DOĞAL OLAYLARA DOĞRU BAKIŞ

Doç. Dr. Enver Osman KAAN
DİB Diyanet Akademisi Başkanı

Evrenin bir parçası olan yerküremiz, harika bir nizam, hassas bir denge ve ahenk içinde yaratılan doğal bir yapıya sahiptir. Bu mükemmel yapı içinde doğal afetler denilen birtakım olaylar yaşanmaktadır. Ülkemizde, 6 Şubat 2023 tarihinde aynı gün içinde büyüklüğü 7.7 ve 7.6 olarak yaşanan depremler işte bu doğal yapı içinde meydana gelen doğa olaylarıdır.

Doğal yapı içinde gerçekleşen bu tür olaylara “afet” denilmesi, hayatın günlük akışını sekteye uğratması ya da tamamen durdurması, sonuçlarıyla baş etme kapasitesinin çoğu zaman yeterli olmaması ve toplumu olumsuz etkilemesi sebebiyledir. Nitekim yaşanan son deprem 11 ili, 100 bin kilometrekareden fazla bir alanı ve yaklaşık 14 milyon insanı doğrudan ama tüm ülkeyi sosyal, psikolojik yönlerden dolaylı olarak etkilemiştir.

Doğal olaylara doğru bir bakış geliştirebilmek için insanları etkileyen afetleri ikiye ayırmak gerekir. Bunlardan birincisi; deprem, sel, orman yangınları, çığ düşmesi, toprak kayması, hortum, volkanik patlama gibi insan eliyle olmayan doğa olaylarıdır. Diğeri ise maden kazaları, iş kazaları, mesleki hastalıklar, nükleer, kimyasal veya endüstriyel kazalar, binaların veya yapıların çökmesi veya terör ve savaş nedeniyle insanların ihmal, tedbirsizlik ve kusurlarından kaynaklanan olaylardır.

Meydana gelen doğa olaylarında ya da kazalarda cana ve mala zarar gelmekte, dayanılması zor acılar yaşanmakta, hayatın doğal akışı bozulmakta, toplum ve devlet baş edilmesi güç sıkıntı ve sorunlarla yüzleşmektedir. Bu çerçevede yeryüzünde salgın hastalıklar, ocakları söndüren depremler, ümitleri ardından sürükleyen seller, kara parçalarını yutan tsunamiler olmaktadır. İşte bu noktada, her şeyi yoktan var eden ve her şeyin en ince detayına vâkıf olan Allah’ın (c.c.) bunlara neden müdahale etmediği ve felaketleri engellemediği sorgulanmaktadır. Bu sorunun yanıtını ve açıklamasını Kur’an ve sünnette bulmaktayız.

Öncelikle yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, evrenin yaratıcısının Allah (c.c.) olduğu ve yaratılış kanununda bir değişikliğin olmayacağı bilgisi verilmiştir. Ayetlerde, “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer, 39/62.), “Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olmaz.” (Rum, 30/30.), “Allah’ın sünnetinde (kanununda) bir değişiklik olmaz.” (Ahzab, 33/62.) buyrulmuştur.

Bu ayetlerin bize söylediğine göre; her şeyi yaratan Allah, yaratıp varlık üzerinde hâkim kıldığı kanunlarını değiştirmeyecektir. Dolayısıyla çağlar ve toplumlar değişse bile Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik olmayacaktır. O hâlde deprem ve diğer doğa olayları, Allah’ın yerküreye koyduğu değişmeyen kanunların doğal neticeleridir. Bu olaylar sonucu meydana gelen kayıplar, acılar ve sıkıntılar sebebiyle Allah’a isyan etmek yanlış bir anlayış ve yaklaşımdır. Nitekim bunun yanlışlığı yine Kur’an’da şöyle dile getirilmektedir: “Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şura, 42/30.) Bu ayetler de gösteriyor ki doğa olayları neticesinde yaşanan korku, üzüntü, hastalık, kıtlık ve benzeri acıların sorumlusu yerküremize konulan kanunları dikkate almayan anlayış ve ihmalkâr uygulamalardır.

Hz. Peygamber bir hadislerinde, “Hayır tamamen sana ait, şer ise sana nispet edilemez.” (Müslim, Mesacid, 201.) buyurarak ilim çevrelerinde “kötülük problemi” olarak yürütülen tartışmada İslam’ın bakış açısını bize vermiştir. Buna göre doğal afetler sonrası meydana gelen kötü sonuçların Allah’a izafe edilmesi doğru değildir. Çünkü doğal afetlerin çıktıları can ve mal kayıplarına neden olması yönüyle olumsuz ise de bölgesel ve küresel bazda yerkürenin kendini iyileştirmesi ve koruması amacını taşır.

Diğer taraftan Kur’an, yerkürenin insanların üzerinde gezmeleri ve faydalanmaları için yaratıldığına dikkat çekmektedir. O hâlde insanlar üzerinde yaşadıkları yerküreye konulan kanunları çok iyi bilmek ve yeryüzünden faydalanmak için gereken önlemleri almak zorundadır. Deprem, Allah’ın yerküreye koyduğu kanunlardan biri olup “yer içindeki fay kırıkları üzerinde biriken enerjinin aniden boşalması sonucu meydana gelen yer değiştirme hareketinin yol açtığı, karmaşık, elastiki dalga hareketleri” (Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, İstanbul: Aydın Kitabevi Yayınları, 1998, s.1176.) olarak tanımlanır. Yerküreyi yaratan Allah (c.c.), yeryüzünde yaşayacağı yerleri imar ve inşa etme sorumluluğunu insana yüklemiştir. Kur’an’da, “… O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı…” (Hud, 11/61.) buyrulmuştur. Ayrıca “…kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.” (Bakara, 2/195.) ayetiyle sağlam olmayan binalar yapanlar, kaygan ve gevşek zemine çok katlı yapılar inşa edenler, ormanda yakılan ateşi söndürmeden gidenler, trafikte aşırı hız yapanlar dolaylı olarak uyarılmıştır.

Bir yerde bir afet olduğunda, birinin başına bir bela geldiğinde örneğin bir yakını öldüğünde, bir kaza geçirdiğinde, malını mülkünü kaybedip iflas ettiğinde, çocuğu sakat doğduğunda veya hiç çocuk sahibi olamadığında bunu ilahi cezalandırmaya yormak da doğru değildir.

Afet ve musibetler dünyevi ve maddi yönden zor zamanlar, acılı ve sancılı dönemler olarak görülse de uhrevi ve manevi boyutuyla bir imkân olabilir. Afet ve musibetlere dayanmak çok güçtür ancak Yaradan’ın takdiri, rızası ve sabredenlere cennet müjdesi ruhlara inşirah vermektedir. İşte bu ruh hâline girmenin bazı ilkeleri vardır. Afet odaklı sosyal hayatımızın huzur şifreleri olan bu ilkeler tevekkül, teslimiyet ve tahammüldür.

Tevekkül

Tevekkül, tüm tedbirleri aldıktan sonra Allah’ın kudretine mutlak güvenmek demektir. Kaynaklarımızda tevekkül böyle tanımlandığı hâlde halk arasında yaygın hâle gelmiş olan, “olup bitenler sorgulanmadan sonuca rıza göstermek” ise inancımız açısından yanlış bir tevekkül anlayışıdır. Dolayısıyla bir bina inşa edilirken yer seçimi, zemin etüdü, temel sistemi, bölgenin jeolojik yapısı, fay hattıyla ilişkisi, proje detayı ve çiziminin yanında kullanılacak malzemenin kalitesi ve kifayeti, teknik ve mesleki denetim güvencesi alınmadan yapılan binaların yıkılmasını kabullenmek, doğru bir tevekkül değildir. Bununla birlikte gerekli tüm çalışmalar yapıldıktan ve gerekli tüm önlemler alındıktan sonra başa gelen olayları kabullenmek, inancımıza uygun bir tevekkül anlayışıdır. Tevekkül, bu yönüyle kaderine ve hâline razı olmadır. İnsan tüm tedbirlerini aldıktan sonra tevekkül ettiğinde kadere de iman etmiş olacağı için içsel manada tahammül ve kabullenme seviyesi artacaktır. “De ki: ‘Allah bizim için ne yazdıysa başımıza gelecek ancak odur. O bizim Mevlamız’dır.
Müminler, yalnızca Allah’a güvenip dayansınlar.’” (Tevbe, 9/51.) ayetinde anlatılan tevekkül budur.

Takdir-i ilahi ve kadere rıza hem imanı güçlendirir hem de sosyal hayatın akışını kolaylaştırır. Hz. Ali’nin, “Kadere razı olanın inancı güçlenir. Kazaya rıza gösteren rahat eder. Kazaya rızası güzel olanın belaya sabrı da güzel olur. Belalar ödülün anahtarıdır.” sözü de bunu ifade etmektedir.

Teslimiyet (tefviz)

Manevi gelişim açısından tevekkül doğal olarak teslimiyeti doğurur. Teslimiyet ile her şey Allah’a havale edilir, sebepler dairesinden sıyrılma gerçekleşir, vasıtalar gönülden çıkarılır, kulluk şuuru oluşur. Bu hâle tefviz de denir. Allah’a kulluk sürecinde tevekkül başlangıç, teslimiyet sonuç, tefviz ise onun semeresi yani meyvesidir.

Deprem ve benzeri afetlerde en büyük felaket, teslimiyetin kaybedilmesidir. Yüreklerdeki teslimiyet dünyevi çıkarların enkazı altında kalırsa yaraları sarmak, ihya ve inşa faaliyetlerinde bulunmak daha da zorlaşacaktır. Bu duruma düşmemek için alınacak en büyük önlem, toplumda imana dayalı teslimiyeti inşa faaliyetinde bulunmaktır.

Ayrıca depremler, hayatın normal ve doğal akışı içinde kıyameti hatırlatırlar. Zira depremler makro kıyametin mikro temsilleridir. Kur’an’da kıyamet, büyük bir sarsıntı ile yerin altının üstüne gelmesi, dağların ve ağaçların yerlerinden sökülüp toz gibi dağılması (Tekvir, 81/1-6.) olarak betimlenmektedir. Kur’an’da, “O gün, yer başka bir yerle, gökler de başka göklerle değiştirilir. İnsanlar da kabirlerinden kalkıp bir olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altına alan Allah’ın huzurunda toplanırlar.” (İbrahim, 14/48.) ve “Sizi topraktan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi diriltip oradan çıkaracağız.” (Taha, 20/55.) ayetleri, kıyametin, haşr ve neşrin adresi olarak yerküreyi göstermektedir.

Tahammül (sabır)

Afet sonrası yaşanan maddi manevi kayıplar birer musibet olarak görülmektedir. Musibetler karşısında sabır gerekir. Sabır, mecbur olmanın meydana getirdiği duruma katlanma veya pasif bir tutum sergileyerek çaresiz olma durumu değildir. Sabır, tüm tedbirleri aldıktan sonra Allah’ın tasarrufuna razı gelip teslimiyet duygusuyla şuurlu bir tavır sergilemektir. Zorluklar karşısında sabretmek zor olabilir ama hayattaki başarı çoğu zaman buna bağlıdır.

Büyük çapta afet yaşayanlarda psikolojik şok hâli görülmektedir. Bu durumda manevi destek yöntemleri önem kazanmaktadır. Manevi destek ve rehberlik, istenmedik ve beklenmedik durumlarda olumsuz duygu ve düşünce yaşayanlara karşı yapılan çalışmadır.

İlk şok hâlini yaşayanlara ilk yaklaşım; ellerinden tutmak, yalnız olmadıklarını hissettirmek, sorunlarıyla samimi bir şekilde ilgilenmektir. Bu kişiler tek taraflı telkine açık değildirler. İlk şok (sadme-i ûla) atlatıldıktan sonra yine tek taraflı nasihat yerine karşılıklı sohbet yöntemi tercih edilmeli, söz arasında gerekli telkinler yapılmalıdır. Örneğin tehlikenin geçtiğinden, yapılması gerekenin sonuçlara sabretmek olduğundan, sabır ölçüsünde maddi ve manevi kazanımların çok olacağından bahsedilmelidir.

Müminin hâlini, Allah Resulü şöyle anlatmaktadır: “Müminin işi ne güzeldir! Onun bu işi kendisinden başka kimsede yoktur ve tamamıyla hayırdır. Kendisine bolluk ve gönenç isabet ettiğinde şükreder, onun için hayır olur. Bir darlık ve kasvet hâli isabet ettiğinde ise sabreder, yine kendisi için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64.)

Tevekkül güven getirir, tevekkülün terki korku ve endişeye neden olur. Teslimiyet, vakar ve metanet getirir, teslimiyetin yokluğu şaşkınlık ve isyana götürür. Sabır, hayata tutunmaya vesile olur, sabırsızlık ise depresyona sevk eder.

Deprem vb. afetleri yaşayanların çoğunda dine yönelme, ibadete sarılma, Allah’a şükretme, yaşadıklarından ders çıkarma gibi davranışlar görülmektedir. Ayrıca deprem sonrası ülke içinden ve tüm dünyadan gelen maddi ve manevi yardımlar göstermiştir ki dini ve milleti, ırkı ve rengi ne olursa olsun insanlar dış etkilerden uzak kaldıklarında acı ve kederi paylaşmada tek yürek, enkazları kaldırmada tek bilek, yardım ve dayanışmada, sevgi, şefkat ve merhamette tek millet olabilmektedir.