HZ. ÂDEM NE ZAMAN YAŞADI?
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Kafama takılan soru: “Hz. Âdem ne zaman yaşamıştır?” Arkeolojik kazılarla elde edilen veriler insanlık tarihinin çok eskilere gittiğini gösteriyor. Bu yüzden eski kaynaklardaki bilgilerle arkeolojik bulguların tarihleri çelişiyor sanki. Ortaya farklı rakamlar çıkıyor. Bu da doğal olarak kafamızın karışmasına neden oluyor. Evrim teorisi zaten ilk insandan söz edemiyor, ilk canlıyı da ikna edici açıklayamıyor.
Doğrudur. İnsanın önüne farklı birkaç rakam çıkınca kafasının karışması doğal. Kendimiz için bile iki farklı doğum tarihi söylense veya kimliğimizdeki doğum tarihiyle anne babamızın doğum tarihleri çelişse, bırakın kafa karışıklığını kendimizden ve ailemizden şüphe etmeye başlarız. Tarih, rakamlar üzerine kurulur. O yüzden ileri sürülen her rakamın önemi büyüktür. Gerçekle örtüşmeyen veya kafa karışıklığına yol açan her rakam ya doğrulanmalı ya varsayım olduğu söylenmeli ya da terk edilmelidir.
Hocam, biz Hz. Âdem’i sorduk, siz rakamları sorgulamaya başladınız.
Evet, tam da buradan başlamamız gerekiyor. Eğer bir olgu veya olayı rakamlarla ifade ediyorsak bunu netleştirmek zorundayız. Aksi takdirde zihin bulanıklığına yol açarız.
Peki, netleştiremiyorsak ne yapmalıyız?
O takdirde ya farklı rakamların hepsini doğru kabul edeceğiz ya da rakamlarla ifade etmekten kaçınacağız. Yani olgunun veya olayın zaman bakımından bilinmezliğini belirtip bizzat kendisini anlamaya yöneleceğiz. Çünkü bilinemez bir hususu öğrenmekte ısrar etmek boşa kürek çekmektir.
Rakamı terk etmek bir olgu ve olayı tarihi olmaktan çıkarıp adeta bir duvar resmine dönüştürmek anlamına gelmez mi?
Gelmez tabii ki. Kaldı ki tarihi bilinmese de resmin kendisinin tarihî değeri bulunmaktadır. Çünkü resim bir olayı veya olguyu bize tasvir etmektedir. Hayatımızdaki hikâyeler de böyle değil midir? Yaşadığımız birçok hikâye vardır. Bazısını kendimiz yaşamışız, bazısına şahit olmuşuz, bazısını ise başkalarından duymuşuzdur. Zaman zaman bu hikâyeleri anlatırız. Dinleyenler hikâyenin ne zaman ve nerede olduğundan çok içinde geçen söz, davranış ve ilginçliklere odaklanırlar. Bunların bir kısmının tarihini bile hatırlamayız. Hatırlamayışımız bunları geçersiz ve gerçek dışı kılmaz. Çünkü biz hikâyenin zamanıyla değil, kendisiyle ilgileniriz. Benzer bir şekilde hayatın içinden alınarak kurgulanan edebî hikâye ve romanları okurken acaba anlatılan olaylar ne zaman yaşanmış diye sormayız, anlatının kendisine odaklanırız. Çünkü bu gibi eserlerde zaman verilmesi kafa karışıklığına, hatta itirazlara yol açar, verilen tarihte bu tür olayların olup olmadığı sorgulanmaya başlanır. Sorgulama da kafalarda şüphe oluşmasına neden olur. Sonuçta anlatılmak istenen hikâye boşa gider.
Kur’an’da kıssalarla ilgili tarih verilmemesinin nedeni bu mudur?
Tabii ki budur. Çünkü Kur’an bir tarih, coğrafya ve astronomi kitabı değildir. O bir hayat kitabıdır. İnsanların söz, davranış ve tutumlarıyla ilgilenir ve onlara yönelik mesajlar verir. Tarihî olayları verirken de zaman ve mekândan pek bahsedilmez, olgu ve olayın kendisine odaklanılması istenir. Zaten kişinin insani ve ahlaki davranış kazanması da bu yolla gerçekleşir. Bizler bir insani davranışın ne zaman ve nerede olduğundan çok nasıl olması gerektiği ve ne sonuç doğurduğu üzerinde dururuz. Çünkü bunlar belli bir zaman ve mekânla sınırlanamayacak nitelik ve öneme sahiptir.
İlk insanın yaşadığı zamana gelirsek. Evrimcilerde bunun cevabını bulamıyoruz.
Evrimcilerin buna cevap vermesi beklenmez. İlk insan dendiğinde, “hangi aşamadaki insan?” diyeceklerdir. Belki evrimcilerin öncelikle iddia ettikleri ilk canlıdan bahsetmeleri gerekir. Ancak ona dair de tam ve net bir açıklamada bulunamamaktadırlar. Bu yüzden tutarlı pozitivistler, geçmişte olmuş bitmiş olaylar hakkında kesin hüküm verilemeyeceği için evrime karşı çıkmışlardır. Onlara göre bir olayın kesinliği ya tespit ya gözlem ya deneyle mümkündür. Binlerce hatta milyonlarca yıl öncesine dönük bir gözlem ve deney mümkün değildir. Zaten geçmişe dönük teorilerin gerçekliğinin tartışmalı ve sorunlu olması bu nedenledir. (Mehmet Bulğen, “Evrim Teorisi: Din-Bilim Açısından Bir Değerlendirme”, Din ve Bilim Açısından Yaratılış, Edit: M. Bulğen-E. Doko, İstanbul: İFAV 2022, s. 472-474).
Bu durumda geriye kutsal metinlerin verdiği bilgiler mi kalıyor?
Sanki öyle görünüyor. Ancak burada bir nokta önemli: Kutsal metinler bir tarih ve bilim kitabı değildir. Onlar bir inanç ve ilke kitabıdır. Neye inanacağımızı, nasıl yaşayacağımızı ve nasıl bir tutum takınmamız ve davranış ortaya koymamız gerektiğinin bilgisini verir. Bunun için gerçek tarihî olaylardan ve olgulardan örnekler vererek bize geçmişin tecrübelerini sunar ve onlardan yararlanmamızı ister. Tarihte yaşamış peygamberlerin kıssalarının anlatılış gerekçesi de budur. Peygamberler bizim için örnek şahsiyetlerdir. Hz. Peygamber’in, “Âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizi, Kitabü’l-İlim, 19.) buyruğu tam da bu gerçeği dile getirir. Âlimler, peygamberleri örnek alırlar; insanlar da âlimleri. Çünkü insanlar hayatta bir model görmek isterler. En iyi ahlaki model de peygamberlerdir.
Peki, insanlar tarihi hiç merak etmez mi?
Edenler olur. Bazıları merak güdüsüyle tarihe dair bir rakam duymak isterler. Bu nedenle olsa gerek Yahudi ve Hristiyan metinlerinde peygamberler hatta ilk insan için tarihler verilmiştir. Bu rakamları Müslüman tarihçiler ve tefsirciler de kullanmışlardır. Hâlbuki Hz. Âdem’den bugüne bir takvim tutulmuş değildir. Hangi peygamberin ne zaman yaşadığı da tam olarak bilinmez.
Yani Hz. Âdem’in ne zaman yaşadığı bilinemez mi diyorsunuz?
Tam da onu diyorum. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi Hz. Âdem’den bugüne bir takvim tutulmuş değildir. Ortaya atılan rakamlar da varsayımdan ibarettir. Ancak biz, son ve korunmuş ilahi kitap olan Kur’an’ın verdiği bilgiye dayanarak Hz. Âdem’in ilk insan olduğuna inanırız. Zira Kur’an’da bildirilen kıssalar birer gerçekliktir. Buna göre arkeolojik bulgularla tespit edilen insan kalıntılarının Hz. Âdem’den sonra yaşadıklarını kabul ederiz.
Arkeolojik bulgular ve Kur’an kıssaları çelişir mi?
Arkeolojik bulgular bilimsel verilerdir. Kur’an’daki tarihî bilgiler de ilahi bildirimlerdir. Kur’an’da tarihî olaylarla ilgili rakamsal bir bilgi verilmez. Bu noktadan Kur’an’ın arkeolojik bilgilerle çelişmesi söz konusu değildir. Kaldı ki gerçek bilim adamı hiçbir zaman son sözünü söylediğini iddia etmez, araştırmaya devam eder. Araştırma süreci içinde yeni bir bilgiye ve belgeye ulaştığında eski bilgilerini derhal revize eder. Zaten bilim insanı sadece elinde bulunan bilgi ve belgeye göre konuşur, gelecekte ortaya çıkacak yeni bilgilere ve belgelere göre değişime uğrama ihtimalini göz ardı etmez. Arkeolojik bulgular konusunda bu durumu dikkate almak gerekir. Kur’an kıssalarını okurken de İmam Matüridi’nin ortaya koyduğu hassasiyeti gözetmek gerekir. Ona göre kıssalar Kur’an’da geçtiği şekilde ve boyutta tutulmalı, ekleme ve çıkarmada bulunulmamalıdır. Çünkü her ekleme ve çıkarma bizi Kur’an’da çizilen çerçevenin dışına çıkarır ve yanlışa sevk edebilir. Sonuç olarak ilahi bildirimler ve bilimsel veriler yerli yerinde tutulursa aralarında asla çelişme ve çekişme olmaz. Sorun genellikle birinin ötekine kıyaslanmasından çıkmaktadır. Kaldı ki sabit bir inançla, değişime uğrama ihtimali bulunan bilimin kıyaslanması geçersiz kıyas örneğidir.