PROF. DR. ADNAN DEMİRCAN İLE
TARİH VE MEDENİYET
ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Geçmişten geleceğe taşınan bir değer olarak düşündüğümüzde tarih, toplumlar ve insanlık için geleceğe dair nasıl bir projeksiyon görevi üstlenir?
İnsanların hafızaları olduğu gibi toplumların da hafızaları var. İnsanlar, bugünü geçmişlerinden bağımsız yaşayamazlar. Günümüzde karşımıza çıkan birçok sorunun geçmişte yaşadıklarımızla ve yaptıklarımızla ilgisi açık. Toplum olarak ekonomiden siyasete, sosyal hayattan dinî hayata geçmişte yaşananların, alınan kararların ve ortaya çıkan uygulamaların sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Bir taraftan sonuçları yaşarken diğer taraftan geleceğin sebeplerini inşa ediyoruz. Bundan dolayı geçmiş, şimdi ve gelecek bir sürekliliğin, bir bütünün, deneyimimizin zamanına ilişkin duraklarımız olarak şekilleniyor. Hiçbiri diğerinden bağımsız değil.
Bilinmeyen geleceğe doğru yol alırken insanların da toplumların da “hakikat” ve “gerçeklik” merkezli bilgiye ihtiyaçları var. Geçmişteki deneyimlerden ders almak ve daha az hata yapmak için… Geçmişe dair sahih bilgi, toplumun yönünü tayininde önemli bir referans noktasıdır. Buna sahip olmayan insanlar ve toplumlar aynı hataları sık sık tekrar ederler.
Tarih eğitiminin bugüne yansıması hakkında neler söylersiniz? Tarih bilgisi, bireysel ve toplumsal hayata hangi bakımlardan dokunabilir? Ya da dokunabilir mi?
Devletler, ideolojiler, dinî yapılar başta olmak üzere bütün kurumsal yapılar kendilerini merkeze alan ya da iddialarını meşrulaştıran bir tarih okuması yapmaya önem verirler. Bununla birlikte tarih bilgisi olarak sunulanların nasıl anlaşıldığı da önemlidir.
Tarih bilgisi müspet veya menfi anlamda insanların ve toplumların hayatını etkileyebilir. Bundan dolayı tarih, istismara açık alanlardan biridir. Onu istihdam etmek isteyenler, arzularına göre bir tasavvur ortaya koymaya imkân bulabilirler. Öte yandan sahih tarih bilgisinin de insana ve topluma önemli katkılar sunması mümkündür. Dolayısıyla tarih istismar edildiğinde de sahih bilgi eksenli anlatılması hedeflendiğinde de bireysel ve toplumsal hayata dokunabilir. Olumlu ya da olumsuz etkilere açık olarak istihdam edilebilir. Neticede okuduğumuz ya da dinlediğimiz tarih anlatısı, bize anlatılmak istenenden daha çok bizim anladığımız kadardır.
İbn Heysem’in “Bilgimizin iki ayağı vardır: Bir ayağı dışarıdan gelen unsur, yani malzeme; ikinci ayağı ise bizim aklımızdaki yapılar, yani şemalar.” sözü, tarihin çok erken dönemlerden itibaren salt/nesnel bilgi kaynağı olmadığını söylüyor. Nitekim bugün de tarihçilerin pek çok konuda birbiriyle zıt çıkarımlar yaptığını görüyoruz. Bu bağlamda şu iki sorunun cevabını merak ediyoruz: Tarih, her isteyenin istediği gibi konuşturabildiği bir kuyu mudur? Okur bütün bu manipülasyonlara karşı kendini nasıl koruyacaktır?
Hayatı anlama ve anlamlandırmada genellikle nesnel olmayan yaklaşımlarla sahip olduğumuz yargılarımız var. Sosyal ilişkilerimizde yargılarımızı oluşturan temel etkenleri düşündüğümüzde genellikle etraflı ve derinlikli bir bilgiye sahip olmadan yargılarda bulunuyoruz. Hatta çoğunlukla zanda bulunuyoruz. Yargılarımız genellikle bizim ilişki kurduğumuz varlıklar hakkındaki bilgiyle şekilleniyor. Bu durum, çoğu zaman iradi tercihimiz olmasa da böyledir. Diğer taraftan yönlendirici, manipüle edici bir yaklaşım da arzu edilerek insanı etki altına almak mümkündür. Eğer insanın yönlendirilmesi hedeflenmişse bundan en az zararla kurtulmak, sorgulama ve bilinçli bir okumayla mümkün. Okur açısından doğru metinleri okuma yönündeki çabanın yanında metnin inşa hedefinin ve verdiği mesajın sorgulanması, alternatif anlatımlarla karşılaştırılması önemlidir. Metne teslim olmamak, soru sormak ve cevap aramak önemli açılımları sağlayacaktır.
Hakikate ulaşma gayreti içinde çözümlemeler yapmak isteyen okuyucu ve araştırmacılara yol gösterici değerler taşıyan Tarih ve Tarihçi adlı eserinizden mülhem sormak istiyoruz: Tarih, insanların hakikate ulaşmasında nasıl bir tesire sahiptir?
İnsanın hakikate ulaşma hedefi, onun Zümrüdüanka’sıdır. İnsanoğlunun mutlak hakikate vâkıf olması imkânsız ise de doğruya ulaşma çabası ona yol katettirir, başka insanlardan farklı ve anlamlı bir duruşa sahip olmasını sağlar. İnsan ve toplumun duruşu ve geleceği açısından hafızaya işaret ederken sahip olunan hafızanın istikamet bulmasına katkısının önemini vurguluyoruz. İlgi duyduğumuz konu ya da alan ne olursa olsun tarih, besleyici bir role sahip olabildiği gibi tahrip edici bir role de sahip olabilir. Bunu belirleyen, tarih anlatısının istihdam edilme amacıdır. Ancak tahripkâr bir anlatının zararlarından sahih bir anlatıyla kurtulabiliriz. Ulaşılabilen bilgi doğru kritik edilirse önümüzü aydınlatır ve bizi doğruya ulaştıran araçlardan biri olur.
İslam tarihinin bilinmesi ve öğrenilmesinin, Müslüman kimliğinin inşasındaki rolünden ve öneminden söz edebilir misiniz?
İslam medeniyeti, tarihin en büyük ve en etkili medeniyetlerinden biridir. Son birkaç asra kadar insanlığa yön veren değerleriyle ve gücüyle büyük etkiye sahiptir. Etkisini geçmişte yetişmiş olan binlerce âlimiyle ve telif edilen yüz binlerce kitabıyla varlığını sadece askerî ve siyasi başarılarla değil, kültür ve bilim tarihine katkılarıyla da inkâr edilemeyecek şekilde kabul ettirmektedir. Maalesef günümüz eğitim sistemi, Batı merkezli şekillendiği için aidiyetlerimiz hususunda bir bilinç oluşturmakta zorlanıyoruz. Tarih bilgisi ve bilinci Müslüman’ın hem kulluk bilincine sahip bir birey olmasını hem de sahip olduğu değerlerle insanlığa katkısını destekleyecektir.
Tarih bilmek, kimliğin önemli ayaklarından biridir. Tarih, toplumun hafızası olduğuna göre hafızasız bir insanın hayatını sürdürmesi nasıl zor ise tarih bilinci olmayan bir toplumun varlığını ve kimliğini devam ettirmesi mümkün değildir.
Tarihi, geçmişte vuku bulmuş olayların zamanını bilmekten ibaret görmediğimizde; toplumu, değerlerini, ürettiklerini, insanlığa katkılarını ve hatta zaaflarını anladığımızda daha gerçekçi bir etki ortaya çıkar.
Bugüne dair yakıcı bir gündemimiz var: Filistin ve İsrail’in Gazze’de aylardır sürdürdüğü soykırım. Tarihî bir perspektiften baktığınız zaman bu insanlık dışı saldırıyı ve saldırı karşısında dünyanın sessizliğini, İslam dünyasının acziyetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gazze’de yaşanan soykırımın bir benzeri 1995 yılında Bosna Hersek’te yaşandı. İnsanlığın bugüne kadar büyük bedeller ödeyerek ulaştığı ve esasen bir kısmı hassaten Müslümanlar tarafından asırlardır savunulan evrensel değerler büyük yara aldı. Batı’nın ikiyüzlülüğü bir kez daha müşahede edildi. Gazze’de ve Filistin’in işgal altındaki diğer bölgelerinde bir asra yaklaşan bir süredir devam eden soykırım, katliam ve imha politikası son birkaç aydır pervasızca bütün dünyanın gözü önünde devam ediyor. Buna karşı çıkmak için insan olmak yeterli, başka bir özellik aramaya gerek yok. Nitekim Batı başta olmak üzere dünyanın hemen her yerinde her gün vicdanlı insanlar tarafından protestolar yapılıyor. Ancak başta Batı ülkelerini yönetenler olmak üzere yöneticiler kulaklarını ve gönüllerini her türlü çağrıya kapatmış durumdalar. Planladıkları hedeflerine ulaştıktan sonra yine ve yeniden utanmadan insan haklarından, demokrasiden ve özgürlüklerden bahsedecekler. Batı’nın insanları despot yönetimlerden kurtarmak için girdiğini ilan ettiği ya da karıştırdığı Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de milyonlarca insan öldü. Ne yazık ki Batı, İslam dünyasının geleceğine ilişkin kötü niyetini her yeni olayda izhar ediyor. Gazze soykırımında da bunu bir kez daha gördük. Esas üzücü olan halkının çoğunun Müslüman olduğu bazı ülke yöneticilerinin pasif kalmaları ve düşük düzeyli açıklamalarla işi geçiştirmeleridir. Bunun istisnası olan birkaç ülkenin tepkisi ise gözü dönmüş İsrailli yöneticileri durdurmaya yetmiyor. Müslümanların elinde bu işi sonlandıracak büyük imkânlar var. Mesela ekonomik güçlerini kullanabilirler. Batı’yı dize getirmenin en önemli yollarından biri bu. Ancak maalesef İslam İşbirliği Teşkilatı, etkisiz olmayı seçmiş durumda. Tabii söylediklerimizin gerçekleşmesi için Müslüman ülkelerin liderlerinin soykırımın bitmesini samimi ve gönülden arzu etmeleri gerekiyor. Oysa İslam ülkelerinin çoğunun başında onlarca yıldır yönetimi elinde bulunduran kişiler ve aileler var. Onlar için yönetimlerini korumak Gazze’de soykırıma maruz kalan çocuk, kadın, erkek sivillerin kanlarından daha değerli. Bir bakıma iktidarlarını Batı’nın himayesine borçlular… Bunun için de bedel olarak Gazze soykırımı karşısında sessiz kalıyorlar. Üzücü bir durum, ama insanlık bir kez daha sınıfta kaldı.
İslam tarihine ilgili, o alanda eğitim görmek isteyen gençlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Ülkemizde İslam tarihi alanında lisans seviyesinde ilahiyat fakülteleri ile tarih bölümlerinde okutulan dersler var. Ayrıca imam-hatip liselerinde de ders olarak okutulduğu gibi diğer okulların müfredatı içinde tarih derslerinde ele alınan İslam tarihi konuları mevcut. Ancak ortaöğretim ve lisans düzeyinde genel bir çerçeve veriliyor. Bunu ileri bir düzeye taşımak için daha derinlikli okumalar yapmak gerekir.
İslam medeniyeti hakkında sağlam bir bilgiye ve bakış açısına sahip olmak için İslam tarihi alanında uzun zamana yayılmış, istikrarlı okuma ve çalışmalara ihtiyaç var. Medeniyet perspektifi, dünyayı ve tabii İslam tarihini sahih kaynaklardan okuyarak öğrenmekle elde edilebilir. Bu anlayışa ve birikime sahip insanlara çok ihtiyacımız var. Sadece İslam tarihi alanında çalışacaklara değil, yöneticilerimize, bürokratlarımıza, aydınlarımıza gerekli olan ve onların önünü aydınlatacak bir bakış açısından söz ediyorum. Bu bakış açısı ve sahih tarih bilgisi İslami ilimlerin herhangi bir alanında çalışan herkes için geçerli. Ancak İslam tarihi, oldukça geniş bir alan. Alana hâkim olabilmek için ciddi bir çalışma gerekiyor. Yayımlanmış birçok makale ve kitap var. Tamamını okumak mümkün değil. Bu sebeple sağlıklı bir seçim yapmak ve alanın uzmanı araştırmacıların çalışmalarını okumak yerinde olur. Ayrıca ilgi duyulan alanın belirlenmesi ve bu alanla ilgili çalışmalara yönelmek gerekir. Okunan metinleri kritik etmeli, hem yazarın üslubundan hem de metodundan istifade edilmelidir.
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. Adnan Demircan, 1964 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinde doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde İslam Tarihi ve Uygarlığı Bilim Dalında yüksek lisansa başladı. 1989 yılında yüksek lisansı, 1994 yılında aynı enstitüde doktorayı tamamladı.
Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesine 1992’de İslam tarihi araştırma görevlisi olarak başladı. Aynı üniversiteye 1994 yılında yardımcı doçent olarak atandı; Ekim 1996’da doçent, Şubat 2003’te profesör oldu. Aralık 2012’den beri İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde çalışmaktadır.
Çalışmalarını İslam tarihinin ilk dönem siyasi ve sosyal tarihi üzerine yoğunlaştıran Demircan’ın yayımlanmış birçok kitabı, müşterek çalışmalarda bölüm yazarlığı ve makaleleri, ulusal ve uluslararası birçok sempozyumda alanıyla ilgili tebliğleri bulunmaktadır. Adnan Demircan ayrıca çeşitli çeviri ve telif projelerinde editörlük yapmıştır.