TOPRAĞIN GÜCÜ
Zekiye KAHRAMAN
Eylül sonbaharın ilk ayıdır. Bu ay sararan yaprakların da aynı zamanda dökülme vaktidir. Ağaçlar bütün fazlalıklarından kurtulur ve kışa hazırlanır. Yağmurdan, kardan nasibini alarak yeniden meyve vermeye hazırlanacaktır. Bunun için her türlü aşamayı geçirmelidir. Dolayısıyla sonbahar ilk duraktır ve ağaçların arınma ayıdır. Ağaçlar bütün canlılara meyvelerini sunarken aynı zamanda kuşlara da ev sahipliği yapar. Dallarına kondurulan yuvanın her hâline şahitlik etmişlerdir. Ve bu misafirleri koruma adına onları sahiplenir, ensar ve muhacir gerçekliğini uygulayıp anlamlandırmışlardır.
Ve şimdi artık dinlenme zamanıdır. Yorgunluktan olsa gerek kendilerine vakit ayırmaları gerekiyordur. Bütün canlılar gibi ağaçlar da kış için hazırlanıyordur. Her ne kadar hüznün rengi olmasa da dökülen kahverengi yapraklar, bize hüznü hatırlatır. Kahve dostluğun simgesi, rengi ise hüzündür. Hüznün renginin olmadığını düşünsek de kavram olarak hayatımızda mutlaka vardır…
Kahverengi bir kıyafet giysek çok durgunsun derler. Sonbahar da benim için durup düşünüp durulmaktır. Renkler ve zevkler tartışılmaz deseler de zevk sahibi kişiler renklerinden belli olur. Kendine güveni var belli ki şu rengi giymiş; çok mutsuz görünüyor, bu rengi giymiş; hem kendine güvenen hem mutlu hem de kendinden emin ki güzel renkleri tercih etmiş diye de kişilere ve renklere anlam yüklemeye çalışırız. Haklı olabiliriz ama yanılıyor da olabiliriz. Mademki renkler ve zevkler tartışılmaz; öyleyse neden renklere ceza verir gibi anlamlar yüklüyoruz?
Her renk kendine göre özeldir. Çeşitlilik de her zaman güzeldir. İnsanlara dayatmalar olmasa, kendi tercihlerini kullanabilseler belki daha anlamlı şeyler ortaya çıkacaktır. Moda kavramına takıldığımızda, her yerde aynı tip şeyleri görüyoruz ve almak zorunda kalıyoruz… Renklere ve şekillere takılı kalmadan, el becerilerimizi değerlendirip duygu düşünce ve yeni öğrenilere yoğunlaşmalıyız. Gündemimiz sürekli estetik ve renkler olmamalı.
Doğanın içinde olanlar bize her konuda ilham kaynağıdır. Bakıp görmeyi bilebilirsek ne mutlu bize ve doğayı sevenlere…
Toprak rengimiz, mayamız, hamurumuz, olmazsa olmazımızdır. Toprağa değip dokunduğumuzda, anlarız ki gerçekten çok önemliymiş.
Kızımız, tam hatırlamıyorum ama galiba iki yaşlarında filandı. Huzursuz geçen bir geceden sonra, güne başlarken de hiç mutlu değildi. Öyle dedik, olmadı; böyle dedik olmadı. Çikolataya bile izin verdik, yine de olmadı. Ben de yorulmuştum. Babası hiç sabrı olmadığı hâlde sabrını sonuna kadar kullanıp onun gönlünü yapmaya çalışıyordu.
Ben de bu arada çay demlemiştim, onu termosa doldurdum, bir paket bisküvi alıp küçük bir kavanoza da çorba koydum. Çocuğu pusete oturttuk; o kadar bunalmıştık ki kendimizi dışarıya zor attık. Bir arkadaşımız, bize gelmek istiyorlarmış, haber vermeye gelmiş. Akşam olabilir mi? dedik, onlar da kabul etmedi. Başka zaman dediler. Ve bir daha gelmediler. Şimdiye kadar hiç kimseyi boş çevirmemiştik.
O gün yeni bir şey keşfetmiştik. Öğrendiğimiz bu durum işimize de çok yaradı. O günü de hiç unutamadık.
Şehrin dışına doğru yürümüştük. Önümüze kavak ağaçlarının olduğu boş bir tarla çıktı. Yönümüzü oraya çevirdik. Sonbahardı ve yeşillik iyice azalmıştı. Bomboş bir alan; demek ki biz de bunalmıştık. Yere oturuverdik, kızımız çok şaşırmıştı. “Yere oturmam, akabılarım kum olur.” dedi. Olsun dedik. Ama yine de emin değildi. Biz oturunca o da biraz kararsız kaldı ama sonunda razı oldu, oturdu. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarttık. Kendimize birer bardak çay doldurduk. Onu da kendi hâline bıraktık.
Yakınımızda bir bahçe vardı. Kadınlar çalışıyorlardı. Bize yakın tarafta bir su tulumbası ve kenarında kum yığını vardı. Tulumbadan su almaya gidince kadınlardan biri “Orada da oturabilirsiniz.” dedi. Sahipli bir yer olduğu için oraya gitmeye çekinmiştik.
Küçük kızımızı oraya götürdük. Kumları önce avuçlarına aldı ve savurdu. Sonra bir daha, bir daha, derken, toprak çocukla, çocuk da toprakla hemhâl oldular. Kendi kendine hem yarım yarım konuşuyor hem de gülüyordu. Biz de elimizde çaylarımız, öylece onu izliyorduk. Saatlerce öylece kumların üstünde oynaya kaldı…
Keyfini bölmeyelim hazır oynuyorken dedik. Fakat neredeyse akşam olacaktı. O kadar sakinlemişti ki gidelim mi, diye sorduğumuzda, itiraz bile edememişti. İşte toprağın gücü dedik. Geç de olsa anlamıştık. Gece boyu birkaç defa uyanan çocuk, sabaha kadar huzurlu bir şekilde uyumuştu. O günden sonra havanın güzel olduğu her hafta sonu, mayalarımızı tazelemeye gidiyor ve huzur buluyorduk.
Toprak, o günden sonra, aldığımız nefes, kendisinde rahatladığımız anne kucağı, bizi yargılamadan dinleyen bir dostumuz oldu. İyi ki de vardı. Bizi dinledi, bizi anladı ve bize dost oldu. İyi günde ve kötü günde, her daim yanımızdaydı…
Bir sonbaharda, toprak bize bu kadar iyi gelmişken diğer mevsimler de onu güzel bir şekilde ağırlıyordu. Tıpkı onun bizi ağırladığı gibi…
Eminim doğanın hammaddesi, yani anası olan ve diğer bütün elementlerin de etkisiyle toprak, tüm insanlara yaptığı gibi o gün bize de gönlünün kapılarını açtı. O gün bunu çok iyi fark etmiştik. Giriş çıkışlar serbestti. Ne zaman ona gelmek, onunla olmak ve onda kalmak istersek, o hazırdı.
Hep bizimle olduğunun teminatını bize gösterdi. Öyle içtendi ki fark etmemek mümkün değildi.
Velhasıl hiçbir beklentisi olmayan, özverili, cömert, iyi bir dost kazanmıştık…
Toprak geçmişteki başlangıcımız olsa da gelecekte de bizi ağırlayan son durağımızdır. Kalıcı olan yurdumuzun, giriş kapısıdır… Vesselam…