İnsanların doğal afetler esnasında ve sonrasında kayıpların neden olduğu ruhsal sarsıntıyla başa çıkmasında dinî inanç ve ibadetlerin etkisinden kısaca söz edebilir misiniz?
Mümin, kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanır. Yaşayan her insanın başına gelenler, tabi tutulduğu sınavın sorularıdır. Sınavın yerini, süresini, sorularını, şeklini sınavın sahibi olan Yüce Allah belirlemektedir. Yüce Yaratıcı, dilediğini yapan ve yaptıklarından asla sorgulanmayacak olandır. Ama O’nun her yaptığında sayısız hikmetler vardır. Biz bu hikmetlerin bir kısmını bilebiliriz bir kısmını da bilemeyebiliriz. Bize düşen tabi tutulduğumuz sınavı başarabilmektir. Bir hadislerinde Peygamberimiz, “İnsanların en şiddetli belaya maruz kalanları peygamberlerdir.” (Tirmizi, Zühd, 57.) buyurmuştur. Dolayısıyla insan, iman gücüne göre sınanmakta ve sınav sorularının üstesinden gelmekle Rabbinin katında derecesi artmaktadır.
İyi düşündüğümüz zaman Yüce Allah’ın bize bahşettiği nimetler, musibetlerden çok daha fazladır. İnsan bir ömür boyu sağlıklı yaşar, hasta olduğu zamanları sınırlıdır. İnsan uzun bir süre sakin duran yeryüzünün üstünde yaşar, ihtiyaçlarını karşılar, gezer tozar. Yeryüzü depremleri anlıktır. Biz Rabbimize iyi günde de zorlu sınav günlerinde de inanırız. Nimetleri için O’na şükretmeye, sınav için başımıza gelen musibet anlarında da sabredip O’na dua etmeye devam ederiz.
Öte yandan hayat yalnızca bu dünya hayatından ibaret değildir. Hayat, dünya ve ahiret olarak bir bütündür. Onun için olanları, yaşananları bu bütünlük içerisinde değerlendirmeliyiz. Yüce Yaratıcı kimi kullarına bu dünyada bolluk bereket, variyet verir, ama onların ahirette nasibi yoktur. Kimi kullarını ise bu dünyada bir kısım zorluklara düçar kılar ama onların ahiretteki nasipleri çok fazla olacaktır. Dünyada hastalık çekenler, sıkıntılara maruz kalanlar, sabrederlerse ahirette büyük mükâfatlara nail olacaklarını asla unutmamalıdırlar.
Peygamberimizin sıkıntılı bir haber aldığında müezzinine, “Bilal, ezan oku da bizi namazla rahatlat.” (Ebu Davud, Edeb, 78.) buyurması, güneş ve ay tutulması gibi kasvetli zamanlarını namaz ve dua ile değerlendirmesi, karşılaştığı olumlu olumsuz her olayı dua fırsatı olarak değerlendirmesi bizim için örnektir.
Özetle söyleyecek olursak nail olduğumuz nimetler bizi şımartmamalı, maruz kaldığımız musibetler de asla ümitsizliğe düşürüp isyana sevk etmemelidir. Bütün bunların geçici olduğunu düşünmeli, sabretmenin de şükretmek kadar önemli olduğunu bilmeliyiz. Şükür ve sabırlı olursak bunun karşılığının hem dünyada hem de ahirette bize mükâfat olarak geri döneceğini unutmamalıyız.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “Allahım! Yıkıntı altında kalmaktan sana sığınırım. Yüksek bir yerden düşmekten sana sığınırım. Suda boğulmaktan, ateşte yanmaktan, yaşlanıp ele avuca düşmekten sana sığınırım.” duasını hem kavli hem de fiilî açıdan nasıl düşünmeli ve hayatımıza yerleştirmeliyiz?
Bir kere Müslüman belayı istemez, sıkıntıya uğramamak için tedbirini alır ve Rabbine dua eder. Nitekim Peygamberimiz, “Sizden biriniz ölümü temenni etmesin… Düşmanla karşılaşmayı/savaşı istemesin. Ama savaşmak zorunda kalırsa sebat etsin…” buyurur. Onun için Müslüman, Rabbinden sıhhat ve afiyet, bereketli ömür ister ki Rabbine daha fazla ve daha huzurlu kulluk edebilsin, insanlığa daha çok hizmet edip yararlı olabilsin. Peygamberimizin sorunuzdaki duaları gibi yakarışlarını da bu şekilde anlamalıyız. Hem sıkıntıya uğramamak için gayret etmeli, tedbir almalı hem de dua etmeliyiz. Ama bütün tedbirlere rağmen böyle bir sıkıntılarla karşılaştığımızda ise sabrederek onların üstesinden gelmeyi, onları hayra dönüştürmeyi bilmeliyiz. İşte Peygamberimizin hadislerinde, malı, canı ve namusunu müdafaa ederken öldürülenler; karın ağrısı, veba, taun gibi salgın hastalıklardan dolayı ölenler; boğulma, yıkık altında kalma/deprem gibi tabii afetlerde ölenler şehit olarak isimlendirilerek hem bu kişiler hem de onların yakınları teselli edilmişlerdir. Müslümanın yaşadığı hiçbir olay anlamsız ve boşuna değildir. Onun için Peygamberimiz, yalnızca mümin kişi için söz konusu olan bu durumu şöyle anlatır: “Müminin hayranlık verici bir hâli vardır ki onun her işi hayırdır. Bu hâl, müminden başka hiç kimsede bulunmaz. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64.)
İslam dini insanların birliğine, beraberliğine ve yaralarını beraberce sarmalarına yönelik neler söyler?
Bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurur: “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66; Buhari, Edeb, 27.) Buna göre müminler birbirlerine karşı duyarlı olmak, birbirlerinin dertleriyle ilgilenmek zorundadırlar. Bu, İslam kardeşliğinin gereğidir. Zira İslam kardeşliği, Müslümanlara özgüdür. Çünkü onlar herhangi bir karşılık beklemeden sırf Allah rızasını kazanmak için birbirlerinin dertleriyle dertlenirler, birbirlerinin yardımına koşarlar. Onlar, kanayan bir yara gördüklerinde ciğerleri yanan, bütün her şeyleriyle ne pahasına olursa olsun o akan kanı dindirmek, acıyı sonlandırmak için koşuşturan kimselerdir.
Bugün ulaşım ve iletişim imkânlarının gelişmesiyle ıraklar yakın olmuştur. Artık çok uzaklardaki bir kardeşimizin başına gelenler, anında bize ulaşmakta ve bizler yardımlarımızla anında onların yardımına koşabilme imkânlarına sahibiz. Dolayısıyla yaşadığımız bu imkânlar bize ayrı bir sorumluluk getirmiştir. Onun için Müslümanlar özellikle İslam coğrafyasındaki gelişmelere duyarsız olamazlar. İnsanlık ailesinin sorunlarına da kayıtsız kalamazlar.
Her bir Müslüman elinden gelen imkânları seferber ederek kardeşlerinin yardımına koşmalıdır. Unutmayalım ki zekât, kurban gibi mali ibadetler belli imkânlara sahip zenginler için söz konusudur. Ama genel anlamda infak, tasadduk, hayır hasenat yapmak tüm müminlerin ortak özelliğidir.
Başta yaşamış olduğumuz bu depremler olmak üzere yaşadığımız doğal afetlerden hem bireysel hem de toplumsal olarak dinî ve ahlaki yönden ne gibi dersler ve ödevler çıkarmalıyız?
Bütün bu yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız şu dünya hayatında tabi tutulduğumuz sınavın gereğidir, her biri birer sınav sorusudur. Bunların şeklini, mahiyetini, zamanını, kahramanlarını sınavın sahibi Yüce Yaratıcı belirleyeceğine göre bizler, bu sınavı başarmaya gayret etmeliyiz. Birbirimizi bu konuda bilinçlendirmeye çalışmalıyız. Gün, birlik ve beraberlik günüdür. Bu afete maruz kalan kardeşlerimiz, en hassas ve en zayıf dönemlerini yaşamaktadırlar. Dolayısıyla onlara madden ve manen yardımcı olmaya çalışmalıyız. Zor zamanda bedenen, maddeten yanlarında olarak acılarını hafifletmeye çalışmalıyız. Unutmayalım ki sevinçler paylaşıldıkça artarken hüzün ve kederler paylaşıldıkça hafifleyecektir.
Tabii afetlerle karşılaştığımızda öncelikle yapılacakları konuşmalı ve yapmalıyız. Her bir fert, her bir kurum kendine düşeni ve en iyi bildiği, en mahir olduğu işi yapmalıdır. O anlar, birbirimizi suçlama zamanı değildir. Organize hareket etmek, bu noktada başına buyruk olmadan yetkililerin emirlerine uymak, yapılabilecekleri ertelemeden hemen yapmak son derece önemlidir.
Elbette her biri birer sınav sorusu olan tabii afetlerde, bunlara sebep olan, bunlara davetiye çıkaran, alınması gereken tedbiri almayan, yaptığı işe hile karıştıran, tabii afet anında da sorumluluklarını yerine getirmeyen herkes yapıp ettiklerinden sorumludur ve bunun hesabını dünyada vermese bile ahirette mutlaka verecektir.
Tabii ki böyle kritik zamanlarda Rabbimize dua ve niyazlarımızı artırmalı, ibadetlerimizi eskisinden daha fazla özenle yerine getirmeliyiz. Unutmayalım ki kul ne yaparsa yapsın, hangi tedbiri alırsa alsın Rabbine, O’nun himayesine, yardımına muhtaçtır. Yüce Allah’ın gücü üstünde güç yoktur, O’nun gücü karşısında hiç kimse duramaz.
Yüce Rabbimiz, unutarak yahut yanlışlıkla yaptıklarımızdan bizi hesaba çekmesin. Bizden öncekilere yüklediği ağır yükleri bize de yüklemesin. Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtmasın, bizi affetsin, bizi bağışlasın, bize acısın. O bizim yegâne Mevla’mız, gerçek dostumuz ve hakiki yardımcımızdır. Doğru yolu bulmuşken yaşadığımız olaylarla ayaklarımızı ve kalplerimizi kaydırmasın. Bizleri, bir an bile olsun nefislerimize ve şeytanlara bırakmasın. Her türlü şer odaklarından bizleri korusun. Tabii afetlerde vefat eden ve her biri bir şehit mertebesine ulaşan kardeşlerimize rahmet etsin; yaralılarımıza acil şifalar lütfederek onların da katındaki derecelerini yüceltsin. Bizlere de olanlardan ibret almayı, ders çıkarmayı nasip etsin. (Âmin.)
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Ali Akpınar, 1963 yılında Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Konya’da tamamladıktan sonra 1984 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. Ardından 1988’de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde tefsir ana bilim dalında “Kur’an’ın Tefsirine Olan İhtiyaç” başlıklı teziyle yüksek lisansını, 1993 yılında “Said b. Cübeyr ve Tefsir İlmindeki Yeri” konulu teziyle de doktorasını tamamladı. 1983-1995 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde çeşitli görevlerde çalışan Akpınar, 1995’te İnönü Üniversitesi Darende İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümünde tefsir ana bilim dalı öğretim üyesi olarak çalıştı, sonrasında da Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesine atandı. 1997-2003 tarihleri arasında dekan yardımcısı, 2005-2008 yılları arasında Temel İslam Bilimleri Bölümü Başkanı olarak görev yaptı. Cumhuriyet Üniversitesinde 1999 yılında doçent olan ve yine aynı üniversitede profesör unvanını alan Akpınar, 2009 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğretim üyesi olarak geçti. Buradaki görevine devam ederken 2011’de Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığına atandı. 2014-2018 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı Konya il müftüsü olarak da görev yapan Prof. Dr. Ali Akpınar, hâlen Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Öğretim Üyesi ve Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanı olarak görevini sürdürmektedir.