UZMANINA
SORDUK

Dr. Rukiye KARAKÖSE
Klinik Psikolog

Çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve en sonunda ihtiyarlık çağı. İnsan hayatı çeşitli evrelerden oluşur ve bu evrelerin belirleyici faktörüdür yaş. Yaşla birlikte gelen yaşlılığı nasıl tanımlarsınız?
Yaşlılık, bedensel yıpranmanın yanı sıra güç ve takatten düşmeyle eş zamanlı ilerleyen bir yoksunluk hâlini ifade eder. Sözlüklerde ve günlük dilde yaşlanma, canlının olgunlaşmasını tamamladıktan sonra, gittikçe yıpranması, yaşam fonksiyonlarının (üreme ile ilgili olanlar dâhil) aksaması ve bozulması, böylece o tür için beklenen ömür süresinin sonuna doğru gelme süreci olarak tanımlanabilir. Ancak insan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır. Dolayısıyla yaşlanmanın da biyolojik, psikolojik, sosyal ve manevi anlamda çok boyutlu olarak ele alınması gerekir. Bunun sayısal sınırını söylemek güçtür. Zira kronolojik yaş bize aynı kişinin fiziksel, duygusal, sosyal ve diğer alanlardaki kapasitesi ile ilgili çoğu kez net bir şey söylemez. Yine de bilimsel çalışmalarda nesnellik gerektiğinden 65 yaş yaşlılık sınırı olarak kabul edilir.
Yaşlanan, kişinin uzviyeti midir sadece yoksa duygular da bundan nasibini alır mı?
Yaşlılıkla birlikte bedenin yıpranması ve hareket kapasitemizin kısıtlanması, elbette duygusal olarak da bazı streslere sebep olur. Güçsüzlük, çaresizlik, moral bozukluğu, zaman zaman dışa bağımlı olmanın getirdiği çöküntü gibi sebeplerle huzursuzluk, öfke, kaygı ve depresyon bunlardan bazılarıdır. Bunun yanı sıra her organ gibi beynimizde de yaşlanmaya bağlı bir yıpranma ve buna bağlı işlev bozuklukları görülür. Bu işlevlerin bazıları hafıza, öğrenme gibi bilişsel alanlarda iken bazıları da duygu durumumuzla ilgilidir. Geriatrik depresyon adı verilen ve yaşlılığa bağlı sebeplerle ortaya çıkan bir depresyon türü de mevcuttur.
Sahip olduğumuz medeniyet ak sakallı dedelerimize, ak pürçekli ninelerimize büyük değer atfeder. İhtiyarlık ve bilgelik arasında nasıl bir ilişki vardır sizce?
Toplumların yaşlıya ve yaşlılığa bakışı sosyal hayattaki değişim ve dönüşümlerden etkilenerek bir değişim göstermiştir. Özellikle üretim biçimlerindeki dönüşüm pek çok sosyal değişimin de tetikleyicisi olmuştur.
Antik çağda yaşlılık bilgelik olarak görülür ve yaşam deneyimine, fikirlerine değer verilirdi.
Geleneksel dünyada yaşlılara daha çok sahip çıkılır, bakımı aileler ve toplum tarafından üstlenilir ve yaşlılık, normal bir hayat dönemi olarak kabul edilirdi.
Eğitim-öğretim imkânlarının son derece kısıtlı olduğu bu dönemlerde yaşamış, görmüş geçirmiş kişilere bilgi kaynağı gözüyle bakılırdı.
Sanayileşme ile birlikte her şey gibi yaşam tarzları, değerler, kavramlara ve olgulara yaklaşım da keskin bir dönüşüme uğradı. Sanayi toplumu, yaşlı birey ve yaşlılık açısından âdeta bir dönüm noktası oldu.
Kapitalist sistem, bireyin genç, sağlıklı ve dinamik olmasını talep eder. Bu süreçte yaşlılığın ne zaman başladığı oldukça önemlidir. Kapitalist sistemin egemen olduğu dünyada yaşlı birey, üretime katkıda bulunamayan, ailesine ve devlete artı bir yük getiren, üstelik gelişen teknolojiye ayak uyduramadığı için bilgeliğini ve dolayısıyla saygınlığını yitiren bir bireydir.
Simon de Beauvoir’a göre, modern dünyanın yaşlısı, tarihin akışındaki hıza dayanamayarak daha sağlığı yerindeyken geçmişine terk edilmiş, toplum tarafından sahip olduğu bilgi hazinesi değersizleştirilmiştir.
Bizim kültürümüzde geleneksel değerler özellikle Anadolu’da hâlâ büyük ölçüde korunmaktadır. Bizde bu yüzden büyüklere, ihtiyarlara hürmet ve hizmet etmek “iyi insan” olmanın vazgeçilmezlerindendir. Yaşlılarımız bilge, nurani, görmüş geçirmiş ve neredeyse dokunulmaz bir pozisyondadır. Yaşam ve deneyimden gelen bilgeliği “inanç”la birleşmiş olan yaşlılarımızdan öğrenecek pek çok hayat dersi olduğunu bilir ve onları incitmekten korkarız. İnanç, o deneyimi yorumlama ve işlemleme becerisini sağlar ki yaşlılığın -bizdeki- kıymeti büyük ölçüde bu noktadan kaynaklanmaktadır.
Bir psikolog olarak bugünün ihtiyarlarına yahut yarının ihtiyarları olacak insanlarına ömrü nasıl karşılamalarını salık verirsiniz?
Aslında hepimiz her gün yaşlanıyoruz. Hücrelerimiz, organlarımız yıpranıyor. Bunun görünür emarelerinin ortaya çıkması ise biraz zaman alıyor. Yaşlılığa hazırlanmak gerekli. Ömür sermayesini kötü kullanan, bir gün yaşlanacağını düşünüp geleceğine yatırım yapmayan insanların yaşlılığı daha zor ve sıkıntılı geçiyor. Nasıl bir yatırımdan söz ediyoruz? Biyo-psiko-sosyal ve manevi alanlarımıza yönelik bir yatırım. Biyolojik olarak bedenimize iyi bakacağız. Sağlıklı beslenmek ve tıbbi kontrolleri yaptırmak, kötü alışkanlıklardan kaçınmak hayat boyu olduğu gibi yaşlılığa hazırlanırken de oldukça önemlidir.
Yine düzenli yürüyüş yapmak hem fiziksel sağlık için hem de alzaymır ve demansa karşı son derece etkilidir. Zihin sağlığımızı ve hafızamızı korumak istiyorsak egzersizi genç yaştan itibaren alışkanlık edinip ileri yaşta da düzenli yürüyüş şeklinde sürdürmek gerekiyor.
Psikososyal sağlık için insan ilişkileri çok önemli. Komşuluk, akrabalık, cami cemaati gibi sosyal grup ilişkilerinin canlılığı hem psikososyal sağlığı hem hafızayı koruyor.
Manevi doyum da son derece önem taşıyor. Zira yaşlılıkta iyi oluşun en temel iki bileşeninden biri yalnızlık duygusuyla baş etmek, diğeri de yaşamında bir anlam bulabilmektir. Yaşlılıkta din ve inanç, yaşamı anlamlandırmanın çok etkili bir yoludur. Bunu destekleyen çok sayıda araştırma mevcut. Sözün özü sağlıklı ve huzurlu bir yaşlılığın temelleri gençlik ve orta yaşta atılıyor. İyi bir hazırlık ile yaşlılık, hayatımızın en verimli, doyumlu ve huzurlu dönemi olabilir.