kalabalık yalnızlıkta

“hem-derd”

nerede?


Dr. Murat ÇİNİCİ

Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Selam genç arkadaşım. Bugünlerde sıkça duyduğum bir hissi konuşalım mı biraz? Hani o telefon elindeyken, ekran kayarken yüzlerce insanın arasında olduğunu hissettiğin ama aslında kendini yapayalnız bulduğun o garip anı. Yüzlerce “arkadaş”ın var belki; binlerce “takipçi”n olabilir. Bildirimlerin susmuyor. Ama günün sonunda başını yastığa koyduğunda “Yalnız değilim ama evet, yalnızım.” diyorsan durup düşünme vakti gelmiştir. Bu o kadar tanıdık ve modern bir his ki emin ol bunu sadece sen yaşamıyorsun.

Sosyal medya bize müthiş bir kalabalık illüzyonu sundu. Herkes en mutlu anını, en parlak gülüşünü veya en havalı pozunu paylaşıyor. Bu bir vitrin; hepimiz bu vitrine bakıyoruz. Ama vitrinler samimiyet kurmak için kurgulanmadı; oralar bakıp geçmek içindir. Sanırım biz bu “bakıp geçme” hâlini dostluk zannetmeye başladık. Oysa kalp kalbe değmeyince, göz göze gelmeyince o bağ kurulmuyor. Beğeniler ve yorumlar gerçek bir “Nasılsın?” sorusunun, içten bir derdi paylaşmanın yerini tutamıyor. Kalabalık görünüyoruz ama her birimiz kendi küçük ekranımızda yalnızız.

Bizim fıtratımız yani yaradılışımız, gerçek bağlara ihtiyaç duyar. Maneviyatımız samimiyetle beslenir. İnsanın insana “yaslanmaya” ihtiyacı vardır. Sanal bir omuza değil gerçekten derdini dinleyecek, onunla belki ağlayacak belki gülecek birine. Dinimiz “Mümin müminin aynasıdır.” derken bize kendi iyi ve kötü yanımızı gösterecek, bizi düzeltecek gerçek bir yansımadan bahseder. Filtreli bir yansımadan veya sadece duymak istediklerimizi söyleyen yankı odalarından değil.

Peki, nedir bu aradığımız “gerçek dostluk”? Gerçek dostluk, nicelik değil nitelik meselesidir. Yüzlerce tanıdık yerine senin derdinle hemhâl olan bir veya iki kişi yeterlidir. Dost, senin sadece parlak anlarını bilmez; düştüğün, bocaladığın, “Bugün iyi değilim.” dediğin anları da bilir ve o anlarda elini tutandır. Sadece like atan olmaz; yeri geldiğinde seni uyaran, hatanı yüzüne söyleyebilen ama bunu seni kırmadan yapandır. Samimiyet, kusurları gizlemekte değildir; kusurlara rağmen sevebilmektir. Bu tür bir bağ, manevi dünyamızı ayakta tutan en güçlü direklerden biridir.

Eğer o sanal kalabalıkta kendini kaybolmuş hissediyorsan belki de telefonu biraz kenara bırakıp başını kaldırma vaktidir. Etrafına bak. Yanı başında oturan, gözlerinin içine bakan insanlara odaklan. Sayılara takılma. Samimi bir selam, içten bir tebessüm veya dertli bir arkadaşını sadece dinlemek, binlerce sanal beğeniden çok daha kıymetlidir. Kalabalıklar içinde yalnız kalma; yüreği seninle atan o “bir” kişiyi bulmaya odaklan. Unutma, gerçek bağlar emek ister ama verdiği manevi huzur paha biçilemez.

“Yalnız değilim ama yalnızım.” hissinin kökleri sandığımızdan daha karmaşık. Bu sadece ekrana çok bakma meselesi değil. Bu, kalabalık bir caddede kimseyle göz göze gelemeden yürümeye benziyor. Yüzlerce bildirim, onlarca story arasında yankılanan bir sessizlik bu.

Şu yalnızlık meselesini de bir netleştirelim. Bizde yalnızlık denince hep olumsuz bir şey akla gelir. Oysa yalnızlığın iki farklı yüzü var: Biri ihtiyaç duyduğumuz yalnızlık; diğeri ise içine düştüğümüz soyutlanmış yalnızlık.

İhtiyaç duyduğumuz o yalnızlık bir nimettir aslında. Kültürümüzde buna “uzlet” veya “halvet” denir. İnsanın Rabb’iyle baş başa kalması, kendini dinlemesi, düşünmesi, tefekkür etmesi için gereken bir moladır bu. Bir pencere kenarında sadece gökyüzünü izlediğin o on dakika, kendi iç sesini duyabilmek için dünyadan elini çektiğin o kısa anlar... İşte bunlar, ruhumuzu besleyen, bizi manevi olarak şarj eden kıymetli zamanlardır. Bu “yalnız” olmak değil “kendiyle” olmaktır. Ama bizim konumuz olan o soyutlanmış yalnızlık ise tam tersi. Bu bir tercih değil bir sonuçtur. Etrafın insan doluyken kendini görünmez hissetmektir. Anlaşılmadığını, duyulmadığını, kimsenin senin gerçekte kim olduğunu merak etmediğini düşünmektir. İşte sosyal medyanın yarattığı o sanal kalabalık tam da bu ikinci tür yalnızlığı besliyor. Çünkü orada herkes “bağlı” ama kimse bağ kurmuyor. Samimiyetin yerini performans alıyor. Herkes en iyi versiyonunu sergilerken kimse iyi olmayan hâlini paylaşmaya cesaret edemiyor.

Tabii ki sosyal medyayı tamamen şeytanlaştırmak da doğru değil. Elbette onun da yerinde kullanıldığı hâller var. Uzaktaki bir akrabanla görüntülü konuşmak harika bir nimet. Bilgiye ulaşmak, yeni bir beceri öğrenmek, seninle aynı şeyleri dert edinen insanlarla fikir alışverişinde bulunmak için müthiş bir araç. Sorun aracın kendisinde değil; bu aracın bizim amacımız hâline gelmesinde. İlham almak için girdiğin yerden, saatler sonra kendini başkalarıyla kıyaslayarak ve yetersiz hissederek çıkıyorsan orası meşru bir alan değildir.

Peki, bu dijital okyanusta boğulmamak için kendimizi koruma parametrelerimiz ne olmalı? İlkin, niyetini gözden geçir. O uygulamayı neden açıyorsun? Bir şey öğrenmek için mi yoksa can sıkıntısından kaçmak için mi? İkincisi, sınır koymak. Bu bir irade meselesidir. Nasıl ki midemize her önümüze geleni doldurmuyorsak zihnimize de her içeriği doldurmamalıyız. Üçüncüsü, takibi filtrelemek. Sana kendini kötü hissettiren, sürekli bir yarış ve gösteriş içinde olan hesapları takipten çıkmak bir özgürleşme eylemidir. Unutma; dijital olarak neyi tükettiğin de seni sen yapar. Dördüncüsü ise en önemlisi: Gerçek hayatın, o ekranda gördüğün parlatılmış karelerden ibaret olmadığını hiç aklından çıkarma.

Bu sanal okyanusta kaybolduğunu hissettiğinde, o otomatik pilota bağlayan iç sesi fark et. Muhtemelen o ses şöyle diyor: EĞER [canım sıkılırsa veya kendimi anlaşılmamış hissedersem], O HÂLDE [bu histen kaçmak için hemen telefonuma sarılmalı ve başkalarının parlatılmış hayatlarına bakmalıyım]. Bu alışkanlığın sana kendini daha kötü hissettirdiğini biliyorsun. Bu kısır döngüyü kırmak için kendine yeni ve daha havalı bir kural koy: EĞER [elim telefona o boşluk hissiyle giderse] O HÂLDE [pasifçe vitrinlere bakmak yerine onu bir “bağ kurma” aracına dönüştüreceğim; uzun zamandır konuşmadığım bir dostuma komik bir video atacağım ya da sevdiğim bir arkadaşımın paylaşımına samimi, içten bir yorum yazacağım].

Bu karmaşanın içinde gençlerin yetişkinlerden de talepleri var. Onlar kendilerine “Bırak o telefonu elinden!” diye bağırılmasını istemiyor. Bu onların dünyasının bir gerçeği ve bunu anlamanızı bekliyorlar. Onları yargılamak yerine rehberlik etmenize ihtiyaçları var. “Bırak.” demek yerine “Nasıl daha sağlıklı kullanabilirsin?” diye sorabilirsiniz. Ama en önemlisi, konuşurken gözü sürekli kendi ekranına kayan bir yetişkinden “Telefonu bırak.” nasihatini duymak inandırıcı gelmiyor. Gerçek bir sohbet, göz teması ve yargılamadan dinleme talep ediyorlar. Aslında dijital dünyanın veremediği o gerçek bağı, o samimi ilgiyi sizden bekliyorlar.

O “kalabalık yalnızlığından” çıkış yolu yine insanda. Gerçek dostluklarda. İki kişinin karşılıklı oturup birbirinin derdini hemhâl olarak dinlemesinde. Dost, senin filtreli fotoğrafını beğenen olamaz; senin en dağınık, en moralsiz anını görüp, “Gel bir çay içelim.” diyebilendir. Maneviyatımız samimiyetle güçlenir. Niceliğe değil niteliğe odaklan. Kendi kıymetli yalnızlığını koru ama kendini kalabalıklar içinde soyutlanmaya mahkûm etme. Başını o ekrandan kaldır ve gerçek hayatın dokunulabilir, hissedilebilir güzelliklerine çevir. Emin ol, aradığın huzur o sanal kalabalıkta değil yanı başında kuracağın o içten bağda gizli.

Büyük şair Fuzuli, sanki bugünün sanal kalabalığındaki o ruh hâlini görmüş gibi yüzyıllar öncesinden şöyle fısıldıyor:

Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devrân bî-sükûn

Derd çok hem-derd yok düşman kavî tâli' zebûn

Yani diyor ki, “Dost kayıtsız, umursamaz; felek acımasız ve zaman dur durak bilmiyor. Dert çok ama dert ortağı (hem-derd) yok; düşman güçlü ve talih zayıf.”

“Dost bî-pervâ…” Ne kadar tanıdık, değil mi? Etrafımızdaki o dost görünenlerin kayıtsızlığı, umursamazlığı. Belki binlerce takipçi var ama en zor anında “bî-pervâ” yani sana karşı pervasız, ilgisiz bir kalabalık. İşte bu, o bahsettiğimiz soyutlanmış yalnızlığın ta kendisi.

“Derd çok hem-derd yok.” Dertlerimiz çok. Zihnimiz dolu; gelecek kaygısı, kıyaslamalar, anlaşılmama hissi... Dert çok ama hem-derd yok. Yani derdimle dertlenen, derdimi paylaşan, o yükü benimle omuzlayan biri yok. Sosyal medya bize yüzlerce arkadaş sunuyor olabilir ama Fuzuli'nin aradığı o “hem-derd”i sunamıyor. Çünkü hem-derd olmak, “tık” ile değil bir ömür, gönül, emek ile olur. O, senin hüznünü kendi hüznü bilen kişidir.

Bizim aradığımız da bu. Sadece parlak anlarımızın alkışçısını değil düştüğümüz zamanın hem-derdi olanı arıyoruz. Nasıl ki Fuzuli o çağda kalabalıklar içinde bir dert ortağı arıyorsa biz de bu dijital çağın kalabalığında, bize “bî-pervâ” (kayıtsız) kalmayacak; derdimizle dertlenecek o gerçek bağı, o samimi dostu arıyoruz. Bu arayış, insanoğlunun en kadim ve en kıymetli manevi yolculuğudur.