Gurbet kelimesi, sessiz sedasız aramızdan çekiliyor. Günün ‘üzülmesi’, ikindi sonrası gökyüzünün laciverte çalarak gittikçe daha da kararması gibi hüzünlü bir çekilme bu. Giderken manisiyle, ninnisiyle, türküsüyle, ağıtıyla, anlatılarıyla azımsanamayacak bir gurbet edebiyatını da sanki bunları hiç söylememişiz, hiç yakmamışız, hiç yaşamamışız gibi bir zaman dışılığa hapsederek gidiyor.
Dünyanın neresinde olursanız olun, telefon kullanmayı, internete girmeyi bilen biriyle günün her anı sesli ve görüntülü konuşabiliyorsunuz.
Türkünün, “Gurbet elde bir hâl geldi başıma” dediğine bakmayın; başınıza bir hâl gelse bile size gurbet duygusunu yaşatmayacak bir iletişim ağına sahipsiniz.
Gurbetin sessiz sedasız çekilip gitmesi, sadece gurbete dair sözlü ve yazılı birikimi küllendirmekle kalsa iyi de gariplere dair hassasiyetimizi de aşındırıyor.
Dünya hayatının bir gurbet olduğunu, sınanmanın dünyaya özgülüğünü, aslımıza rücu edeceğimizi, asıl yurdumuzun burası olmadığını, ahiretimizi güzelleştirmenin dünyayı güzelleştirme gayretiyle ilintili olduğu gibi inancımıza taalluk eden pek çok şey de külleniyor böylece.
Gurbeti unuttuğumuzda farkında olmadan kendimizin gurbetine çıkıyoruz.
Oysa tek başına ayakta kalma çabasının, yabancılığı ve garipliği üzerimizden atma cehdinin, yeni ve bilmediğimiz mekân ve insanlarla ünsiyet kurmanın, kendilik bilincimize katkısı yadsınamayacak zenginlikte.
Eskilerin “el içine çıkmak” dedikleri şey biraz da gurbeti tanımakla, el içine çıkmakla görgü düzeyine yükselen bir şeydi.
Gurbet fikrinin aşınması sıla fikrini de aşındırıyor.
Yunus Emre’yle kapayalım bu bahsi:
“Ben yürürüm ilden ile
Dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi.”