ERTELİK

Çocukluğumun oruçlarında, orucun en heyecanlı, en büyülü kısmı benim için erteliğe kalkmaktı. Küçüğüm diye kaldırılmadığımda orucu acı acına tutar, üzülür, evin büyüklerine kızardım.

Erteliğe kalktığımda evi, evin duvarlarını, tavandaki tahtaları, kapıyı, evin önündeki ardıç ağaçlarını, geceyi de oruç tutmak için kalkmış gibi düşünürdüm.

Acele edilmeden ve geç kalınmadan yemek hazırlanırdı; ertelik bu yemeğin adıydı.

Vakit de bizim gibi uyandırılırdı; ertelik bu vaktin adıydı.

Oruçla gelen ve ay bitince yine oruçla giden; geceyle gün arasında kısa bir süreyi kendi dünyasının rengine boyayan, bir yıl sonra tekrar geleceğinden şüphe etmediğimiz, gitmesini istemediğimiz hâlde gitmesi mukadder olan misafirimizdi ertelik.

“Sahur” ve “seher” kelimelerinin aynı kökten geldiğini, sahurun hem vaktin hem de orucun o zaman diliminin adı olduğunu benim ertelik diye bildiğimin sahurdan başkası olmadığını sonradan öğrenecektim.

Bir dilin kavramının başka bir dilde yuva yaparken yuvalandığı dilin anlam ve çağrışım malzemelerini nasıl ustalıkla kullanarak yuvayı bir sanat eserine dönüştürdüğünü de…

O sanat eseri durağan olmayan, orucun her gelişinde canlanarak, kendini yenileyerek yaşayan, âdeta özneleşen bir şeydi.

Hem kendinden önceki güne bağlı hem kendinden sonraki günü kavrayan ve kapsayan bir kuşatıcılığı vardı erteliğin.

Bir kelime, kaynak dildeki dünyasını taşındığı dilde daha da güçlenerek sürdürüyordu: Ertelik hem sahurdu hem sahurdan daha fazlasıydı. Hem vaktin adıydı hem vakitten daha fazlasıydı. Hem o vakitte yenen yemeğin adıydı, hem ondan daha fazlasıydı. Türkçe bir kelimeden kendine özgü bir Müslüman anlam dünyası doğuruyordu bu kelimede.

Eski Türkçede “erte”nin sabah anlamına geldiğini de sonradan öğrenecektim.

Bu yaşa geldim, hâlâ ramazan geldiğinde çocukluğumun erteliğine kalkar gibi sahura kalkıyorum.