiydi. “Üzülme kuzum.” demişti annesi. Üzeceği kimseleri hesaba katmadan. Oğlu üzülmesin yeterdi. “İsteyicilerin Ahmet’e bir kat elbise düzer baban şehirden de geçersin sınıfı. Ne dertleniyon sen…” Cırcır böceklerinin sesi doluşuyor kulaklarına, durağanlığın ortasında olanca doğallığıyla. Her canlı olması gerektiği yerdeyken kendisi ait olmadığı deliliğin havasında, kesik soluklarla tutunma telaşında... Aidiyet... Nerede saklı? Tüm buhranlar bulunamamanın kıvranışı mı? Ahmet yedi kat yerin dibine girse rahatlar mı?