KULLUĞUN ZİRVESİ
KALB-İ SELİM
Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
Selçuk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekanı

Arapça bir kelime olan kalp, “kalebe” fiilinin mastarıdır. Çoğulu “kulûb”, “eklâb” ya da “eklûb” olup (Firuzâbâdî, Muhammed b. Yakub, el-Kâmûsu’l-Muhît, Beyrut, 1994, s.163.) sözlükte, insanın yolunu ve elbisesini değiştirmesi gibi bir şeyi bulunduğu hâlden bir başka hâle çevirmesi manasına gelir. (İsfehânî, Râgıb, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, İstanbul, 1986, s.620.) İnsan aklının değiştiriciliği gibi manevi anlamda kalbin de değiştiriciliği ve dönüştürücülüğü vardır. Maddi kalbin, vücutta kan dolaşımını gerçekleştirdiği gibi manevi kalbin de irade, idrak, duygu ve bilgi gibi manevi dinamikleri aksiyon hâline çevirmesinden dolayı her ikisine de müşterek olarak kalp ismi verilmiştir.

Rabbani ve ruhani latif bir özellik taşıyan manevi kalp ile cismani kalp arasında yakın bir ilişki vardır. Mecazi anlamda beden ülkesinin başkenti konumunda bulunan manevi kalp, âlim ve arif nitelikler taşır. Organlar da başkentten gelecek bu niteliklere göre hareket eder. İrfan ehli buna “hakîkat-i insâniye”, filozoflar da “nefs-i nâtıka” demişlerdir. İnsanın asıl hakikati de işte bu kalptir. Bu yönüyle insana âlim, arif ve müdrik denilmiştir. Allah’a muhatap olan, sorumlu tutulan, ceza gören ve ödül alan bu nurani cevherdir. (Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, [thk. Ebû Hafs Seyyid b. İbrahim b. Sâdık b. ‘Imrân] Kahire, 1994, III, 3-5.) Gazali’nin (v. 505/1111) bu yorumundan anlaşıldığına göre asıl kalp, Türkçede yürek dediğimiz et parçası değil, beş duyu organımızın anlayamayacağı Allah’ın sırlarından bir sır olan ilahi bir letafettir. İşte bu kalbin orijinal vazifesi, kıyas ve istidlâl metotlarını kullanmadan; sezgi, keşif, ilham ve feraset yoluyla akli hakikatleri algılamaktır. Nitekim hayatının önemli bir dönüm noktasında ruhi ve ilmî düzeyde bir inkıraz hâli yaşamış olan İmam Gazali, Allah’ın kalbine attığı bir nurla bilgilerinin yeniden geldiğini, nefsinin sıhhat ve itidale dönerek krizden kurtulduğunu söyler. (Gazâli, Ebû Hâmid Muhammed, el-Munkızu mine’d-Dalâl, çev. Hilmi Güngör, İstanbul, 1990, s. 20.)

İslam’da akleden bir kalpten bahsedilir. Nitekim şu ayette hem maddi ve hem de manevi kalbe birlikte değinilir: “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac, 22/46.) Ayette belirtildiği gibi manevi anlamda asıl körler, kalp gözlerini kaybedenler; tarihi basiretle incelemeyip tarihî olaylar üzerinde düşünmeyen, bu yüzden de geçmiştekilerin işledikleri hataları tekrar edenlerdir. Hâlbuki akıllı kimse, geçmişten ibret alır ve aynı hatalara düşmez. Kalbi diri tutmanın yolu tefekkürden geçer. Tefekkürden yoksun olan bir kalp ve akıl ise kendi kendini kilitlediği için düşünce ve bilgi üretemez. Kur’an-ı Kerim’de bu tür akıl ve kalp sahipleri şöyle ifade edilir: “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?” (Muhammed, 47/24.) Hiç şüphesiz mekânsız olan ruhani kalple yürek dediğimiz cismani kalbin işlevsel hâle gelebilmesinin yolu aralarında düşünce üretmelerine bağlıdır.
İnsan bedeninde cismani kalbin yeri ne ise ruhta da ruhani kalbin yeri aynıdır. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1979, I, 211.) İnsanın terakki etmesi, seyrusülûk vasıtasıyla manevi kalbinin çalıştırılmasına bağlıdır. Ancak böyle bir kalp sahibinin, Allah’ın adı anıldığında yüreği titrer, O’nun ayetleri okunduğu zaman imanı artar ve onun Allah’a olan sonsuz güveni mesafe kaydeder. (Enfal, 8/2.)

Kur’an-ı Kerim’e göre manevi ya da ruhani kalp tektir ancak bu kalpten iki tezahür ortaya çıkabilir. Bunlardan birisi hastalıklı (maraz) kalptir. Bir diğeri de sağlıklı ve temiz olan kalb-i selimdir. Kur’an-ı Kerim’de bu her iki kalbe de işaret edilir. Hastalıklı kalple ilgili şöyle buyrulur: “Kalplerinde bir maraz (hastalık) vardır da Allah onların marazını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara elim bir azap vardır.” (Bakara, 2/10.) Bu ayette geçen “maraz” sözcüğü, manevi hastalık anlamında, insanın, bilme, aklını kullanma, anlama ve tefekkür gibi melekeleri yok sayarak peşin ve önyargılı karar vermesini ifade eder. (Nesefî, Ebu’l-Berekât, Tefsîru’n-Nesefî, İstanbul, 1984, I, 19.) Hastalıklı kalp sahipleri hakikat-i Muhammediyeyi diliyle ikrar ettikleri hâlde kalpleriyle yalanlayan münafıklardır: “İman edenlerle karşılaşınca ‘İnandık.’ derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise ‘Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz.’ derler.” (Bakara, 2/14.) Din dilinde münafık, diliyle Müslüman olduğunu söyleyip kalbiyle Yüce Allah’ı, Resulüllah’ı ve onun getirdiklerini yalanlayan, fırsat bulduğu zaman İslam’a ve Müslümanlara ihanet etmekten geri durmayan kimsedir. Münafıkların itikadi durumları bir başka ayette şöyle anlatılır: “İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ diyenler de vardır.” (Bakara, 2/8.) Özellikle itikadi anlamda nifak sahibi olan münafıklar, kalplerinde tasdik bulunmadığı için itikadi açıdan kâfir hükmündedirler ve cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. (Nisa, 4/140, 145.) Onları cehennemde ebedî kılacak olan; Allah’ı, Resulü’nü, onun getirdiklerini ve ahireti yalanlama tarzındaki küfürleridir. Münafıklar gibi kalbi hasta ve küfürle dolu bir kalp sahibi, ne kadar insancıl davranırsa davransın sağlıklı kalp sahibi olamaz. Bu kimseler “Benim kalbim çok temiz, insanları seviyorum ve onlara yardım etmeye çalışıyorum.” dese de bu durum onları hastalıklı kalp sahibi olmaktan kurtaramaz.

Öte yandan Hz. Peygamber’den (s.a.s.) gelen bir rivayette kalbin; kalb-i sakim ve kalb-i selim yönlerine dikkatlerimiz çekilir: “Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; bozuk olursa bütün beden de bozulur. İşte o kalptir.” (Buhari, İman, 39; Müslim, Musakat, 107.) Aynı zamanda bu rivayette, kalbin sıhhati için çabalamaya ve onu manevi anlamda bozulmaktan korumaya bir uyarı yapılmaktadır.

İslam irfan geleneğinde manevi kalp, ruhaniliğin doğduğu yerdir. İnsanda manevi inkişafın oluşabilmesi için hastalıklı kalbin tedavi edilerek sağlam/selim bir kalbe dönüşmesi gerekir. İşte kalbin ikinci tezahürü de bu selim kalptir. Kur’an-ı Kerim’de “kalb-i selim” tabiri iki yerde geçer. Bunlardan ilkinde, “İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahcup etme!” (Şuara, 26/87-89.) buyrulurken bir diğer ayette de “O (Hz. İbrahim) tertemiz bir kalple Rabbine yönelmiştir.” (Saffat, 37/84.) buyrulur. Bu her iki ayette geçen ve “temiz kalp” olarak çevrilen “kalb-i selim”; şirk ve şüpheden arınmış, iman esaslarına samimiyetle inanmış, kötülüklerden korunmuş, sünnete gönülden bağlı, her türlü bidat ve hurafeden uzak duran, mal ve evlat sahibi olmaktan şımarmayan bir kalptir. Bir başka ifade ile kalb-i selim; tevhitle çelişen şirkten, sünnetle çelişen bidat ve dalâletten, ihlasla çelişen hevadan, zikirle çelişen gafletten arınmış bir kalptir. Hakiki anlamda kalb-i selim sahipleri de İslam’ı ihsan mertebesinde yaşayan muttaki müminlerdir. Bunlar, her biri nazargâh-ı ilahi olan kalplerini emrâz-ı bâtıniyyeden olan; kin, hile, öfke, gösteriş, haksızlık, kıskançlık, aşırı derecede dünya sevgisi, yalan, şirk gibi hastalıklardan arındırmış, bütün benliklerini Yüce Allah’a teslim etmiş kimselerdir. İşte İslam dininin varoluş amacı, insanların ve tüm canlıların kendisini güvende hissettiği kalb-i selim müminleri yetiştirmektir.

Acaba müminler olarak kalb-i selim mertebesine hangi metotla ve nasıl ulaşacağız?

Kur’an-ı Kerim’de: “Hayır. Gerçek şu ki yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır.” (Mutaffifin, 83/14.) buyrulur. Bu ayette geçen râne fiili, “istilâ etti, örttü, perdeledi” anlamlarına gelir. İnsan, günahlardan inkârcılığa götüren sebeplerle iştigal ettikçe adım adım ilerler ve her bir günah kalbinde bir karanlık oluşturur. Sonunda kalbin her tarafını kaplar, o kişide iman nurunun parlamasına mani olur. (Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Te’vîlâtü’l-Kur’an, terc. Mehmet Erdoğan-Bekir Topaloğlu, İstanbul, 2019, XVII, 123.) Ebu Hureyre’den rivayet olunduğuna göre bu ayet hakkında Hz. Peygamber’e soru sorulmuş o da şöyle cevap vermiştir: “Bir insan günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kimse günahı terk edip bağışlanmayı dilerse bu leke kaybolur. Şayet tövbe etmez ve günah işlemeye devam ederse o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar. İşte Yüce Allah’ın, ‘Gerçek şu ki yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır.’ ayetinde ifade ettiği kararma ve pas tutma budur.” (Müslim, İman, 231; Tirmizi, Tefsir, 75.) Eğer bu günah kirleri tövbe ile arıtılmazsa biriken pas zaman içerisinde tabiat hâlini alır ve gittikçe iman nuru karanlığa bürünebilir. Bu gerçeğe şu ayette şöyle değinilir: “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10.) Bir başka ayette ise “...Kim günahlardan arınırsa kendisi için arınmış olur.” (Fatır, 35/18.) buyrulur. Bu ayetlerde arınma fiilini yaratanın Allah olduğu, bu fiili yapanın ise insan olduğu anlatılmaktadır. Elbette insan, iradesini arınma yönünde tercih ederse Allah ona yardım eder. Eğer iradesini helal-haram tanımama gibi günah işleme yönünde tercih ederse Allah onu yardımsız bırakır. Çünkü Allah’ın, kulunun masiyet işlemesine rızası yoktur. İnsan hayatında işlenen günahların her biri, kulun kendisine yaptığı bir zulümdür. Yüce Allah ise kullarına karşı zulmedici değildir. İnsan yapıp ettiklerinden sorumlu tutulacaktır.

Sonuç olarak kulluğun zirvesi, kalb-i selim mertebesine ulaşmaktan geçer. Onun için de kalbin manevi anlamda arındırılma işlemine tabi tutulması gerekir. Bunun abc’si de kişinin ilahi bakışa mahal olan kalbini; şirk, riya, küfür, nifak, süm’a (duyurma), yanlış inançlar ve fena huylar gibi Allah’ı anmaktan alıkoyacak şeylerden arındırmaktır. Arındırma faaliyeti kalbin fiillerindendir. Bundan dolayı bedenin fiillerine zahirî, kalbin fiillerine de bâtıni ameller denilir. Kur’ani bir kavram olan ve doğrudan kalbin arındırılmasıyla ilgili tezkiye kavramı da kalbin fiilleriyle doğrudan irtibatlıdır. Bu manevi terbiyenin ilk basamağı, nefsi ıslah etmektir. Bunu da ancak nefsimizi ıslah ederek itikadi alt yapıyı sağlam bir şekilde inşa ettikten sonra, günahlardan uzaklaşıp iman ve amel bütünlüğüne dayalı samimi bir dindarlığı ortaya koymakla başarabiliriz.