Modern hayat; haz, hız ve
bireysel başarı üzerine kurulu.
İşte tam da burada gönüllülük,
modern insanın anlam arayışına
güçlü bir cevap sunar. Çünkü
modern hayat bireyselleştiriyor
olsa da insanın kalbi hâlâ anlam, bağ ve merhamet aramaya devam ediyor.
Söyleşi: Dudu ALKAN
Gönüllülük, bireyin hiçbir maddi karşılık beklemeden, sadece toplumsal fayda için zamanını ve emeğini vermesidir. Farklı kesimlerden insanları ortak bir amaçta buluşturur, empatiyi artırır. Gönüllülük ve vakıflar, bir toplumun "sosyal çimentosu" gibidir; toplumu bir arada tutar, eksikleri tamamlar ve dayanışmayı kurumsallaştırır. Bu çerçevede gönüllülüğün topluma katkısını ve vakıfları Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet İshak Demir’e sorduk.
Gönüllülük ve toplumsal katkı kavramlarını nasıl tanımlarsınız? Bu kavramları bir faaliyet alanı olmaktan ziyade hangi değerler ve ilkeler çerçevesinde bir değer dünyası, sorumluluk bilinci ve kamusal fayda anlayışı içinde konumlandırabiliriz?
Gönüllülük ve toplumsal katkı, yalnızca modern sivil toplum kavramları değil kökleri tarihî ve dinî mirasımıza dayanan, sürekliliği olan temel değerlerdir. Gönüllülük, herhangi bir karşılık veya zorunluluk olmaksızın rıza ve ihlasla başkalarının yararına emek vermektir. Toplumsal katkı ise toplumun maddi ve manevi gelişimine bilinçli biçimde değer katmaktır. Müslüman olmayı tercih etmek aslında gönüllülük içeren bir bilinçtir. Çünkü infak, sadaka, zekât ve iyiliği emredip kötülükten sakındırma gibi ilkeler toplumsal sorumluluğun dinin özünde yer aldığının göstergeleridir.
Gönüllülük sadece bireysel iyilik olmayıp toplumsal düzeni ayakta tutan ahlaki bir sorumluluktur. Bu anlayışta niyet, ihlas ve Allah rızası belirleyicidir. Batı’daki seküler gönüllülükten farklı olarak bizim geleneğimizde manevi motivasyon esastır; topluluk merkezlilik, mahalle dayanışması ve akrabalık bağları güçlüdür. Ayrıca iyiliğin sürekliliği yani “sadaka-i cariye” anlayışı önem taşır.
Vakıf medeniyetimiz, sivil inisiyatifle hayata geçirilmiş toplumsal dayanışmadır. Günümüz sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri bu geleneğin devamı niteliğindedir. Kur’an-ı Kerim’deki “hayırda yarışma” ve “iyilikte yardımlaşma” ilkeleri gönüllülüğü ibadetle ilişkilendirir; insanın yeryüzünde “halife” olarak sorumlu kılınması ise toplumsal düzeni korumayı bir emanet bilinci hâline getirir. Amaç samimi kulluktur. Adalet vurgusu da toplumsal katkıyı bir lütuf değil hak temelli bir görev hâline getirir.
Gönüllülük hizmeti ile kurulan gönül köprüleri, türlü sıkıntılar içinde olan günümüz insanına aslında iyi geliyor. Bu faaliyet, insanın iç dünyasında nasıl bir değişim meydana getirir? Bu sürecin insanın ahlaki olgunluğuna ve sorumluluk bilincine olan katkıları hakkında neler söylersiniz?
Gönüllülük faaliyetleri yalnızca bir yardım organizasyonu olmayıp insanın kalbini, niyetini ve varoluş anlayışını dönüştüren deneyimlerdir. Kurulan “gönül köprüleri” iki yönlü işleyerek yardım alanın yükünü hafifletirken yardım edenin iç dünyasını da inşa eder. Bu inşayı çeşitli boyutlarda ele alabiliriz:
Niyetin Arınması ve İhlasın Güçlenmesi: İslam ahlakında eylemin değeri niyete bağlıdır. Gönüllülük, kişiyi gösterişten uzaklaşmaya, Allah rızası merkezli düşünmeye ve “ben”den “biz”e geçmeye iter.
Merhamet ve Empati Yeteneğinin Derinleşmesi: İslam toplum anlayışında hadis-i şerifte buyurulduğu üzere “Müminler bir beden gibidir”. Bu sebeple gönüllülük faaliyeti başkasının acısını yakından görmeyi, sosyal gerçeklikle yüzleşmeyi ve konfor alanımızdan çıkmayı sağlar.
Nefis Terbiyesi ve Alçakgönüllülük: Yardım sürecinde insan farklı hayat hikâyeleriyle karşılaşır, kendi imkânlarının kıymetini anlar ve şükür bilinci geliştirir. Bu deneyim kibri azaltır, tevazuyu güçlendirir.
Ahlaki Olgunluk ve İyiliğin Karaktere Dönüşmesi: Başlangıçta bir faaliyet olan gönüllülük, zamanla bir karakter özelliğine dönüşebilir. Sabır gelişir, adalet duygusu güçlenir ve fedakârlık alışkanlık hâline gelir. Kişi, iyiliği “yapılan bir iş” değil “olunan bir hâl” olarak yaşamaya başlar.
Toplumsal sorunlara çözüm üretmek ve dayanışmayı güçlendirmek için kolektif bir güç olarak kurulmuş olan vakıfların temelinde de esasen gönüllülük bulunmaktadır. Medeniyetimizin en köklü damarlarından biri olan vakıf geleneği hakkında neler söylersiniz? Gönüllük bilincinin yaygınlaşması için vakıflara düşen sorumluluklar nelerdir?
İslam medeniyetinin köklü damarlarından biri olan vakıf geleneği, sadece bir hayır kurumu olmayıp tevhid, emanet ve adalet merkezli bir medeniyet tasavvurunun kurumsallaşmış hâlidir. Vakıf geleneğinin itici güçlerini dinimizin çeşitli öğretilerinde görebiliriz.
Vakıf, sadaka-i cariyenin kurumsallaşmış biçimidir. İslam’da “sadaka-i cariye”, sevabı süreklilik gösteren hayırdır. Vakıf da geçici yardım yerine sürdürülebilir fayda üretmeyi amaçlar.
Vakıf, emanet ve halifelik bilincinin bir yansımasıdır. Kur’an, insanın “halife” oluşuna vurgu yaparak bizlere yeryüzünü imar sorumluluğu yükler. Vakıf da serveti bireysel mülkiyet olmaktan çıkarıp toplumsal emanet bilincine dönüştürür. Böylece mal Allah’ın mülkü, insan ise emanetçidir anlayışı gelişir.
Vakıf, ahlaki ve manevi boyut içerir ve kurucusu açısından mal ile imtihanın aşılması, dünya ahiret dengesi kurulması, ihlas ve alçakgönüllülük pratiği anlamına gelir. Bu nedenle vakıf, sadece ekonomik değil aynı zamanda ruhi bir arınma alanıdır.
Vakıflar sadece yardım dağıtan kurum olmakla sınırlı kalmamalıdır. Onur koruyan, üretkenliği teşvik eden, bağımlılık oluşturmayan ve insan potansiyelini geliştiren bir anlayışla hareket etmelidir.
Gönüllülük bilincinin yaygınlaşmasında vakıflarımıza bazı sorumluluklar düşmektedir. Vakıflar sadece hizmet üretmemeli; gönüllülük bilincini de öğretmelidir. Gönüllülük güvenle büyür. Bu sebeple vakıflar mali konularda şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından katılımcı yönetim ilkelerini güçlendirmelidir.
Ülkemizde ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında yaşanan deprem, sel ve yangın gibi acı olaylarda tecrübe edildiği üzere gönüllülük, insanları birleştiren bir güç olarak karşımızda duruyor. Ülkemiz insanının hem kendi ülkesine hem de darda kalan coğrafyalara yardım elini uzatmasının arkasında neler yatmaktadır?
Güzel ülkemin güzel insanlarının bu konudaki performansından birazcık bahsetmek isterim. Modern yardım istatistiklerine baktığımızda toplumumuzun hem uluslararası hem de ülke içi katkı düzeyi açısından dünyada öncü olması her türlü takdirin üzerindedir. Türkiye, daima ilk sıralarda yer almış ve 2020’de dünya insani yardımlarının dörtte birini oluşturmuş, maşallah!
İnsanımızın hem kendi ülkesine hem de dünyanın farklı kriz bölgelerine güçlü biçimde yardım ulaştırmasının arkasında tarihî, dinî, kültürel ve psikolojik birçok etken bulunmaktadır. Bu refleks, anlık bir duygusallıktan ziyade köklü bir medeniyet hafızasının ürünüdür. Dinimizden kaynaklı başlıca dinamikleri sıralamak isterim:
İman ve Sorumluluk Bilinci: İslam’da müminler bir ümmettir. İyilikte yardımlaşmak dinimizin emridir. Mal, Allah’ın emanetidir. Bu anlayış, yardımı bir tercih değil ahlaki ve dinî sorumluluk hâline getirir. Peygamberimizin (s.a.s.) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” buyurmuş olması bu duyarlılığın temel referanslarından biridir.
Vakıf ve Hayır Medeniyeti Mirası: Tarihimizdeki vakıf kültürü, yardım etme refleksini kurumsallaştırmış ve yüzyıllar boyunca gönüllülük bilincini canlı tutmuştur. Bu tarihsel hafıza, modern toplumumuzda hâlâ güçlüdür.
Tarihî Tecrübe ve Empati: Toplumumuz savaşlar, göçler, doğal afetler ve ekonomik sıkıntılar gibi zor süreçlerden geçmiştir. Bu deneyim ve “Biz de yaşadık.” bilinci başkasının acısını daha kolay anlayabilen bir empati zeminiyle yardımı kolaylaştırmıştır.
Manevi Tatmin ve Anlam Arayışı: Modern dünyada insanlar anlam arayışı içindedir. Yardım etmek iç huzur sağlar, fayda üretme duygusu verir ve insana hayatının değerli olduğunu hissettirir. Bu psikolojik boyut yardım eğilimini güçlendirir.
Bütün bunları dikkate aldığımızda milletimizin yardım konusundaki yüksek duyarlılığının yalnızca ekonomik imkânla değil derin bir medeniyet hafızası ve ahlaki sorumluluk anlayışı ile ilgili olduğu görülür.
Modern hayatın hız, bireyselleşme ve rekabet eksenli yapısı içinde insanları gönüllü faaliyetlere nasıl çekebiliriz? Yeni kuşakların ve özellikle gençlerin gönlüne bu mayayı nasıl yerleştirebiliriz? Bu anlamda toplumsal bir dönüşüm hareketi başlatılabilir mi?
Modern hayat; haz, hız ve bireysel başarı üzerine kurulu. Bu yapı, gençleri “kendine yatırım yapmaya” yönlendiriyor; başkası için zaman ayırmak ise ikinci planda. İşte tam da burada gönüllülük, modern insanın anlam arayışına güçlü bir cevap sunar. Çünkü modern hayat bireyselleştiriyor olsa da insanın kalbi hâlâ anlam, bağ ve merhamet aramaya devam ediyor.
Modern insanı gönüllülüğe çekebilmek için anlam boşluğuna cevap üretmek öncelenmelidir. Zira modern insanın temel krizi “anlamsızlık”tır. Gönüllülük, fedakârlık değil insanın kendini tamamlamasıdır mottosuyla gönüllülüğün fayda üretme duygusu vermesi, aidiyet kazandırması ve psikolojik iyilik hâlini artırması yönlerine vurgu yapılabilir. Küçük ve erişilebilir etkinliklerle başlangıç, büyük sorumluluklardan çekinen gençleri cesaretlendirebilir.
Gençlerin gönlüne bu hevesi yerleştirmede kimlik ve aidiyetle bağ kurmak önemlidir. Gençler soyut çağrılardan etkilenmez; kimlik duygusuyla hareket ederler. Gönüllülükte “iyi insan olma” idealinin, “Bu topluma aidim.” bilincinin ve “Benim de katkım var.” duygusunun anlamlılığı ön plana çıkarılabilir.
Deneyimleyerek öğretmek tercih edilebilir. Gönüllülük, anlatılarak değil yaşanarak öğrenilir. Bu sebeple okullarda teşvikli sosyal sorumluluk projeleri etkili olabilir.
Sosyal etkiyi görünür kılmalı. Gençler sonuç görmek ister. “Bir çocuğun hayatı değişti.” gibi somut etki hikâyeleri güçlü motivasyon sağlayabilir. Yeni kuşak dijital dünyada yaşıyor. Kısa videolar ve sosyal medya hikâyeli dijital dil araçları gönüllülüğü görünür ve çekici kılabilir.
Toplumsal bir dönüşüm için gönüllülüğü ahlaki bir değer olarak yeniden çerçevelemek, gençleri karar süreçlerine dâhil etmek, etki alanları oluşturmak ve hizmeti görünür ama gösterişsiz kılmak gerekir. Bu dönüşüm, projeyle değil değer ve kültür inşasıyla gerçekleşebilir. Aile, eğitim sistemi ve sivil toplum olarak üç aşamalı bir model işe yarayabilir.
Çocuk, paylaşmayı evde öğrenir. Ev içi küçük sorumluluklar ve hayır bilinci temel oluşturur. Gönüllülük kültürü ders kitapları yerine uygulamada yer almalıdır. “Toplumsal katkı saatleri” gibi eğitim sistemi içinde uygulamalar etkili olabilir.
Tarihsel olarak Osmanlı vakıf sistemi gönüllülüğü kurumsallaştırmıştı. Bugün de Türkiye Diyanet Vakfı, Türk Kızılayı ve İHH İnsani Yardım Vakfı gibi kurumlar genç gönüllü ağlarını genişleterek bu dönüşümün taşıyıcısı olabilir.
Gönüllüsü de olduğunuz Türkiye Diyanet Vakfı dünyanın dört bir yanında çeşitli faaliyetlerde bulunuyor. Bu faaliyetlerden biraz bahsedebilirmisiniz?
Türkiye Diyanet Vakfının ülkemiz dışındaki faaliyetlerinin sadece yardım dağıtımıyla sınırlı kalmadığını, çokça duygusal ve etkileyici örnek içerdiğini ifade etmeliyim. Gazze, Suriye, Yemen, Arakan ve Sudan gibi kriz bölgelerinde TDV’nin yardımları hayat kurtarıcı oluyor. Ailelerin yüzlerinde gerçek bir umut ışığı belirdiğine daima şahitlik ediliyor. Dile kolay, 149 ülkeye uzanan yardım faaliyetleri ile milyonlarca insana ulaşılıyor. Susuzlukla mücadele eden bölgelerde su kuyuları açılıyor. Farklı dillerde Kur’an-ı Kerim’ler dünyanın 36 ülkesinde dağıtılıyor. Yurt dışındaki öğrencilere burs ve eğitim desteği sağlanıyor. Zor şartlardaki çocukların yüzlerindeki tebessüm istatistiklerdeki sayılardan çok daha derin anlam yüklü hikâyeler barındırıyor.