KARANLIK DÜNYANIN AYDINLIK SESİ ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU
İhsan ÜNLÜ
DİB Başkanlık Müşaviri

“Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece” diye tasvir ettiği dünya yolculuğu, Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde başlar. Yedi yaşında geçirdiği çiçek hastalığı yüzünden önce sağ gözünü, daha sonra da bir kaza neticesinde sol gözünü kaybeder. Âşık Veysel’in ailesine yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.

Geçirdiği talihsiz kazalar ve yoksulluklar onu küçük yaşta saza yöneltir. On yaşında iken saz çalmaya başlar. İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) alır. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali vasıtasıyla tanışır. Bu vesileyle Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dertli, Ruhsati gibi usta ozanlar onun dünyasına girer. Veysel artık dertlerini dert ortağı sazına döker:

“Benim her derdime ortak sen oldun
Ağlasam ağladın gülersem güldün

Sazım bu sesleri turnadan m’aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma.”

Köyünde kendi hâlinde yaşayan Veysel’in şöhreti Ahmet Kutsi Tecer ile yayılmaya başlar. Tecer’in ilk defa 5 Ocak 1931’de düzenlediği ve on beş aşığın katıldığı Sivas Âşıklar Bayramına katılanlar arasında o da vardır.

Dert sahibi olmak, toplumun dertleriyle dertlenmek âşıklığın doğasında vardır. Şahsının ve toplumun dertlerine derman olmak düşüncesiyle yollara düşer genç âşık:

“Dağlar çiçek açar Veysel dert açar
Derdine düştüğüm yar benden kaçar

Gerçek âşık olan kendinden geçer
Derdini âleme yayar iniler.”

Önceleri her âşık gibi “usta malı” diye tabir edilen deyişler çalıp söyler. 1933’ten sonra, eski âşıklar gibi elinde sazı ile belde belde dolaşmaya başlar. Bir ara köy enstitülerinde saz öğretmeni olarak da görev yapar. İlk şiiri, Cumhuriyetin 10. yıl dönümünde Atatürk için söylediği destandır. İlk şiir kitabı olan Deyişler, 1944’te Ankara’da Halkevleri Genel Merkezince yayımlanır. Şiirlerini daha sonra Sazımdan Sesler (1949) adlı kitapta toplar. Bütün şiirlerini bir araya getirdiği Dostlar Beni Hatırlasın (1970) ise son kitabıdır.

Âşık Veysel iyi bir mümin ve tevekkül sahibi bir ozandır. Yunus’un acıları bal eylemesi kabilinden, o da olanları bala tuz nev’inden karşılamıştır. Çektiği onca sıkıntıya rağmen hayata küsmemiş, umudunu hiçbir zaman yitirmemiş çevresine de hep umut aşılamıştır:

“Umut Allah’tan kesilmez
Bu ne hikmet kimse bilmez

Türlü derdi çeker gülmez
Yine onda umut yaşar.

Gönül umudun yoldaşı
Durmaz gezer dağı taşı

Son nefeste olsa kişi
Yine onda umut yaşar.”

Veysel kendisine ilham kaynağı olan Âşık Yunus ve Karacaoğlan gibi Hak âşıklarının yolunu izler. Tıpkı onlar gibi dünyanın fâniliğine ve aldatıcılığına dikkatleri çekerek baki olana gönderme yapar:

“Nice kahramanlar nice sultanlar
Gelmiş gitmiş bağrı yanık ozanlar

Veysel der hani ya, nerede onlar
N’oldu padişahlar soylar nic’oldu.”

Aydın kesim ile halk arasında bir köprü vazifesi gören Âşık Veysel’in şiirleri muhteva bakımından epeyce zengin bir çeşitlilik göstermektedir. Yunus’un etkisi altında kalarak yazdığı şiirlerde insan-ı kâmil yetiştirmeyi önceleyen tasavvufi, mistik ögeler ağır basmaktadır.

“Coşar deli gönül misal-i derya
Mecnun’a sahrada göründü Leyla

Gördüğün güzellik hepisi Mevla

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.

Her nesnede mevcut, her cesette can

Anın için dedik biz ona Canan

Evvel ahir odur, onundur ferman

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.”

Âşık Veysel aşka dair şiirleriyle bir yönüyle de Karacaoğlan’ın devamı gibidir. Şiirlerinde yer yer yöresinin ağız özellikleri de görülür. Âşık Veysel, âşıklık geleneğinin hikâye anlatma, muamma asma ve çözme, atışma gibi yönlerine uyamamış olsa bile çağının yeniliklerine kucak açan şiirleriyle kendinden önceki âşıklardan ileridedir. O, âşıklık şiiri geleneğini ve yaşadığı çağın yeniliklerini şiirlerinde ustaca bir araya getirmiştir:

“Olmak istiyorsan dünyada mesut

Hakka halka yarayacak bir iş tut

Çalıştır oğlunu kızını okut

İnsan olmak için okumak gerek.

Vatan bizim ülke bizim el bizim

Emin ol ki her çalışan kol bizim

Ayyıldızlı bayrak bizim mal bizim

Söyle Veysel öğünerek överek.”

O, sadık yâri olarak gördüğü toprağa büyük değer verir. Onun dışarıdan getirdiği fidanlarla yetiştirdiği meyve bahçesi meşhurdur. Görme engeline rağmen böyle bir çaba içerisinde olması takdire şayan bir davranış olmuştur. Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevme bilinciyle tabiata ve hayvanlara ayrı bir muhabbet besler:

“Veysel der çıkayım bir yüce dağa

Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa

Zaman gelir tenim düşer toprağa

Karışır toprağa toz olur gider.”

Dağlarda arkadaşıyla gezerken yaralı bir geyiğe rastlarlar. Yarasını temizler ve doğaya bırakırlar. Kaderini o geyiğe benzeten âşık, bunun üzerine şu dizeleri kaleme alır:

“Baharda çağlayan bulanık sular

Durmadan kendini taşlara çalar

Eşinden ayrılmış bir geyik meler

Dağlar sada verir iniler durur.”

Âşık Veysel’i anlayabilmek için yaşadığı dönemin şartlarını iyi bilmek gerekir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarının yokluk ve yoksunluklarına şahit olan Veysel, “El birlikle çalışalım vatana

Çok okul, fabrika kuralım kardeş” diyerek insanları çalışmaya ve üretime teşvik eder:

“Allah’ın varlığı mevcut insanda

İlim akıl fikir sermaye sende

Çalıştır gemiyi otur dümende

Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.”

O, aynı zamanda cehalete ve tembelliğe savaş açmış, beden gözü kapalı ama zihin dünyası son derece açık ve berrak bir şahsiyettir. Bilgisizleri dikenli çalıya benzeten Veysel, “Cahil ile sohbet etmek zor olur/ Kulağı sağırdır gözü kör olur” dediği bu insanlarla sözü sohbeti kesmenin gereğine inanır. İnsanlara cehaletin karanlığından ve cahil insanların şerrinden uzak durmayı tavsiye eder:

“Aldanma cahilin kuru lafına

Kültürsüz insanın külü yalandır

Hükmetse dünyanın her tarafına

Arzusu hedefi yolu yalandır.”

Âşık Veysel’in hayatında dönüm noktalarından biri de seferberlikle başlar. Kardeşi Ali cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yapayalnız kalmıştır. Harp (1. Dünya Savaşı) başladıktan sonra Veysel’in etrafındaki arkadaşları, emsalleri cepheye koşarlar. Bu durum ona çok ağır gelir:

“Ne yazık ki bana olmadı kısmet

Düşmanı denize dökerken millet

Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet

Kılıç vurmak için düşman başına.”

O, “Veysel, “Türk’üm, Türklere bağlıyım

Türk evladı Türk oğluyum

Vatan aşkıyla doluyum

Sevgim yaptı, ben değilim.”

Dizelerinde makes bulan bir vatan aşığı ve memleket sevdalısıdır. Onun bu aşkını ve gayretini gören TBMM, 1965 yılında kendisine, “ana dilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı” özel bir kanunla vatana hizmet tertibinden aylık bağlar. 1952 yılında İstanbul’da adına büyük bir jübile düzenlenir. Sağlığında, şiirlerini çalıp söylediği plakların yanında “Karanlık Dünya” adı ile kendisinin ve köyünün görüntülendiği bir de film yapılır.

1960’lı ve 70’li yıllarda insanımızın Alevi Sünni, sağcı solcu şeklinde kamplara bölündüğü, etnik ve siyasi görüş farklılıklarımız üzerinden çatışma ortamlarının hazırlandığı yıllarda Âşık Veysel, her zaman barıştan ve birlikten yana tavırlar ortaya koymuştur:

“Bu nasıl kavgalar, çirkin dövüşler

Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız

Yolumuza engel olur bu işler

Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız.”

İnsanları bölmenin, vatanı parçalamanın en can alıcı noktasının etnik ve dinî unsurların kaşınmasından geçtiğini çok iyi bilen Veysel, bu marazın panzehrinin birlik ve kardeşlik olduğunu görerek meşhur “Birlik” şiirini kaleme almıştır:

“Kürd’ü Türk’ü ve Çerkez’i

Hep Âdem’in oğlu kızı

Beraberce şehit gazi

Yanlış var mı ve neresi?

Yezid nedir ne Kızılbaş

Değil miyiz hep bir kardeş

Bizi yakar bizim ateş

Söndürmektir tek çaresi.”

Hayatının son yıllarında akciğer kanserine yakalanan Veysel’in vücudu artık yorulmuş, dünyalara sığmayan gönlü bir odaya kapanmıştır. Uzun ince bir yolun sonunda olduğunu anlar ve son şiirinde haber verir:

“Selam saygı hepinize

Gelmez yola gidiyorum

Ne karaya ne denize

Gelmez yola gidiyorum.

Ne şehire ne de köye

Ne yıldıza ne de aya

Uçsuz bucaksız deryaya

Gelmez yola gidiyorum.

Gemi bekliyor limanda

Tayfaları hazır onda

Gözüm kalmadı cihanda

Gelmez yola gidiyorum.

Eşim dostum yavrularım

İşte benim sonbaharım

Veysel karanlık yollarım

Gelmez yola gidiyorum.”

Âşık Veysel, 21 Mart 1973’te doğduğu köy olan Sivrialan’da vefat eder.

“Her kim ki olursa bu sırra mazhar/ Dünyaya bırakır ölmez bir eser/ Gün gelir Veysel’i bağrına basar/ Benim sadık yarim kara topraktır.” diye ifade ettiği bulunduğu yerdeki toprağa defnedilir. Ölümünden sonra evi, içindeki bütün eşyaları ile korunarak müze haline getirilir. Ölüm yıl dönümlerinde köyünde yapılan törenlerle anılmaya başlanır.

“Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han konar göçer

Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın.

Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak

Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın.”

Bu vesileyle hatırladığımız değerli ozanımız Âşık Veysel’i rahmet ve minnetle anıyoruz.