EN ACI GÖREV
6 Şubat sabahı çok şiddetli bir sarsıntıyla uyandık. “Allah’ım, bu deprem nerede oluyordu böyle? Bitlis bile bu kadar sallandıysa merkez üssünde ne olmuştur? Ya Rabbi, yardım et!” cümleleri dökülüyordu dilimizden. Kısa bir süre sonra depremin Kahramanmaraş merkezli ve çok büyük olduğunu öğrenmiştik. Sadece dua edebiliyorduk: “Allah’ım, sen yardım et! Allah’ım, sen koru kardeşlerimizi.” Sonra haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla durumun vahametini gördükçe yüreğimiz yandıkça yandı. O gün, gün boyunca eşime yalvardım: “Ne olur biz de gidelim, bir taş da biz kaldıralım, bir şeyler yapalım, ne olur!” Ama Bitlis’te neredeyse 3 metre kar vardı, yollar kapalıydı. Eşim, arabayı çıkarmamızın imkânı yok, demişti. Deli divane gibi dolanıyordum. “Allah’ım, kardeşlerim için ne yapabilirim, bana bir yol göster.” diyordum. Kısa süre sonra il müftümüz mesaj attı. Diyanet İşleri Başkanlığımızdan talimat gelmişti. Her il, onar kişiden oluşan en az on ekip oluşturarak deprem bölgelerine gidecekti. Bitlis İl Müftülüğü Kahramanmaraş’a görevlendirilmişti. O kadar sevinmiştim ki gitme imkânımın doğmasına... Hemen müftü beyi telefonla aradım, “Hocam, ben de gitmek istiyorum.” dedim.
Hızlı bir şekilde ekibimizi oluşturduk. İmamlarımız, din hizmetleri uzmanlarımız, Kur’an kursu öğreticilerimiz… Allah onlardan razı olsun, hemen yetiştiler imdada. Ancak bir sorun vardı. Müftülüğümüzün aracı 3 metre karın arasından nasıl çıkarılacak? Belediyeden kepçe istedik. Saatler süren uğraşlar sonunda yola çıkabilmiştik. Yola çıkacağımızı duyan dostlar hemen seferber olmuşlar, battaniyeler, kışlıklar vs. ellerini doldurup gelmişlerdi. Kefenlerimizi de alıp aracı öyle bir doldurmuştuk ki ayağımızı koyacak yer bulamıyorduk. Bu şekilde yola çıktık ama Bitlis merkezi henüz geçmiştik ki yol tıkandı. Meğer çığ düşmüş, araçlar yolda kalmış ve biz de saatlerce yolda beklemek zorunda kalmıştık. Bu şartlarda salı günü akşam, yani depremin ikinci günü Kahramanmaraş’a varabildik.
Bize gelen talimata göre ilk önce Kapıçam Mezarlığı’na gittik. Oraya varır varmaz bize verilen önlükleri giydik, eldivenlerimizi ve maskelerimizi taktık. Ömründe bir kere bile ölü görmemiş olan, hatta televizyonda bile bakamayan ben, şimdi belki yüzlerce cenaze yıkayacaktım. Ama yolda giderken zihnimi sürekli hazırlamaya çalışmıştım, her türlü şeye hazırım, her türlü şarta hazırım, diye… Ve ilk cenazeler gelmeye başlamıştı. Cesetleri hiç incitmemeye çalışarak dualar ederek tek tek kefenliyor, sonra cenaze namazlarını kılarak defin işlemlerini gerçekleştiriyorduk. Bir taraftan da soğuktan tir tir titriyorduk. Ama “üşüyorum” derken de utanıyordum bir taraftan. Enkaz altında ve dışarıda binlerce insan, soğukta beklerken benim ne haddimeydi “üşüyorum” demek! Normalde en dayanamadığım şey üşümekti oysa… O gün dışarıda bekleyen kardeşlerimi düşündükçe utandım kendimden, “Birkaç gün dayanacaksın Gülnihal, her şarta katlanacaksın.” deyip durdum sonra kendime.
İlk gittiğimiz gün, gece elektrikler olmadığı için defin işlerinin zorlaşmasından ve yeni cenazelerin de gelmemiş olmasından dolayı geceleyin şehrin merkezine gitmeye karar vermiştik. Şehir tamamen ölü şehir olmuştu. Binalar yerle bir olmuş, insanlar enkazların karşısında buz kesen soğukta, ateş yakıp grup grup olmuş, sırtlarında battaniyeyle yakınlarını bekliyordu. Aracımızdan inince hemen onların yanına gittik. Hangi grubun yanına gitsek her birinde ayrı bir hikâye, ayrı bir acı vardı. Kimisi şoktaydı henüz, kimi gözleri yaşlı kimi feryat figan... Bize yaşadıklarını anlatıyorlardı. Nasıl enkazdan çıktıklarını, o anki o büyük korkularını... Ağlayan bir hanımın yanına gittiğimizde enkazın altında evlatları olduğunu öğrendik. Aslında Kars’ta oturuyormuş, annesinin evine geldiği gün deprem olmuş. Annesiyle kendisi kurtulmuş ama iki genç yavrusu enkaz altında kalmıştı. O an kendimi düşündüm, benim de o yaşlarda iki evladım vardı, onun yerinde ben de olabilirdim. Öyle derinden içim sızladı ki…
Allah’ım, ne korkunç bir gündü öyle. Her taraf harabe, her taraf virane, buz kesen bir hava, zifiri karanlık… İnsanların çaresizliği ve benim onlar için hiçbir şey yapamayışımın hissettirdiği derin çaresizlik… Sadece onlara, “Sizin için ne yapabilirim, ne olur söyleyin, elimden ne gelir?” diyebiliyordum. Onların verdiği cevapla daha çok yıkılıyordum: “Yavrularım kurtulsun, yeter.”, “Annemi kurtarın, başka bir şey istemem.” Başka bir enkazın yanında bekleyenlere gittiğimizde yeğenini bekleyen bir hanımla karşılaştık: “Yeğenim çıkacak, ben biliyorum çıkacak.” diye sağa sola koşturup duruyordu. Bu arada yanımızda getirdiğimiz kışlıklardan veriyorduk onlara ama o güzel yürekli insanlar sadece kendilerine yetecek kadarını alıp “Başkalarına da götürün ne olur, onların da ihtiyacı var.” diyorlardı. Ah benim güzel ülkemin güzel insanları.
O gece sabaha kadar ulaşabildiğimiz gruplara gidip ihtiyaçlarını sorduk. Onları teselli etmek istiyordum ama kelime bulamıyordum. Hayatımda hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi. Ne konuşacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Kelimeler boğazıma düğümleniyordu. Hâlbuki sohbet ettiğimde, hocam ne güzel anlattınız, derlerdi. Orada dillerim tutulmuştu resmen. Bir teyze cenaze yıkamak için geldiğimizi öğrenince, “Kızım ne olur anlat, nasıl yıkıyorsunuz ölüleri, benim de evlatlarım enkaz altında, belki onlar için de gerekecek, bilmek istiyorum.” demişti. Yine boğazıma bir yumru oturdu.
Sabah namazı yaklaşmıştı. Su yok, elektrik yok, tuvalet yok, kapalı alanlara girilemiyor, yer hâlâ her dakika sallanmaya devam ediyordu. Ne yapalım mecburen teyemmüm alarak buz gibi kaldırımların üstünde namazlarımızı kıldık. Aracımızda bir iki saat dinlendikten sonra Kahramanmaraş İl Müftülüğüne gittik. Gördüğümüz manzara tam bir dehşetti. Aman Allah’ım! Kahramanmaraş’ın en merkezî, en işlek yeri tamamen yerle bir olmuştu. Sabah olunca işin vahameti, felaketin büyüklüğü çok daha net görülüyordu. Enkaz yığınlarını dolaşırken istif hâline gelmiş katların arasından uçuşan perdeler dikkatimi çekmişti. Dışarıya fırlayan eşyalar. Kim bilir ne özenle döşenmişti, halılar koltuklara, perdeler odalara uygun olsun diye kim bilir ne kadar ince düşünülmüştü. Ama şimdi hepsi birbirine girmiş ve her şey virane olmuştu. Yıkılan evine acı acı bakan bir kadın, “Bu evi daha yeni almıştım, yeni taşınmıştım. Hayallerimdeki gibi dayayıp döşemiştim, hatta şömine bile yaptırmıştım. Canlı çiçeklerle donatmıştım. Tek hayalim vardı Haziran’a kadar evin borcunu bitirmekti.” diyordu. Bir polis memurunun, enkazdan ölü kardeşini çıkarırken, “Herkesin hayatına, malına zarar gelmesin diye koşturdum da sana yetişemedim kardeşim!” deyişi… Yine bir enkazın yanına gittiğimizde ahşap bir çeyiz sandığı hiç hasar almamıştı. Belli ki sağlam yapılmıştı. Sandığın başında bir anne ve bir delikanlı gözyaşları içinde sandıktan çıkardıkları albümün sayfalarını çeviriyor, her sayfada gözyaşları katbekat artıyordu. Enkaz alanlarında kaşıklar, tavalar, akşamdan kalan yemekler saçılmıştı yerlere. Bütün hayatlar, bütün hikâyeler birbirine girmiş, üst üste yığılmıştı.
Arama kurtarma ekiplerine yardım eden, elleri kanaya kanaya enkazı eşmeye çalışan insanlara şahit oluyorduk. Bekleyen ailelerin yanına gitmeye devam ettik. En azından onların yanında olduğumuzu, yalnız olmadıklarını söylemek istiyorduk. Kardeşlerini bekleyen bir teyzeyle konuşmaya çalıştım. “Yavrum, bu Allah’tan geldi, ne yapalım başımız gözümüz üstüne.” demişti. Yine başka bir teyzem, “Allah böyle takdir etmiş yavrum, verirken iyiydi de alırken mi kötü?” diyordu. Ya Rabbi, bu ne güzel bir teslimiyet, ne büyük bir metanet! Yine Maraş’ın güzel insanına hayran oluyordum. Bu arada kurtarma ekipleri hummalı bir şekilde çalışmalara devam ediyordu. Enkazın altından bir ses duymaya çalışıyorlardı. En ufak bir ses duyduklarında, “Susun susun! İçeriden ses geldi.” diye bağırıyorlardı ve o anda sanki bütün dünya susuyordu. Beni en çok etkileyen hadiselerden biriydi o anlar.
Sonra TDV Kadın Kolları grubunda bir mesaj görmüştüm, “Avşar KYK yurdunda acilen yemek yapacak kadınlara ihtiyaç var.” deniliyordu. Hemen aracımızı oraya sürdük. Ekibimizdeki kadın hocalarımızla birlikte mutfağa girdik. Çuvallarla önümüze yığılan soğanları, patatesleri soyup doğruyorduk. Yüzlerce binlerce ekmek dilimliyorduk. Yurda sığınmış, bize yardıma gelen bir diyetisyen hanım ekmekleri dilimlerken şöyle demişti: “Yıllarca insanlara yemeyin dediğim şeyle meşgulüm, deprem günü bir lokma ekmeğe muhtaç oldum ve şimdi tonlarca ekmek dilimliyorum, insanlar yesin diye.” Dev kazanlarla çorba pişiriliyor, depremzedelere dağıtıma çıkarılıyordu. Ekibimizdeki erkekler de dağıtım işine başlamıştı. Bir yandan yurda sığınan depremzede kardeşlerimize yemek yapılıyor, bir taraftan da enkaz alanlarındaki insanlara aralıksız çorba yapılıp dağıtılıyordu. Türkiye’nin en ünlü aşçıları da oraya gelmiş, yemekler en güzel şekilde pişsin diye talimat yağdırıyordu. Diğer taraftan da yurdun deposuna Türkiye’nin her tarafından akın akın gelen yardım tırları boşaltılıyor, acil adreslere dağıtımı yapılıyordu. Bizim din görevlilerimiz de Gençlik ve Spor Bakanlığı ekipleri de hummalı bir şekilde yardım kolilerini insanlara ulaştırıyordu. Müthiş bir organizasyon, karınca gibi oradan oraya koşturan insanlar, Türkiye’nin her yerinden destek için gelip kardeşleri için çırpınan insanlar... Herkes elinden gelenin fazlasını yapmak istiyordu. Ayrıca devletimizin varlığını her yerde hissediyordum. Bir yandan arama kurtarma çalışmaları devam ediyor, bir yandan büyük alanlarda AFAD çadırları kuruluyordu. Evleri yıkılsa da canları yansa da bizim güzel insanlarımız da “Allah, devletimize zeval vermesin.” diyorlardı.
Din görevlilerimizle birlikte orada, neredeyse yapmadığımız hiçbir şey kalmamıştı. Kâh cenaze kefenliyorduk kâh çuvallar dolusu soğan soyuyorduk, kâh bulaşık yıkıyorduk yardım kolisi dağıtımı, insanlara manevi rehberlik yapmaya da çalışıyorduk, meydanlara gidip çorba ikram ediyorduk. Birkaç dakika boş kalsak, “Biz buraya oturmaya mı geldik?” diye vicdan azabı duyuyorduk. Kısacası devletimizin her birimi, her ekibi, dernekler, STK’lar, herkes, o insanlar için canhıraş çalışıyordu. Ve bir kez daha anladım ki bizim insanımız böyle dönemlerde gerçekten kenetlenmesini çok iyi biliyor. Bizim insanımız çok yardımsever.
Bu arada yurda enkazdan yeni çıkarılmış Suriyeli bir genç kız getirilmişti. Sekiz kişilik bütün ailesi ölmüş tek kendisi kalmıştı. Manevi desteğe çok ihtiyacı var, denilince hemen gittim. Enkaz altında çok yıpranmış olacak ki hiç sesi çıkmıyordu. Sessizce, sadece “Suriye’de savaştan kaçmıştık burada depreme yakalandık ve bütün ailem gitti.” diyebilmişti. Ne diyebilirdim ki!
Kahramanmaraş’ta bulunduğum birkaç günlük sürede, hayatım boyunca izleri silinmeyecek şeylere tanıklık ettim. Cenaze alanına kızını getiren annenin, “Şeymam! Yavrum, sen çok azimliydin, niye çıkamadın oradan?” diye feryatları zihnimden silinir mi bilmem. Yıkılmış toz duman olmuş evinin karşısında oturmuş öylece evini izleyen genç kızın gözlerindeki acıyı nasıl unutabilirim ki! İlk günlerde yakınlarının canlı çıkmasına sevinen insanların, umutlar tükendikçe cesedinin bulunduğuna sevinmelerini nasıl unutabilirim?
Yine bir teyzem, “İyi ki geldiniz, bizi de unutturmamış Mevlam” demişti. “Gelişiniz umudumuzu artırdı...” “Sizin için ne yapabilirim?” diye sorduğum bir başkası da “Burada olmanız, yanımızda olmanız yeter.” demişti.
Umut olabildik mi bilmiyorum ama oradan döndüm ve hâlâ onlar için elimden hiçbir şey gelmemiş gibi bir hissiyatla hayata devam ediyorum.
Bir teyzem dua ve hatim istemişti. Onun emaneti başımız gözümüz üstüne… Onlar için duayı düşürmeyelim dilimizden, hatimler okuyalım. Rabbim, kardeşlerimizin acısını dindirsin, onların yar ve yardımcısı olsun, üzerlerine rahmetini indirsin. Rabbim, bizleri onlara kanat eylesin ve böyle bir acıyı bir daha yaşatmasın... (Âmin.)