SAF FİİL
Ali Necip ERDOĞAN
Kant, “Fiillerini öyle icra etmelisin ki, fiillerinin ilkesi genel bir yasa olabilsin.” der. Burada iki husus belirleyici, ilki “fiillerin ilkesi” ikincisi ise “fiillerin icra edilme biçimi”. Öncelikle şöyle anlaşılabilir: “Fiillerin ilkesi” ve “fiillerin icra edilme biçimi” (usulü) öyle olmalıdır ki (senin) fiillerin, herkesin etkilendiği ve bağlanmak istediği “yasa”ya dönüşsün yani diğerleri tarafından kabul görüp benimsensin ve hukuk da onu yasalaştırsın. İkinci olarak şöyle anlaşılabilir: Fiillerin ilkesinin genel yasa olabilmesi için fiillerin bizzat (doğrudan) aşkın (müteal, transandantal) olandan kaynaklanmalıdır ki aşkın olan yasalaşabilsin. Hangi şekilde anlaşılırsa anlaşılsın kişinin kendisi, fiillerinin kaynağını ya da onları nereye dayandırdığını bilmek zorundadır. Daha da ötesi aşkın olanın yasalaşmasıdır ki bu, iyi, doğru ve güzel olanı aynı anda içermesi demektir.
Fiilin iyi, güzel ve doğru olanı aynı anda içermesi fiilin “saf fiil” olması ile ilgilidir. “Saf” kelimesi katışıksız olanı ifade eder yani terkip (sentez) olmayan, sadece kendisi olan, ona hiçbir şey karışmamış olandır. Bir kişi için saf biridir, dediğimizde onun “deneyimsiz/tecrübesiz” olduğunu söylemiş oluruz. Kolayca kandırılabilir olan kişidir çünkü yaşam deneyimi çok azdır ya da yoktur. Genellikle çocuklar için henüz saf ve masum deriz, zira saflık ve masumiyet hem gözlem hem de yaşam pratiği olmadığı anlamına gelir. Kişi dış dünyayı gözlemleyerek ve yaşayarak tecrübe elde ettikçe saflığını dolasıyla da masumiyetini yitirir. Görünüşe göre bir daha saf ve masum hâline geri dönemeyecektir. Hâlbuki tam da bu aşamadan sonra “saf olma hâlini” üretebilme imkânına sahiptir. Saf bir kişinin ya da saf ve masum bir çocuğun saflığı yaşam deneyiminin sonrası için bir bilgi üretme alanı, dolayısıyla da bilginin kaynağıdır. Şunu demek istiyorum: Eğer çocukluğun saflığını (ve masumluğunu) deneyimlememiş, yaşamamış olsaydık “bilgelik” mümkün olmazdı. Çocuk neredeyse içgüdüsel olarak istek ve arzuları doğrultusunda hareket eder. Elbette bir ailenin içindedir ve aile tarafından şekillenmiştir ama yine de hesap kitap yapmadan, çıkar/menfaat gütmeden hareket eder; söylediklerinden muhatabının kırılıp kırılmayacağını düşünmez, doğrudan söyler. Çocuk kendi anlam alanında iyi, doğru ve güzeldir. İşte bu iyi, güzel ve doğru olma durumu yapay yani sentetik değildir. Belki aileden edinilen taklit davranışlar nedeniyle bir miktar yapay olduğu ileri sürülebilirse de çocuğun hesapsız, çıkarsız tutumu onu daha çok saf olma durumuna yaklaştırır.
Çocuğun olabildiğince saf fiili yaşam deneyimiyle kaybedildikten sonra yani hayata karışıp birileri tarafından kırılarak, kandırılarak, birilerini kırarak, kandırarak, bazen zalim bazen de mazlum konumuna düşerek tecrübe elde edilince ve bu tecrübeyle (ki bazı alanlarda uzmanlaşarak kendi rutinini oluşturduğunda) yaşamını bir aşamaya getirdikten sonra çocukluğun saf hâli hatırına gelecektir. Tam da bu aşamada çocukluğun o saf hâline duyulan özlem kişiyi ya bilgelik konumuna iletecektir ya da bu özlem nostaljik bir hatırlama olarak ara sıra dile getirilecektir. Bilgelik konumuna geçebilmek için çocukluğun o saf hâli üzerine düşünmek gerekir. İlk olarak kişi şunu fark edecektir: Çocukluktaki saflık aşkın olandan kaynaklanmamaktadır. Çocuk, saflığını bilinç düzeyinde ilahi bir ilkeye bağlamıyordur. Bugünün bilgi birikimiyle baktığımızda çocuğun davranışının büyük oranda içgüdüsel olduğunu söyleyebiliyoruz. Bu içgüdüsellik ilahi kaynaktandır denilebilir ama çocuk tarafından üzerine düşünülmediği için, tasarlanmadığı için bunun sadece potansiyel olarak var olduğu anlaşılacaktır. Kişi ikinci olarak da şunu fark edecektir: Çocukluğun saflığıyla işlenen fiiller hesapsız ve çıkarsızdır, bu yüzden de iyi, doğru ve güzeldir. Ama yine aşkın olandan kaynaklanmadığı için bu iyi, doğru ve güzel herkesi teşmil edilebilecek iyi, doğru ve güzel değildir.
Kişi üçüncü olarak iyi, doğru ve güzeli fiilin kaynağı olarak görmeye başlayacak ama bunu bir ilkeye bağlamak zorunda olduğunu görecektir. Eğer bu ilke dünyevi olana bağlanırsa başka bir ilke tarafından geçersiz kılınabilme riski taşıyacaktır. Çünkü dünyevi olanın “ikiliğine” yani var olanların karşıtlarını da var ettiği gerçeğine çarpacaktır. Kişi felsefede, hukukta, edebiyatta ve diğer disiplinlerde iyi güzel ve doğru olanı ararken kötü, yanlış ve güzel olmayanla da karşılaşacaktır. Zaten tecrübe ettiği hayatın içinde kötü, yanlış ve güzel olmayanın var olduğunu bilmektedir. Bu yüzden ilke kesinlikle “aşkın” olana bağlanmak zorundadır.
“İyi” ahlakın, “doğru” mantığın, “güzel” de estetiğin konusudur. Bu üç kavram günümüzde adaletin bileşenleridir. Bütün kültürlerin katkı verdiği bu kavramlar hiçbir devlete, ideolojiye, büyük anlatıya bütünüyle hasredilemez, atfedilemez, hamledilemez. Hukuk iyi, doğru ve güzel olanı arar. Felsefe ve edebiyat da öyle… Hukuk ilişkilerde, felsefe düşüncede, edebiyat ise ilişkilerde ve düşüncede bu kavramların hem taşıyıcısı hem de var edicisidir. Aynı zamanda, ilişkiler, hukuku; düşünce, felsefeyi; hem ilişki hem düşünce, edebiyatı doğurmuştur. Edebiyat ilişkilerin ve düşüncelerin resmini çeker, felsefe resim üzerine düşünür, hukuk da bunlar üzerinden düzenleyici normlar (kural-yasa) üretir. Edebiyat, felsefe ve hukuk birikimli disiplinlerdir. İyiyi, doğruyu, güzeli yüzyıllardır biriktirerek devasa bir literatür oluşturmuşlardır. Bunların dışındaki bütün disiplinler bunlardan doğmuş ve bunları baskılamak üzere girişimlerde bulunmuşlardır. Zaman zaman başarılı da olmuşlardır ancak zaman bu üç disiplin dışındakileri evirip çevirip yine bu üç disiplinin konusu hâline getirmiştir. Bir de hiçbir disipline muhtaç olmayan ama her disiplinin kendisine muhtaç olduğu matematik ile doğa bilimleri olan fizik vardır. Bu iki disiplinin “iyi”den, “doğru”dan, “güzel”den bağımsız olarak “kendinde” iyi, doğru ve güzeldir. Matematik ve fizik kronolojik olarak insandan öncedir, insan tarafından keşfedilmişler ve kaynak kabul edilerek taklit edilmişlerdir.
“İyi” ahlakın konusu olmakla birlikte, “öznel bir iyi” geliştirilemediğinde ahlak retorik (söylem) düzeyinde kalmaktadır. Kişi iyi olmayı kendisi için isteyip var ettiğinde hem ahlak alanına katkıda bulunur hem de kendisini sürekli olarak var eder. Ceza almaktan korktuğu için hırsızlık yapmayan biri ile hiçbir şekilde hırsızlık yapmayacak olan biri arasında fark vardır, elinde imkân olan birinin yoldan çıkmaması ile elinde imkân olmayan birinin yoldan çıkmayacağını söylemesi arasında da fark vardır. İlki korku nedeniyle iyiyken ikincisi nedensiz olarak iyidir.
Aynı şekilde “doğru” biri olmak düşünce ve fiil, inanç ve fiil, duygu ve fiil arasındaki tutarsızlığı ortadan kaldırmayı ifade eder. Neye göre doğru, neye göre yanlış denildiğinde verilecek cevap duygu, düşünce ve inanca bağlı olarak bir merkez oluşturmayı ifade eder. Tutarlılık ancak bu merkez var ise bir anlam ifade eder. Eğer merkez yok ise, tutarlılıktan bahsedilemez. Bu merkezin yokluğu kişiyi zorunlu olarak iyinin alanına iter yani inanç, duygu ve düşüncede bir merkez yok ise kişi hiç değilse ahlakın alanına girerek varlığını devam ettirebilir.
Bir fiil iyi ve doğru olabilir ama güzel olmayabilir. Ya da iyi ve güzel olabilir ama doğru değildir. Yahut doğru ve güzel olabilir ama iyi değildir yani faydasız bir iş olabilir. İyi ve doğru olanı, ahlaken öznel (kişiye has) bir iyiyi var ederek, bunu duygu, düşünce ya da inanç üzerinden tutarlı kılarak yani doğru davranarak kendine bir alan oluşturan kişi artık zorunlu olarak iyi ve doğruyu “güzel” kılmak isteyecektir. Güzel, iyi ve doğrudan farklı olarak öznelliği aşmak, aşkın olana bağlanmak zorundadır. Bu zorundalık iyi ve doğrunun bir aradalığı nedeniyledir, bu bir aradalık yoksa güzelin öznelliği aşkın olana bağlanmasa da olur. Söz konusu bir aradalık nedeniyle iyi ve doğru güzel üzerinden aşkın olana bağlanır, yüce olana bağlanır.
Kişi bu aşamadan sonra yani çocukluğunda deneyimlediği saflık ile hayata karışarak kaybettiği saflığı iyi, doğru ve güzel olan üzerinden hesapsız ve çıkarsız olarak yeniden üretebilir ki bu üretim zaten onu bilgelik konumuna taşıyacak olan “saf fiil”dir.
Eğer fizik varsa metafizik ve matematik varsa metamatematik olmak zorundadır. Zira akıl, var olanların nasıl var olduğunu ve hangi ilkelere bağlı olarak var olduğunu sorar ve bilmek ister. Aynı akıl geometriyi, matematiği anladığı anda bu ölçünün, daha büyük bir ölçünün iz düşümü (yansıması) olabileceğini ve nasıl oluşturulduğunu öğrenmek ister. Bugün benimsemiş olduğumuz değerler sisteminin kaynağı da işte bu metafizik alan olabilir. Çünkü değerlerimizin oluşabilmesi için iyi, doğru ve güzel kavramlarının bir kaynağı olmalıdır. Fizik dünya bize bu kavramları ilham etse de fizik dünyanın metafizik dünyadan kaynaklanabileceği yolundaki kabulümüz söz konusu kavramların da kaynağının metafizik dünya olabileceği kabulüne ulaştırır bizi. Fakat bugün biz yine de bu kavramları fizik dünya üzerinden keşfeder, anlar ve daha sonra metafizik dünyaya bağlarız.