YARATILIŞ KANUNU VE İNSAN!

Selva Yılmaz ÖZELBAŞ
İstanbul Üsküdar Vaizi

“Doğada felaket yoktur. Doğanın süreçleri vardır.” der, bir yerbilimci. Her şeyi ve her işi yerli yerince yöneten Rabbimiz (Yunus, 10/3.); yine her şeyi dakik, şaşmaz bir ölçüye ve bir dengeye göre yaratmıştır. (Kamer, 54/49.) Yaratışında değişme olmayan Rabbimiz (Rum, 30/30.), “Allah gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. İşte bunda inananlar için bir ibret vardır.” (Ankebut, 29/44.) buyurur. Hakikat şu ki Allah her şeyi bir fıtratla ve düzen içinde yaratmıştır. Çünkü tüm varlığın mutlak mülkiyeti ve hâkimiyeti O’nundur.

İnsan, Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi ancak gerçek bir sebep, derin bir hikmet, şaşmaz bir kanun ve belirli bir ecel ile yarattığını (Rum, 30/8.) bilmelidir. Omuzlarında rahatça, çoğunlukla hoyratça gezdiğimiz yeryüzünü Rabbimiz belirli bir gaye ile yaratmış, insana emanet etmiştir. İçinde bulunduğumuz devasa ve harikulade âlemin bir yaratılış kanunu vardır. Yeryüzünü imar etmekle görevli ve halife olarak gönderilen insan ise bu kanuna kulak verip boyun eğmek ve ona uygun davranmakla mükelleftir: “Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Neml, 27/88.)
Böylece insan, yaratıldığı hikmete uygun davranarak Allah’ı zikretme görevini yerine getirir. Ayette, “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih eder.” (Hadid, 57/1.) buyrulur ki onların tesbihi yaratana boyun eğmeleridir.

Allah, akılla donattığı insanın hikmetlerle yarattığı bu kâinatı iyi tanıması ve ona uygun davranması için akletmesini istemektedir. Bizi çepeçevre saran, gözümüzün gördüğü bu dünyaya dair hususlarda, “Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.” (Bakara, 2/164.) buyurarak düşünmeye, anlamaya davet etmektedir.

Ve akıllı insanın, en hayati unsur olan suyun seller halinde gelip canlıları boğabileceğini, insanlığın ilk buluşu olan ateşin her şeyi yakıp kül edebileceğini, rüzgârın kuvvetli bir kasırga olup her yeri savurabileceğini, dağların devinim içinde olup hareket edişi ile üzerindekileri yerle bir edebileceğini, hâsılı özen gösterilmediğinde fayda umulan şeylerin tehlike arz edeceğini bilmesi, ona göre davranış sergilenmesi gerekir. Zira Rabbimiz “ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara, 2/195.) buyurur. Bu durumda anlaşılır ki insanın başına gelen felakette kendi elinin de payı vardır.

Emaneti yüklenen insan Kur’an’da “çok zalim ve bilgisiz” (Ahzab, 33/72.) olarak nitelendirilir. Çünkü yüklendiği bu emanet son derece ağır sorumluluklar getirir. Bu emaneti yerli yerinde kullanmak, yaratılışını bozmadan ondan istifade etmek gerekir. Aksi takdirde değişmez kanunlar devreye girerek fayda yerine felaketler baş gösterir. İşte insanın emaneti yüklenmesi ta baştan dünya hayatının nasıl bir kargaşa ve tehlikelerle, zulüm ve afetlerle dolu olacağının peşin göstergesidir. Fakat buna rağmen Allah emaneti yine de insana vermiştir. Bu şükredilmesi gereken bir payedir, şereftir. Yeryüzünde inanarak adaleti hâkim kılmak, dünyayı maddi manevi imar etmek, ucu ahirete uzanan çok mühim bir görevdir ve insana tevdi edilmiştir.

Dolayısıyla Allah’ın hükümranlığında olan ve değişmez bir fıtrat ile yaratılan düzenin aksine bir davranış cahilce bir cesarettir. Akıllıca olan, kâinat kitabını iyi okumak ve bu yaratılışla uyum içinde olmaktır. Onunla savaş ve mücadele içinde olmamaktır.

Bu durumda ancak, “doğada felaket değil doğanın sapmaz değişmez kuralları vardır” denilebilir. Felaket ya da takdir dediğimiz ise tüm tedbirlere rağmen olan şeydir. İnsan önce sünnetullaha uyar yani tabiat kanunu da denilen Allah’ın yaratışına uyarak tedbir alır, sonra tevekkül ve teslimiyet gösterir. Tevekkül, sebeplere sarıldıktan ve gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra Cenab-ı Hakk’ın verdiği neticeye razı olmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.” (Tirmizi, Zühd, 33.) buyurur. Allah’a hakkıyla tevekkül, sebeplere sarılarak Allah’a güvenmek demektir.

Her şeye hükümran olan sadece Allah’tır. O’nun halifesi insan da O’na tabi, cüzi, kısıtlı bir güce sahiptir ve bu iradesi ile baş edebileceği ne varsa onlardan sorumludur. Eğer gerekli tedbirleri almamış ise başına geleceklerden de sorumludur. Tedbirli olmak esasında Allah’ın emridir. Tedbir almayan günahkâr olur. Çünkü dünya emniyetli bir ortam değildir. Tehlikelerle doludur. Böyle bir ortamda biraz olsun güvende olmak ya da tehlikelere maruz kalmamak için Allah’ın emrettiği üzere ve aklın/bilimin gerekli gördüğü şekilde tedbirli olmak gerekir.

Kulun tedbiri cüzi olsa da bir çabadır ve dua anlamına da gelir. Onu tamamlayacak olan Allah’ın iradesidir. İnsan böylece kendine düşeni yapmış emre de itaat etmiş olacaktır. Ayrıca emekler boşa gitmeyecek, canlar boşu boşuna yanmayacak, vakitler zayi olmayacak, milyonlarca maddi zarar olmayacak, enerjiler israf olmayacaktır.

Tedbirli olmak Hz. Peygamber’in de emridir. Bir sahabe, Efendimize gelip sorar: “Ey Allah’ın Resulü, devemi salıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, bağlayıp da mı?” Peygamberimiz bunun üzerine, “Deveni bağla ve Allah’a tevekkül et!” buyurdular. (Tirmizi, Kıyame, 60.) Buradan da tevekkülün tedbiri takip etmesi gerektiğini anlıyoruz. Yine Hz. Peygamber’in hicreti baştan sona tedbir ve tevekkül örnekleriyle doludur.

Diğer taraftan ihmal de zarar veren bir tedbirsizliktir. Belli oranda suç teşkil eder. Pek çok kaza ve zarar ihmallerin sonucudur. Dolayısıyla her ne iş olursa olsun önemseyerek, dikkat ve özenle yapılmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de çokça zikredilen salih amelle “yaptığı işi önemseyerek, iyi yapmak” kastedilir. Aksine işini sağlama almamak, en iyi şekilde yapmamak, günü savuşturmak, kolay ve ucuz, değersiz iş yapmayı alışkanlık hâline getirmek kul hakkına girmektir. Bu huylardan derhal silkinip kurtulmak gerekir. Aksi takdirde musibetler bitmeyecektir. Müslüman; eliyle, diliyle, fikriyle diğer Müslümanlara zarar vermemeyi esas almak zorundadır.

Musibeti ve felaketi cezbetmeyen bir ahlakı ve insani özellikleri taşıyor olmak gerekir. Kişide var olan edep/hayâ, mahremiyete riayet, saygı, iyi alışkanlıklar, dürüstlük, ibadetler ve tüm salih ameller toplumun maddi manevi sağlamlığına işarettir. Aksine nimeti ve onu vereni unutmak, israf, kanaatsizlik, ihtikâr, karaborsacılık, hırsızlık, kural tanımazlık gibi müzmin hastalıklar önce sosyal yıkımlara neden olur, sonrasında ise her türlü felaketin gelmesi mukadderdir.

Bütün tedbirlere rağmen insan dünyada Allah’ın verdiği nimetlerle birlikte yoksunluklarla muhataptır. O zaman da elinden geleni yapmış olmanın huzuru önemlidir. Buna da imtihan diyoruz. Yüce Rabbimiz kitabında, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız.” (Bakara,2/155.) buyurarak bize dünya gerçeğini peşinen arz etmiştir. Ve biz de bunu bilerek inanan ve boyun eğen kullarız. Bize verdiği onca nimete sevinirken, onlardan faydalanırken bir zaman sonra verdiği bir imtihanda pes edecek değiliz. Zira aynı ayette “Sabredenleri müjdele!” buyurularak gösterilecek tavrın da ne olması gerektiği beyan edilmektedir. Kuşkusuz sabır atalet içinde eli kolu bağlı beklemek değildir. Tam aksine sabır; zaman, emek ve çaba isteyen bir gayret içinde olmaktır.

Aldırmazlık, tembellik, dikkatsizlik, işini sağlam tutmamak, kalitesiz üretim ve tüketim, kaderde varsa elden bir şey gelmezcilik, bana bir şey olmazcılık gibi temeli olmayan anlayışlar başlı başına felakete davetiyedir. Derhal bu davetiyeleri yırtıp topyekûn bilinçli olma konusunda tek vücut olmaya ihtiyaç vardır. Sonuçta kaza, sıkıntı ve felaketler insanın o en küçük iradesinin eseri yani cahilliği, ihmali ve kastı ile oluşabilmektedir. Öncelikle o yanlış “kader ve tevekkül” anlayışına dur demeli; bu konularda acilen Kur’an’a ve sünnete tabi olmalıyız.