SEFERE ÇIKMAK
Zeynep KAYSERİ UZUN
Özgür ve ıslah edilemez bir seyyah olmanın temelindeki dürtü merak mıdır, terk etme isteği mi yoksa dizginlenemez bir cesaret mi? Başka kıyılar, başka dünyalar keşfetme hevesi ve günlük hayatın tekdüzeliğinden kurtulma arzusu bazılarımız için yeni rıhtımlara, açık denizlere bir çağrıdır. Ormanları, nehirleri, rüzgârları içimize çekerek çıkacağımız yolun ufkunda hangi hayal çizgisi varsa yolculuğumuzun sebebi işte orada gizlidir. Bazen kuzey deniz kırlangıçları gibi tundralarda, yeşillik ve çiçekler arasında oradan oraya savruluruz ve yegâne gayemiz güneşi kucaklamak olur. Bazen de Asya steplerinden Kafkasya’nın sarp kayalıklarına, Brezilya cangıllarından Filipinler’in merdiven köylerine kadar dolaşarak yeni düşler kurmak isteriz. Belki de sadece kendimizi bulmak ve bilmek için düşeriz yollara. Gittiğimiz yere bir parçamızı bırakır yeni parçalarla döneriz. Her yolculuk bizi biraz daha büyütür, kendimizi ve hakikatimizi açığa çıkarır bir nevi. Karşılaşmalar, vedalar, başlangıçlar ve sonlar bize her daim yeni bir sayfanın var olacağını fısıldar.
Gitmek, bazen tüm dertlere deva olur. Yeni bir mekân, yeni bir imkân demektir. Fakat etrafımızdan sıyrılarak hiç bilmediğimiz bir yola koyulmak ürkütücü de hissettirebilir. Adımlarımız karışsa da ileride bizi bekleyen şeyin ne olduğunu görme arzusu da bir o kadar heyecan vericidir. Yolun tehlikesine rağmen özgürlük için kanat çırpmak mı yeğdir yoksa her tarafı duvarlarla örülü süslenmiş bir konfor alanı mı? Kalmanın konforuna sığınan ve etrafındaki ağaçların gölgesinde yaşamayı tercih edenler, dış dünyanın güzelliklerinden de mahrum kalanlar oluyor nihayetinde. Yabancıyı tanıyamayan, biz aidiyeti çemberinde sıkışarak ben olamıyor. Tabii bu kadar keskin ve iddialı konuşmak her zaman doğru olmayabilir. Sebat etmek, sürdürmek, direnmek, sonuna kadar götürmek gibi tabirler de elbette kendi içinde tutarlı ve gereklidir. Yola çıkmanın kaçıp gitmek olarak düşünüldüğü durumlarda ise bu eylem bir çeşit umursamazlık ve aymazlığa dönüşebilir.
Hepimiz kuşlar gibi mavi göklerde süzülmeyi, yüksek tepelerde tünemeyi ve hiçbir engele takılmadan aklımıza estiğinde uçup gitmeyi çok isteriz. Gitmenin sonunda amacımız mutlu olmaktır. Kuşlar bu arzunun en çekici örneğidir. Maeterlinck’in Mavi Kuş’u işte bu mutluluğu temsil eder. Hikâyede yoksul bir oduncunun çocukları olan Tyltyl ve Mytyl kardeşler, Mavi Kuş’u bulmak için bir yola çıkarlar. Yolculukta başlarından geçen maceralar anlatılırken mutluluk arayışı alegorik bir tarzda okuyucuya sunulur. Aynı şekilde Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’daki otuz kuşun mutluluğun sembolü Simurg’u araması Nils Holgersson’un yaban kazlarıyla çıktığı uzun yolculuk insanoğlunun özgürlük arayışının temelindeki mutluluk özlemine dayanıyor. Yola çıkmak, ebedî bir saadetin özlemiyle yananlar için büyük ve gösterişli bir adım.
Terk etmek, bırakmak ve gitmek, kalmaktan vazgeçtiğimiz yerin artık bize umduğumuz huzuru vermemesiyle de alakalıdır. Bu durumda yola çıkmak tıpkı göçmen kuşlar gibi uçarak soğuğu terk edip sıcak bölgelere gitmektir.
Peki insan sadece fiziksel olarak gittiğinde mi yola çıkar? Çevremizden, işimizden, kendimizden de yola çıkar mıyız? Hüthüt fısıldar mı kulağımıza artık ruhumuzun soğuduğunu ve ısıtmamız gerektiğini. Monotonlaşan hayatımıza ve sönen hayretimize bir farkındalık katmak için önce kendi olumsuzluklarımızı terk etmemiz gerektiğini düşünür müyüz hiç? Hırs, kibir, acele, riya, savurganlık… Biz, gerçekten gittiğimizde peşimizden gelir mi? Peki bu yolculuğun sonu nereye çıkar? Baharı muştulayan kırlangıçların ülkesine mi yoksa içimizde duyulmayı bekleyen sevgi serçelerine mi? Her ikisi de bu yolculuktan eli boş dönmeyeceğimize dair birer işaret. Kulak verdiğimizde içimizdeki serçe kuşları bize şöyle diyeceklerdir: "Hz. Âdem’in hikâyesinde adam olmaktan bir cüzdür dünya hayatı. Burası, en nihayetinde maveradan bir yansımadır ve vatanını arzulayan sürgünlerle doludur. Sürgünlerden korkma, sevmekten, yaşamaktan kaçma, Hayy olanın verdiği hayata savaş açma ve artık yavaşlayarak fark et kâinatın güzelliğini." Kendimizden yola çıkmak ne kadar da zor ve meşakkatlidir. Çok büyük ve başlangıçta acıtıcı bir uyanıklık gerektirir.
Yola çıkmak, hem çok büyük bir tecrübeyi göze almak, hem de o zamana kadar yaşadığımız ne varsa hepsini ardımızda bırakmaktır. Hangi yaşta olursa olsun göğün mavisine susamak ve keşif heyecanıyla dolu olmak bir gençlik alametidir. Kendini tanımanın, ötekini anlamanın ve ruhundaki bariyerleri yıkmanın en güzide vesilesidir.
Yolculuklar bizi değiştirir, dönüştürür ve şekillendirir. Seyahat ederek köklerimizi tanır, ufkumuzu büyütürüz. "Yolculuk insanı önce sözsüz bırakır, sonra bir hikâye anlatıcısına dönüştürür." der İbni Battuta. Herkesin bir hikâyesi vardır. Kimileri o hikâyeyi başka hikâyelerle eklemlemek ister ve aranır Kaf Dağı’nın ardında. Kimileriyse kendi hikâyesine o kadar çok inanmıştır ki bu hikâyeden biraz olsun ayrılmak, mutsuz bir son gibi gelir ona. Her halükârda, herkesin bir yolu vardır ve kimilerinin yoldaşı cesaret timsali kızılgerdan kuşuyken kimilerininki evcilleştirdikleri kazlardır.