Enbiya YILDIRIM
Son yüzyılın en önde gelen davetçisi olarak kabul edilen Muhammed Gazali, 1917 yılında Mısır’ın Buhayra ilinin bir köyünde doğdu. Beş kardeşi daha vardı. Babası rüyasında gördüğü İhyâ’nın yazarı büyük imam Muhammed Gazali’nin tavsiyesi üzerine ona büyük üstadın adını verdi. Köyde on yaşında hafızlığını tamamladı. Daha sonraları, hapse girdiği dönemler başta olmak üzere her zaman en iyi arkadaşının, huzur bulduğu dostunun, hafızasındaki Kur’an olduğunu söyleyecektir.
İskenderiye’de lisede okurken fikir ve mücadele insanı Hasan el-Benna ile tanıştı ve “Müslüman Kardeşler”e (İhvan-ı Müslimin) katıldı. Tanışmalarını şöyle anlatmaktadır: “İskenderiye’deki enstitüde lise eğitimim sırasında derslerimi çalışmak üzere Abdurrahman Bin Hürmüz Camii’ne giderdim. Bir akşam, tanımadığım bir genç ayağa kalkıp ‘Nerede olursan ol Allah’tan kork, kötülüğün ardından onu yok edecek bir iyilik yap. İnsanlara da güzel ahlakla muamelede bulun’ hadisini açıklayan etkileyici, kalbe dokunan bir konuşma yaptı. O andan itibaren aramızda güçlü bir bağ oluştu. İslam mücadelesi alanındaki çalışmalarım, 1949’da şehit olmasına kadar bu büyük adamla devam etti.”
Daha sonra Mahmud Şeltut, Muhammed Ebu Zehra gibi âlimlerden de dersler alarak Ezher Üniversitesinde Usuluddin Fakültesini bitirip davet ve irşat alanında yüksek lisans yaptı. Fakültedeyken İhvan’ın dergisinde yazmaya başladı. Onu yazmaya teşvik eden Hasan el-Benna idi. Ardından Kahire’de imamlığa başladı. Benna’nın bir suikasta kurban gitmesinin ardından İhvan’a yönelik tutuklamalardan o da nasibini aldı ve bir yıla yakın hapiste kaldı. Hapisten çıktıktan sonra fikrî ayrılığa düştüğü hareketten ayrılarak tamamen bağımsız olarak İslami davete eğildi.
Vakıflar Bakanlığında çeşitli görevler aldı. Seyyid Kutub hakkında yürütülen bir tahkikat sırasında İhvan aleyhine ifade vermediği için 1965 yılında bir yıl kadar daha hapis yattı. Bundan sonraki süreç onun uluslararası sahada olduğu dönemdir. Bu bağlamda Kuveyt, Katar, Sudan, Fas gibi ülkelere konuşmalar yapmak üzere gitti. Eserlerinin bir kısmını bu esnada yayımladı. Memleketinde Davet ve İrşad Dairesi başkanlığına getirildiyse de üç yıl sonra Muhammed Ebu Zehra ile birlikte medeni kanundaki düzenlemelere karşı çıktığından dolayı görevinden alındı, vaaz vermesi de yasaklandı. Enver Sedat döneminde ise ülkede yaşaması imkânsız hâle gelince 1974-1981 yılları arasında ülkesinden ayrı kalmak zorunda kaldı. Bu süreçte Suudi Arabistan’daki üniversitelerde dersler verdi. Sedat’ın ölümünün ardından Mısır’da Vakıflar başkan yardımcılığına getirildi. Ardından Katar ve Cezayir’de üniversitelerde hocalık yaptı. Cezayir’de yakın dostu Yusuf Karadavi ve Ramazan el-Buti onun hoca arkadaşları olacaklardır. Hayatının sonlarında da Kahire’deki Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü Bilimsel Konseyi başkanlığını devraldı.
1970 yılından itibaren İslam dünyasının her tarafında davet ve irşat faaliyetlerine katıldığından, bu arada neşriyatla mesajını herkese ulaştırmaya da gayret ettiğinden dolayı son derece haklı bir şöhrete erişti. Aksiyoner kişiliği ve daveti öncelemesi nedeniyle farklı ülkelerdeki araştırma merkezlerine üye olarak alındı. Bunun yanında farklı ülkelerde kendisine uluslararası ödüller takdim edildi. Önemli kısmı farklı dillere çevrilmiş olan elli küsur kitabı İslam daveti, siyaset ve ekonomi, geleneksel İslami ilimler başlıklarında toplanabilir. Özellikle Kur’an ve sünnete bakışımızın nasıl olması gerektiğine dair olanları tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştır. 1996 yılında Riyad’daki bir toplantı sırasında vefat etti ve Mescid-i Nebevi yanındaki Baki Kabristanı’na defnedildi.
Ümmeti dert edinen davetçi
Birinci Cihan Savaşının dünyaya dayattığı yıkımı İslam dünyasının da ağır hissettiği bir dönemde dünyaya gelen Gazali’de Müslümanların dertleriyle dertlenme ve bunlara çözüm üretme hususunda büyük bir iştiyak oluşmuştu. Bu süreçte Hasan el-Benna onu çok etkileyecektir. Hatta şöyle denebilir: O, Abdulkadir Udeh, Seyyid Kutub, Mustafa es-Sibai gibi insanlar Benna’nın sosyal adalet öğretisinin etkisi altında hayata bakışlarını şekillendirmişlerdir. Müslüman coğrafyaların Batı karşısındaki geri kalmışlığı, artan Batı hayranlığı ve taklitçiliği onu İslam çerçevesinde -özellikle Mısır’da- bir ıslah programı oluşturmaya itmiştir. Hayatının sonuna kadar hep bu uğurda çabalamıştır. Bu çabasını ortaya koyarken Batı taklitçiliğinin her zaman karşısında durmuş, 1922 yılına kadar fiilen süren sonrasında da gölgesi devam etmiş İngiltere sömürgeciliğine daima tavır almış, Afganistan’ın Rus işgaline uğraması ile Bosna Hersek’teki Müslümanların durumları yanında Arap-İsrail sorunu hususunda her fırsatta konuşup yazmış, Filistin davasına da kayıtsız şartsız sahip çıkmıştır. Nitekim Yahudilerin Mescid-i Aksa’yı yıkma planları hususunda şunu demiştir: “Caminin yıkılması bir Filistin meselesi değil, Kur’ani bir davadır. Yahudiler dinî bir inançla hareket ederken Müslümanlar dinî bir inançla hareket etmemektedir. Müslümanlara düşen görev bunu bir inanç savaşı olarak görüp buna göre davranmalarıdır.”
Kendi değerlerimize yönlendirmesi
İslam dünyasının sorunlar yumağında bunalım geçirdiği geçen asırda onun belki de en büyük çabası, yozlaşma karşısında çözüm üretmeye gayret etmesidir. Çünkü o İslami değerlerden uzaklaşmayı, Müslüman bilginlerin çağa uygun çözümler üretmemesini, siyasi çalkantıları, menfaatin ve şahsi çıkarların ön plana geçmesini ve tüm bunların yanında aşırı ırkçı yaklaşımları Müslüman coğrafyaların en büyük problemi olarak görmekteydi. Bunun yanında mücadele etmesi gereken bir şey daha vardı. O da Batıdan ve Sovyetler tarafından gelen sosyalist ve komünist ideolojiler. O, İslam dünyasını etkileyen bu akımları Müslümanların değerleri için en büyük tehlike olarak görmüş ve kurtuluşu kendi öz değerlerimizde aramamız gerektiğini savunmaya koyulmuştur.
Kur’an’ı hayatın merkezine koymak
Gazali, İslam’ın başa koyduğu tevhit anlayışının, insanın her türlü varlığa kulluktan soyutlandığı ve Allah’ın rızasının merkeze alındığı bir sistem olduğunu söylerdi. Dinî hayatın inşasında Kur’an ve hadisler ile akıl arasında bir denge kurulması gerektiğini düşündüğünden öncelikli olarak Kur’an’ın her şeyin önünde yer alması icap ettiğini belirtirdi. Kur’an kıssalarından toplumun eğitimi ve ahlaki değerlerin kazandırılması noktasında istifade edilmesi gerektiğini, gayba ve ölüm sonrası dirilme, ahirete yönelik haberlerle de insanın istikamet üzere, ahlaklı bir yaşam sürmesine katkı sağlandığını hatırlatırdı. Tüm bunların yanında o, camilerin sadece namaz eda edilen mekânlar olmakla kalmayıp Müslümanların değerlerini koruyup birbirlerine aktardıkları kültür havzalarına dönüşmesini arzulardı. Dolayısıyla onun için cami hayatın merkezidir, Müslümanların değerlerini kazandıkları bir eğitim yuvasıdır. Bu nedenle her an bir faaliyet içinde olması gerekir.
Sünneti baş tacı etmek
Çağımız Müslümanlarına sünnetin ne ifade ettiğini açıklarken ortaya koyduğu yaklaşım harikadır: “Kur’an’ın korunması sünnetin de korunmasını içine alır. Sünnet Kur’an’ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfî yorumlara tabi tutulmasını önler. Sünnetin ortadan kalkması demek ondan boşalacak yerin sünnetin tam zıddı olan bidatle doldurulması demektir. Şayet sünnet reddedilebilir olsaydı bizler için Allah Resulü’nde güzel örnekler olduğunun bildirilmesi abes olurdu ki Yüce Allah bundan münezzehtir. Kaldı ki Allah kitabında pek çok ayette peygamberine uyulmasını ve onun hükümlerinin kabul edilmesini emretmektedir.”
Bunun yanında sahih olmayan bazı rivayetlerin Müslümanların algılarında yanlış izler bıraktığını bu nedenle sahih sünnete dönmek gerektiğini dile getiren Gazali, geleneksel bilgiye ve tarihsel mirasımıza son derece önem vermiştir. Bunu da şöyle dile getirmiştir: “Benim amacım sünneti kendisine katılmış fazlalıklardan temizlemektir. Yine benim gayem, cumartesi günü ilim tahsiline başlayan, pazar günü ilim öğretmeye koyulan, pazartesi günü üstat kesilen, salı günü ise büyük imamlara meydan okuyarak ‘onlar insandı biz de insanız’ diyen iddiacılardan İslam kültürünü korumaktır!”
Rivayet mirasını çok önemseyen ve onun asli hâlini korumak gerektiğini dile getiren Gazali bir başka ifadesinde de şöyle der: “Kaynağının duruluğunu bulandıran yabancı ve zararlı maddelerin kültürel mirasımızdan ayıklanması büyük bir ilmî çabayı gerektirmektedir. İslam’ın ele aldığı mesele ve hükümlerde ifade ettiği hak ve yakîn o zaman daha iyi anlaşılmış olacaktır.”
Çağın sorunlarına çağa uygun çözüm üretebilmek
Müslümanların yaşadığı bölgelere gidip oralarda karşılaştıkları sorunları bizzat gördüğünden dolayı içtihat kapısının açılmasını ve çağdaş sorunlara çağa uygun çözümler üretilmesi gerektiğini vurgulayan Gazali, günümüz Müslümanlarının sorunlarından birinin metot değil anlama sorunu olduğunu her vesileyle dile getirmiştir. Çünkü Müslümanların bilgi kaynakları tarih boyunca korunmuş ve bunların hayata geçirilmesi noktasında farklı metotlar uygulanmış ve tarihî mirasımız bugüne kadar gelmiştir. Bunların içerisinde elbette elenmesi ve düzenlenmesi gerekenler bulunmaktadır ama esas sorun bu mirasın anlaşılması meselesidir. Müslümanların zayıf kaldıkları alan budur ve bu nedenle binlerce sorun önlerine yığılmış olan İslam dünyası günümüz Müslümanlarını rahatlatacak fetvalar vermekte zorlanmaktadır. İslam dünyasındaki kadının durumu da bu bağlamda ele alınması gereken meselelerden biridir.
Konu çerçevesinde onun günümüz Müslümanlarına en büyük tavsiyelerinden birisi de enerjilerini kendilerine pek faydası olmayan teferruat konularına harcamamalarıdır. Kaldı ki bu meseleler önceki dönemlerde zaten tartışılmıştır. Sürekli aynı konuları gündem yaparak enerjimizi sarf etmemiz ümmetin yürüyüşüne katkı sağlamamakta, tam tersine engel olmaktadır. Bu nedenle de “Şüphe abdesti bozar mı? Ahirette Allah’ı görmek mümkün mü? İmamın kıraati cemaat için yeterli olur mu?” gibi konuları tekrar tekrar tartışmanın emperyalizmin bizlere hazırladığı tuzaklara düşmek olduğunu belirtir. Müslüman dünyanın Batı karşısında geride kalmış olmasının nedenleri üzerine de çok kafa yoran Gazali, bizdeki fakirlik ve züht edebiyatının bunda etkili olduğunu belirtmiştir. Hatta fakirliği savunmanın daha büyük günahlardan olduğunu söylemiştir. Kaldı ki Peygamberimiz zamanında zengin sahabilerin İslam’a pek çok faydalı hizmetleri olmuştur.
İslam daveti önündeki engeller
Gazali, günümüzde bazı insanların İslam’ı kılıç dini olarak takdim etmelerine ve savaş üzerinden konuşmalarına şiddetle karşı çıkar. Oysa daveti iyi yapabilmek için önce Resulüllah’ı iyi tanımak gerekir. Onun davet yönetiminin birinci maddesi ise tebliğdi. Bunun yanında birtakım dindar geçinen insanların çeşitli konularda yaptıkları yanlış yorumlarla dinin önündeki en büyük engeli oluşturduklarından şikâyet eder. Kalbe inmeyen dindarlıktan da dertlidir: “Günümüz Müslümanları şekilsel Müslümanlık hastalığına yakalanmış durumda. Müslümanlıkları öze inmiyor. Oysa din, merasim ve törenlere dönüştüğünde değerini yitirir. Çünkü din her şeyden önce yaşayan bir kalp, uyanık bir vicdan ve temiz bir yaşamdır.”