ÂL-İ İMRAN SURESİ
Âl-i İmran suresi Mushaf’taki sıralamada üçüncü, iniş sırasına göre ise 89. sure olup iki yüz ayetten oluşur. Surenin tamamı Bakara ve Enfal surelerinin ardından Medine devrinde indirilmiştir. Hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşından sonra nazil olmaya başlayan surenin tamamlanması hicretin dokuzuncu yılına kadar sürmüştür. (Emin Işık, “ Âl-i İmran”, TDV İslam Ansiklopedisi, 2/307.) Âl-i İmran suresi adını 33. ayetinde geçen “Âle İmrân” ifadesinden almıştır ki bu da “İmran ailesi” demektir. Kaynaklarımızda iki ayrı İmran’dan söz edilir. Bunlardan ilki Hz. Musa ile Hz. Harun’un babası, ikincisi ise Hz. Meryem’in babasıdır. Otuz üçüncü ayette ismi zikredilen İmran’ın, bu ikisinden hangisi olduğu hususunda ihtilâf edilse de daha sonraki ayetlerin bilhassa Hz. Meryem’in iffeti, Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişi ve peygamberliği ile ilgili oluşu (Âl-i İmran, 3/35-55.), söz konusu İmran’ın Hz. Meryem’in babası İmran olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla içinden peygamberlerin çıktığı mübarek bir aile olan İmran ailesi kıssasından söz edildiği için sureye “Âl-i İmran” ismi verilmiştir. Surenin aynı zamanda “Emân”, “Kenz”, “Mücâdile”, “İstiğfâr”, “Ma’niyye” ve “Tayyibe” gibi isimleri de vardır. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 2/1010.) Bakara suresi ile birlikte ikisine birden “çifte güller, parlak iki sure” anlamına Zehrâvân veya Zehrâveyn de denilir. (Işık, “ Âl-i İmrân”, 2/307.)
Surenin nüzul sebebi, peygamberlik konusuna açıklık kazandırmak, peygamberlerin Allah’a, birbirlerine ve diğer insanlara karşı görev ve sorumluluklarını belirlemek ve onlar hakkındaki yanlış görüş ve inanışları düzeltmektir. (Işık, “Âl-i İmrân”, 2/307.) Tefsir kaynaklarında surenin önemli bir bölümünün geliş sebebi, Necran Hristiyanları adına Medine’ye gelen heyetle Hz. Peygamber (s.a.s.) arasında, Allah inancı ve Hz. İsa ile ilgili geçen tartışmalar olduğu belirtilir. (Taberi, Câmiu’l-beyan, 2/208.) Nitekim aralarında Yemen Necranı’ndaki kiliseye mensup din adamlarının da bulunduğu altmış kişilik bir Necran heyeti, hicretin 9. yılında Medine’ye bir ziyarette bulunmuştu. (Mustafa L. Bilge, “Necran”, TDV İslam Ansiklopedisi, 32/507-508.) Bu heyet içinde on dört kişi temsilci konumundaydı. Bunlardan üçü, heyetin en yetkili kişileri idi. Bir gün ikindi namazını müteakip süslü ve ihtişamlı elbiseler içinde mescide gelip Hz. Peygamber’in (s.a.s.) huzuruna çıkan bu heyet mensupları, kendi ibadet vakitleri geldiğinde doğuya doğru dönüp Hristiyan usulüne göre ayin yapmak istediler. Allah Resulü (s.a.s.) onlara müsaade etti. Birkaç gün Medine’de kalan heyet, bu süre zarfında Müslümanlar tarafından ağırlandı. Bu süre içinde heyetin ileri gelenleriyle Hz. Peygamber arasında Allah inancı ve Hz. İsa’nın durumuna dair önemli tartışmalar cereyan etti. Heyet mensupları arasında tam bir inanç birliği olmadığı gibi sorulan sorulara verdikleri cevaplar da tutarlı değildi. Hz. İsa için bazen “Allah” bazen “Allah’ın oğlu” kimi zaman da “üçün üçüncüsü” diyorlardı. Hz. Peygamber, onların iddialarını çürüttükten sonra, kendilerini bağlayacak sorular yöneltti. Sonunda sükût etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine Resulüllah onları İslam’a davet etti ancak onlar bunu reddedip şehirden ayrıldılar.
Âl-i İmran suresinde genel olarak inanç ve teşri/hukuk olmak üzere İslam’ın temel iki konusuna dair açıklamalar yer almaktadır. İtikatla ilgili ayetler Allah’ın birliğini, Kur’an’ın doğruluğunu ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) nübüvvetini ispatlamayı hedeflerken teşri ile ilgili ayetler ise hac, zekât, cihat ve faiz gibi konulara açıklık getirir. Bunun yanında Bedir ve Uhud gazvelerinden alınacak birtakım ders, ibret ve öğütleri de ihtiva etmekte, münafıkların takındığı tavırları tenkit edip ayıplamaktadır. Surenin ilk seksen küsur ayeti, Necran Hristiyanlarıyla Hz. Peygamber (s.a.s.) arasında geçen buluşmadan bahsetmektedir. Bu bağlamda kitap ehlinin Kur’an ve Hz. Peygamber’e dair şüpheleri çürütülmektedir.
Âl-i İmran suresinin ilk ayetlerinde ilahi vahyin hedef ve maksadı açıklanır. Bu çerçevede daha önce indirilmiş olan Tevrat ve İncil gibi Kur’an’ın da insanlığı hak dine yöneltmek için geldiği ve bu kitapların birbirini desteklediği bildirilmiştir. Ardında da ilahi vahyin tefsir ve tevilinde gözetilmesi gereken usul hakkında bilgi verilerek vahyin bir kısmının dinin temel ilkeleriyle ilgili kesin anlamlı muhkem ayetler olup dinin anayasasını teşkil ettiği, bir kısmının da değişik konuları açıklamaya yarayan, derin ve hikmetli manalar taşıyan müteşabih ayetler olup yoruma muhtaç olduğu ortaya konulur. (Âl-i İmran, 3/3-7.)
Başlangıcında Allah Teâlâ’nın “hay” ve “kayyûm” olduğu hatırlatılan ve Kur’an’ın önceki ilahi kitapları onaylama özelliğinden söz edilen bu surede, vahiy kaynaklı dinler arasındaki tekâmül ilişkisine işaret edilir. Bu bağlamda Allah katında yegâne geçerli olan dinin İslam olduğu ve başka hiçbir dinin kabul edilmeyeceği vurgulanır. (Âl-i İmran, 3/85.) Yine söz konusu surede İslam’ın inanç esasları (özellikle ulûhiyet ve nübüvvet) ile birr ve takva gibi bazı temel ahlaki kavramları üzerinde durulur. Bunun yanında Mekke’deki kutsal ev olan Kâbe’den söz edilir, hac vecibesine ve başka bazı amelî görevlere değinilir. (Âl-i İmran, 3/96-97.) Âl-i İmran suresinde ayrıca Hz. İsa’nın ailesi, annesi Hz. Meryem’in iffeti, İsa peygamberin babasız dünyaya gelişi ve irşatları, özellikle Allah’ın birliği hakkında söyledikleri açıklanır. Bu surede bilhassa Hristiyanların Hz. İsa’yı tanrılaştırmaları, Yahudilerin de ona iftira ve karalamalarda bulunmaları, bu suretle her iki din mensuplarının da onun hakkında aşırılıklara sapmaları karşısında İslam ümmetinin gerçekten ayrılmayan ve orta yolu gösteren bir hakem görevi üstlenmiş olacağı ima edilir. (Âl-i İmran, 3/42-111.) Bakara suresinde Ehl-i Kitap’tan Yahudilere ağırlık verilirken burada da özellikle Hristiyanlardan bahsedilmekte, onlara Allah’tan başkasına kulluk etmeme ve hiçbir şeyi O’na ortak görmeme ilkesi hatırlatılmaktadır.
Bunun yanında Müslümanlara da yüce Allah’ın lütfettiği nimetler hatırlatılıp düşmanların tuzaklarına düşmemeleri ve üstlendikleri görev ve sorumluluğun bilincinde olmaları gerektiği uyarısı yapılır. Bu temalar işlenirken Hz. Meryem, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İsa ve Hz. İbrahim’in hayatlarından ve İslam tebliği açısından önemli bir dönüm noktası olan Uhud Savaşı’ndan kesitler verilir. Bu arada Uhud Savaşı sırasında ve sonrasında Müslümanların, münafıkların ve müşriklerin davranışları tahlil edilip değerlendirilir. Allah’ın emirlerine uyup sabır ve sebat gösterdikleri takdirde Müslümanların her zaman üstün olacakları dile getirilir. (Âl-i İmran, 3/121-129, 140-185.)
Diğer taraftan her iki surenin ayetleri birlikte değerlendirildiğinde Âl-i İmran suresinin bir önceki sure olan Bakara suresinin devamı ve tamamlayıcısı mahiyetinde olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Bakara ve Âl-i İmran sureleri arasında gerek konu ve muhteva gerekse üslup bakımından bir benzerlik ve bağlantı söz konusudur. Zira Bakara suresinde özet ve kapalı olarak bildirilen ayetlerin çoğu bu surede açıklanmış ve genişçe izah edilmiştir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde her iki sure de Allah tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayan Kur’an’ın zikriyle başlamış, her ikisinde de bu Kitap’a inanan ve inanmayanların durumlarından söz edilmiştir. İlkinde iman edenlere öncelik verildiği hâlde, ikincisinde –artık İslam’a çağrının yayılmış olması sebebiyle– kalplerinde eğrilik bulunanlar önce zikredilmiştir. Her ikisinde Ehl-i Kitap’ın bazı inanç ve tutumları ele alınmış bu bağlamda birincisinde Yahudilerden sıkça bahsedilip Hristiyanlara kısaca değinildiği hâlde, ikincisinde –Hristiyanlar gerek tarih sahnesindeki varlıkları gerekse İslam mesajına muhatap olmaları itibarıyla Yahudilerden sonra geldiklerinden– Hristiyanlara geniş yer verilmiştir. Bakara suresinde Hz. Âdem’in yaratılış kıssasına yer verilmiş, onu takip eden Âl-i İmran suresinde ise Hz. İsa’nın babasız yaratılışı anlatılarak ikisinin yaratılıştaki benzerliği ortaya konulmak suretiyle Hristiyanların İsa’yı (a.s.) ilahlaştıran mesnetsizlikleri bütün açıklığıyla gözler önüne serilmiştir.
Yine Bakara suresi, başlangıçta muttakilerin kurtuluşa ermiş olduklarını bildirirken Âl-i İmran suresi takvayı öğütleyerek son bulmuştur. Bakara suresinin bir dua ile sona erişi gibi Âl-i İmran suresinin de bir dua ile son bulması, iki sure arasındaki bağlantının bir başka örneğini teşkil eder. (Reşit Rıza, Tefsîru’l-Menâr, 3/153.) Ayrıca Bakara suresinin sonunun “Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara, 2/286.) şeklinde dua ile bitmesi ve Âl-i İmran suresinin bu duaya cevap verir şekilde başlaması, iki surenin birbiriyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı Bakara zehrâ-yı ûlâ, Âl-i İmran ise zehrâ-yı sani olarak adlandırılır.
Âl-i İmran suresinde yer yer sabırdan, cesaretten, kin ve öfkeye yenik düşmenin tehlikesinden söz eden ayetler de bulunmaktadır. Bütün bunlar teşekkül etmekte olan İslam toplumuna huzur ve güven içinde yaşamanın şartlarını öğretmeye yönelik uyarılardır.
Surenin son kısmında yer alan ayetlerde, göklerin ve yerin yaratılışında, her ikisinde bulunan hayret verici bilgiler ve sırlar üzerinde tefekkür istenmekte, Allah yolunda cihadı ve sınırları koruyup gözetmek üzere sabır tavsiye edilmektedir. İnsanın felah mertebesine ulaşması için bunları yapması gerekir. Sure, âdeta kendisini baştan sona özetleyen şu ayetle son bulur: “Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, birbirinizle dayanışma içinde olun ve Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ki felâh bulasınız.” (Âl-i İmran, 3/200.)
Âl-i İmran suresinin ve bazı ayetlerinin fazileti hakkında birçok rivayet vardır. Bu nedenle İslam âlimleri, bir önceki sure olan Bakara ile birlikte Âl-i İmran suresinin tefsirine ayrı bir ilgi göstermişler ve bunları konu edinen özel tefsirler kaleme almışlardır. Bu hadislerden birinde Hz. Peygamber (s.a.s.), Bakara ve Âl-i İmran’ı okuyup gereğiyle amel edenleri, bu surelerin kıyamet günü ateşten koruyacaklarını haber vermiştir. (Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 42; Tirmizi, Fezailü’l-Kur’an, 4.) Bir başka hadiste ise Âl-i İmran suresinin son on ayetini okuyup da onlar üzerinde düşünmeyenlerin kendilerine yazık etmiş olacakları belirtilmiştir. (Münziri, 2/37.)