FAKR
Miraç varlıktan sıyrılmaktır.
Hz. Mevlâna
Sufiler “ben” diyerek varlık vehmine kapılma endişesinden dolayı kendilerinden “fakir” diye söz ederler. Zira fakir, kendinde bir varlık görmeyen ve her hâlinin ve amelinin Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu olduğunu idrak eden kişidir. Nefislerine karşı gösterdikleri bu mahfiyet duygusunu cümle varlık hususunda da gösterir; ne varlıkla sevinir ne de yoklukla yerinirler. Malik oldukları bir şey varsa şükreder ve hakkın rızası yolunda sarf ederler. Ellerinde bir şey yoksa da sabrederler. Ama Hakk’ın nazargâhı olan gönüllerine O’ndan gayrısına yer vermezler.
Hucviri, fakir dervişlerin öncüleri olarak suffa ehlini zikreder. “Peygamber zamanında ubudiyet ve kulluğu eda hükmü hâli içinde mescitte ikamet eden Resulullah’ın (s.a.s.) sohbetinde bulunan, meşguliyetlerin hepsinden yüz çeviren, muarazanın (takdir edilene razı olmamanın) terk edilmesini söyleyen, rızıkları hususunda Allah Teâlâ’ya itimat eden ve ona tevekkül hâli üzere bulunan fakirler ve muhacirler bunlardır.” (Hucviri, Keşfü’l-Mahcub, Dergâh Yay. s. 86.) diyerek suffa ehlinin bir yönüyle fakr ehli olduğunu anlatır. Onlar, Efendimizin şahsında gördükleri hakikatlere talip olmanın nasıl yüce bir makam olduğunun farkında idiler. Zira Resulüllah’ın (s.a.s.), “Allah Teâlâ katında kavuşacağınız mükâfatı bilseniz içinde bulunduğunuz fakr ve zaruretin artmasını isterdiniz.” (Tirmizi, Zühd, 39.) hadisiyle işaret ettiği ulvi hakikatleri süfli olanlardan ayırt edecek bir şuur haline ulaşmışlardı.
Yoksulluk anlamına gelen fakr ile sufiler Allah’a muhtaç olma hâlini kastederler. Sufi ister bir şeye sahip olsun isterse olmasın, her zaman Hak Teâlâ’ya muhtaçtır. Onun için servetin varlığı veya yokluğu birdir. Hak Teâlâ’nın, “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.” (Fatır, 35/15.) ayetinde buyurduğu üzere; kulun Rabbine olan muhtaçlığı daimidir. Kuşeyri, hakiki fakiri; daima Allah’a muhtaç olduğunu bilen ve istemeden bile ilahi nimetlere nail olan, Allah’ın kendisine lazım ve layık olan her şeyi bildiğini müşahede eden, onun için dilek ve istekte dahi bulunmayan kimse olarak tarif eder. Bu hâl, Sülemi’nin işaret ettiği rıza ve teslimiyet hâlidir: “Fakr öyle bir libas ve vasıftır ki bu vasfı kendisinde tahakkuk ettiren rıza derecesine ulaşır.” (Kuşeyri, Risale, Dergâh Yay., s. 360-364.)
Sufiler fakrı kulluk sıfatlarından biri olarak görürler. Kulluk itaat etmeyi ve boyun eğmeyi gerektirir. Kul kendi acziyet ve muhtaçlığını nefsinde yaşayabilirse hakiki manada kul olma vasfına erebilir. Bu vasfa ulaşmak ise dünyadan yüz çevirmek ve dünya içindeki şeylere gönül vermemekle olur. Şakik-i Belhi’nin dünyadan yüz çevirip zahidane bir hayat yaşamasına sebep olan bir hadiseden bahsedilir. O, bir kıtlık senesinde bir kölenin gayet neşeli bir şekilde eğlendiğini görür. Köleye halkın kuraklık ve kıtlıktan dolayı sıkıntı içindeyken neden böyle neşe içinde olduğunu sorar. Köle, bu durumdan etkilenmediğini çünkü efendisinin bir köyü olduğunu ve tüm ihtiyaçlarının buradan sağlandığını söyler. Bunun üzerine Şakik-i Belhi gaflet hâlinden uyanır ve şöyle tefekkür eder: “Onun efendisi fakir bir varlık olmasına rağmen rızkını düşünmüyor da, Efendisi yani Rabbi her şeyden müstağni olan bir Müslümana kendi rızkından endişe etmesi yakışır mı?” Böylece Hakk’a tevekkül ederek zühd yolunu tutar. (Kuşeyri, Risale, s. 106.)
Sufiler her şeyin gerçek malikinin ve sahibinin Hak Teâlâ olduğu idraki içindedirler. Bu sebeple fakrı manevi olarak değerlendirirler. Fakrı, fakr-ı sûrî ve fakr-ı manevi olarak iki kısımda ele alırlar. Fakr-ı sûrî zahiri anlamda mal ve mülk sahibi olmamaktır. Fakr-ı manevi ise kişinin kendisini mutlak surette Hakk’a muhtaç bilmesi, katında varlıklı olma ile yoksul olma hâllerinin bir ve eşit olması hâlidir. İnsanın bir şeye sahip olunca şımarmaması, sahip olmayınca da üzülmemesidir. Sufilikte değerli olan manevi fakırdır. (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri sözlüğü, Dergâh Yay., s.131.) Fakr ile benliklerine hiçbir şeyi nisbet etmeyen sufiler manevi güzelliklerin zevkine ererler:
“Ne bilsin lezzet-i fakr u fenayı mal u câh ehli
Bu zevki gel kanaat köşesinde merd-i Hak’tan sor”
Hz. Mevlana, sahip olunan her şeyini Hakk’ın yoluna feda edip fakrı seçen kimselerin dinî ve dünyevi isteklerinin gerçekleşeceğini söyler: “Bu fakr yolu öyle bir yoldur ki onda arzularının hepsine erişirsin. Temenni ettiğin ne varsa mutlaka o yoldan sana gelir.” Hak Teâlâ’nın yoluna kendilerini adayan, O’nun için masivadan yüz çeviren ve istemekten dahi hayâ edenlerin ulaşacağı mükâfatlar öyle çoktur ki bu ihsanlara ulaşanlar daha önce istedikleri hakir şeyler için pişman olurlar. (Mevlana, Fîhi Mâ Fîh, İz Yay., s. 116.)
Fakr, mana yolcusunun varmak istediği önemli hedeflerden biridir. Çünkü tasavvuftaki yüce mertebelere ermenin yolu fakırdır. Manen fakir olan, beşerî sıfatlardan sıyrılıp kendini bir şeye malik görmeyen kimse, sayısız mala mülke sahip olsa bile hiçbirine gönül bağlamaz. Sahip olduğu mülkün kulu olmayıp onu kendine kul eder. Gerçek fakirlik insanlardan uzaklaşıp inzivaya çekilmek değildir. Dünya lezzetlerini tatmaya imkânı olduğu halde hiçbirine iltifat etmemek ve kalbin bu husustaki meylini ortadan kaldırmaktır. Bu fakirliğe ise zühd ve takva ile ulaşılabilir. (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marifet Yay., s. 93-95.)