BÜYÜK DOĞU KÜHEYLANI
Necip Fazıl Kısakürek

Duran BOZ

Necip Fazıl Kısakürek’in soy ağacı, Dulkadiroğlu hükümdarlarından Alâüddevle devrinin Şeyhülislamı Mevlana Bektut’a kadar uzanır. Necip Fazıl’ın dedelerinden olan Ahmet Necip Efendi, Maraş müftülüğü yapar. Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi de Ahmet Necip Efendi’nin Maraş müftülüğü yaptığı yıllarda 1841’de Maraş’ta doğar.

Mehmet Hilmi Efendi, Maraş medresesinde öğrenimine devam ederken Arapçadan “sarf, nahiv, mantık, edebiyat, bedi’ ve beyan, Farsçadan Hâfız Divanı ve Gülistan” okur. “Fıkıh, astronomi, coğrafya ve tarihe dair bir kısım kitapları” da inceleyerek mevcut kanunlara ilişkin çalışmalar yapar.

Medrese eğitimini Maraş’ta tamamlayan Mehmet Hilmi Efendi, 1858’de maliye kaleminde işe girer. Tahsil ve terbiyesiyle yakından ilgilenmek arzusundaki eski Halep Valisi Salim Paşa’nın ısrarları sonucunda onunla birlikte İstanbul’a gider. İstanbul, Mehmet Hilmi Efendi için büyük rüyalara uyanacağı şehir olur. Salim Paşa’nın kızı Zafer Hanım’la evlenir. Bu evliliğin semeresi olarak şairin babası Abdülbaki Fazıl Bey İstanbul’da hayata gözlerini açar.

Abdülbaki Fazıl Bey, özel hocalardan sarf ve nahiv dersleri okur. Bilahare mantık, Fransızca, Rumca ve biraz da resim dersi alır. Öğrenim hayatını tamamlamak amacıyla çeşitli okullara devam etse de güç bela hukuk fakültesinden mezun olur. “Bursa’da aza mülazımlığı, Gebze savcılığı ve Kadıköy hâkimliği” gibi çeşitli görevlerde bulunur.

“Deli Fazıl” namıyla şöhret kazanan Abdülbaki Fazıl Bey’e yakın çevreden kimse kızını vermek istemez. Bu durum karşısında Girit muhaciri Mediha Hanım’ın kapısı çalınır. Mediha Hanım, Abdülbaki Fazıl Bey’le hukuk fakültesi öğrencisiyken evlenir. Çemberlitaş’taki konağa gelin gelen Mediha Hanım, âdeta evin ikinci kadını olarak bir sığıntı hâlini yaşar.

Necip Fazıl Kısakürek, Abdülbaki Fazıl Bey’le Mediha Hanım’ın evliliğinden 1904’te Çemberlitaş’taki konaktan yeryüzü seferine dâhil olur. Şairin doğumunu Sarıyer’deki yazlık köşkünde ikamet eden Mehmet Hilmi Efendi’ye Abdülbaki Fazıl Bey haber verir. Geleneksel bir tören düzenlenerek ailenin yeni bireyine Ahmet Necip adı verilir. Ahmet Necip adıyla Maraş müftülüğü yapan dedesi Ahmet Necip Efendi’yle bağ kurulurken Fazıl adıyla da babası Abdülbaki Fazıl Bey’le irtibat sağlanır.

Mehmet Hilmi Efendi konağın ruhu, büyükbabasının ruhu da Necip Fazıl olur. Her çeşit muhatarayla çocukluk günlerinden itibaren yüzleşen Necip Fazıl, bir ömür sınavlardan geçer. Dedesi Mehmet Hilmi Efendi’nin dikkati sonucu, çocukluktan edindiği iç disiplini onun hayatının yeniden istikamet bulmasının hazırlayıcısı olur.

Büyükbabasının aklı evvel torununun yaptığı yaramazlıklar aile çevresinde hayretle karşılanır. Konağa gelip gidenlerin peşi sıra tütsüler dolaştırılmak suretiyle Necip Fazıl, olumsuz nazarlardan korunmak istenir. Mehmet Hilmi Efendi’deki dikkat bilincinin ve özenin neticesi olarak onda güzellik karşısında hayret etme tutumu gelişir.

Mehmet Hilmi Efendi, Necip Fazıl’a Yunus’tan Fuzuli’den şiirler okuyup ezberleterek onu ileriki zamanların sorumluluğuna hazırlar. Şairdeki direşken tutumun izi sürülürse dedesinin hayat kavrayışındaki ciddiyeti ortaya çıkar.

Necip Fazıl; önce “Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebine” verilir. Sonra da “Fransız Papaz Okulu ve Kumkapı’daki Amerikan Kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad Mektebinde” okur. Yatılı olarak uzun süre kalamaz. “Büyük Reşit Paşa Numûne Mektebi ile seferberlik sebebiyle gidilen Gebze’nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine” yazılır. İlkokulu Heybeliada Numune Mektebinde bitirir.

1916’da “Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane’ye imtihanla en titiz muayeneler sonucu” kayıt hakkı kazanır. İlk aruz denemelerine burada okurken başlar. “Şair lakabı” isimleri arasına girer. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yahya Kemal Beyatlı, İbrahim Aşkî Tanık ve Ahmet Hamdi Akseki’nin tedrisatından geçer. Burada beş yıl okusa da diploma alamadan ayrılır.

1921’de yapılan sınavlar sonucu “İstanbul Dârülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesine” kaydolur.

İlk şiirlerini 1922’de Yeni Mecmua’da yayımlar.

1924’te üniversite öğrenimini yarıda bırakarak kazandığı devlet bursuyla Paris’e gider. Sorbon Üniversitesi Felsefe Bölümüne girer. Paris’te düzenli bir öğrencilik yapamaz. Kimi sanat çevrelerine gidip gelse de bohem hayatının müdavimi olur. Paris’teki hayatın şaşaasından yakasını sıyıramaz. Paris günlerinin armağanı olarak “Kaldırımlar”ı biriktirir.

Öğrenim bursu kesilince Paris’ten Türkiye’ye döner. 1925’te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı’nı yayımlar. Edebiyat çevrelerinin dikkatine mazhar olan şair, erken yaşlardan itibaren bir ses bulmanın, bir sese sahip olmanın gönencini yaşar. 1928’de Kaldırımlar’ı yayımladığında ismi edebiyat çevrelerince bilinen bir şair hâline gelir. Şiirleri ders kitaplarına girer. “Kaldırımlar şairi” adlandırmasıyla sahip olduğu şöhret hafızalara yerleşir.

Türkiye’ye dönüşünden sonra İstanbul’un yanı sıra Anadolu’nun kimi şehirlerindeki bazı bankalarda memuriyet ve müfettişlik yapar. Fransız Mektebinde, Ankara Devlet Konservatuvarında, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde ve Robert Kolejde çeşitli dersler okutur.

1934’te eve dönmek için bindiği şehir hatları vapurunda “yirminci yüzyıl nöbetçi”siyle karşılaşır. Onun hayata, hayatın çürümüşlüğüne ve ahlakın hayattan çekilişine ilişkin konuşmalarından etkilenir.

Necip Fazıl’ın yeni adresi Beyoğlu Ağa Camii olur. Şair için, Abdülhakim Arvasi’nin camideki konuşmalarının dışında ilmî sohbetlerin tertip edildiği Eyüp sırtlarındaki dergâh işaret edilir. Asıl entelektüel konuşmalar Eyüp’teki dergâhta yapılmaktadır çünkü. Artık, “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…” deme vakti gelip çatmıştır.

Hayatı yaşayış ve algılayışında yenilgiye tahammülü olmayan Necip Fazıl için “ya hep ya hiç” vardır. Ortası yoktur hiçbir şeyin. Onun hayatındaki coşkulu hâli bilenler, şairin mizacındaki taşkınlığa ilelebet tanık olurlar.

Abdülhakim Arvasi’ye bağlanışının ardından hayat, sanat ve düşünce dünyasında köklü bir dönüşüm yaşar. Arınma yollarına yöneltir dikkatini. Arvasi’nin yanına gittikçe iç onarımdan geçer. Araya zaman girdikçe de karabasanları artar. Şair, kasvetli günlerin anlatısı olarak “Senfonya (Çile)’yı” yazar. “Bir kanlı şafakta çil horoz”un “yeni bir dünya” hediye etmesiyle sıkıntıları azalsa da hafakanlar peşini bırakmaz. “Keşke bu kadar zeki olmasaydın” sözü şairin ruh durumunu ortaya seren bir fotoğraf olur.

Necip Fazıl, Ben ve Ötesi ve Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil ile okurlarını selamlar. Sanatçıdaki sorgulama merakı sonucu eser verme evresi başlar. Şair, doğumundan başlayarak önüne serilen hazır hayatı reddeder. Bedeli olan şeyleri çoğaltarak yeni bir istikamete yönelir. Emekle pişirilmeyen bir şeyin geçerliğinin olamayacağı bilinciyle yürüyüşüne devam eder.

Tiyatroya ilgi duyar. Muhsin Ertuğrul’un oyunculuktaki ustalığı, onun tiyatroya yönelme nedenleri arasında gösterilebilir. Sahnesi dünya olan hayatta güzel oyunlar kurabilmenin dersine çalışır. Oyun kurma becerisine sahip olmayanlar oyunbazların elinde ufalanır elbette.

Necip Fazıl, 1935’te Tohum’u yazar. Anadolu’ya yönelerek âdeta aile kökleriyle bağ kurmak ister. Mehmet Hilmi Efendi’den aldığı “öğüneceksen Maraşlılığımızla öğün” tembihi, şairin Maraş’ı gündemine almasını sağlar. Maraş’ın kurtuluş mücadelesini anlattığı Tohum’un Ferhat Bey’i, Anadolu ruhunun destanlaşması olarak tezahür eder. Tohum, Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelense de beklenen ilgiyi görmez.

1936’da “devrin sathî ve maddeci dergileri karşısına spiritüalist ve estetik ağırlığı olan haftalık Ağaç” dergisini çıkarır. Ankara’da yayın hayatına başlayan Ağaç, yedinci sayıdan itibaren İstanbul’a taşınır. On yedinci sayı, Ağaç’ın son sayısı olur.

Ağaç’ın yazarları arasında Mustafa Şekip Tunç, Falih Rıfkı Atay, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Salih Zeki Aktay gibi dönemin tanınmış isimlerinin yanı sıra ileriki yılların önemli yazarlarından Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Adil, Sabahattin Ali, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Samed Ağaoğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabahattin Eyüboğlu gibi şair ve yazarların yazılarına da yer verilir. Bütünüyle sanat edebiyat dergisidir Ağaç. İdeolojik tutum yoktur Ağaç’ta.

1938’de Bir Adam Yaratmak, tiyatro meraklılarının beğenisine sunulur. Eserin başrol oyuncusu Muhsin Ertuğrul olur. Sahnelenişiyle birlikte oyun büyük bir beğeni toplar. Günlerce kapalı gişe oynar.

1941’de Babanzadelerin kızı Fatma Neslihan Baban’la evlenir. Bu evlilikten Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep doğar.

Necip Fazıl, 17 Eylül 1943’te Büyük Doğu dergisini yayımlamaya başlar. “Surda bir gedik” açmanın coşkusunu tadarak dikkatini zamana yöneltir. Büyük Doğu okurunu; belleklerinin üzerindeki pası silerek tarihi, hayatı, şiiri yeni baştan okumaya çağırır. Başlangıçta çağrısı yankısız kalsa da “bir nâr-ı beyza” gibi Büyük Doğu ışığı kalplere yerleşir.

Büyük Doğu’nun çıkışında yer alan Burhan Toprak, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Samet Ağaoğlu, Falih Rıfkı Atay, Suut Kemal Yetkin, Fikret Âdil, Sait Faik, Sabahattin Ali, Cevdet Kudret, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nurullah Berk vb. yazarların yerine, “şu bizimkiler”den Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Mustafa Miyasoğlu, Durali Yılmaz, Mustafa Yazgan gibi yazar ve şairlerle yola devam eder.

1960’lı yıllardan itibaren Anadolu toprağını âdeta bir konferans salonuna çevirir. Konferans için gittiği şehirlerde kalabalıklara hitap eder. Güçlü bir hatip olarak konferansın başından sonuna kadar heyecan rüzgârları estirir kalplerde.

Çöle İnen Nur’un ilk hâli olan O Ki O Yüzden Varız, 1961’de yayın piyasasında görülür. Bir duyarlığın yeni bir biçimde ifadesi olarak kaleme alınan Çöle İnen Nur, siyer alanında Türkçenin en çok okunan kitaplarından biri olur.

Şiir başta olmak üzere tiyatro, biyografi, roman, makale gibi edebiyatın bütün alanlarında ürün ortaya koyan Necip Fazıl, Büyük Doğu düşüncesinin yol açıcısı olarak belleklerdeki yerini alır. Ağaç köklenip Tohum’a durur da dalları Büyük Doğu göklerinden Diriliş saatine Edebiyat ülkesine ışık olur. Mavera potasında çoğalıp yetkinleşen erler, erenler, pirler Yedi İklim dört bucak kavrayış sağanakları coşturur dünyada.

1943’le 1978 yılları arasında çıkan Büyük Doğu’nun çağrısı dikkatli bir gözle okunursa Anadolu insanının ruh kökünü anlamaya yönelen bir yürekle insanın esenlik yurduna varabileceği gerçeği anlaşılmış olur.

25 Mayıs 1983’te ömür defterini tamamlayarak öte âlemindeki yolculuğuna çıkar.