HASSAS VİCDANLAR VE
MÜMİN YÜREKLER
Mustafa IRMAKLI
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Doğal afetler insanlığın en zor zamanlarıdır

Söz biter, kelimeler kifayetsiz kalır. Yüreklere bir hançer gibi saplanan duyguların, feryatların, hıçkırıkların taşıdığı manayı ifade etmeye alfabenin takati yetmez. Bir depremin enkazı bütün temiz gönüllere saplanır, bir yangının alevinde tüm hassas yüreklere ateş dokunur, bir sel felaketi ya da bir salgın hastalık bozulmamış her vicdanda ağır yaralar açar. Doğudan batıya, kuzeyden güneye; coğrafyası, inancı, dili, rengi farklı milyonlarca insan aynı duyguda buluşur. İnsanlığın vicdanı tek bir vicdana dönüşür. İnsanlığın en güçlü evrensel dilinin, vicdanın ve acının dili olduğu gerçeği her afet ve musibette yeniden yaşanır. Hayata ve olaylara yapay pencerelerden değil yüreklerden bakıldığında kolların yardımlaşmaya ve kucaklaşmaya ne kadar yatkın olduğu fark edilir. Herhangi bir afet bölgesinde, dünyanın farklı coğrafyalarından gelen insanların aynı umudun, hüznün, heyecanın içinde âdeta tek bir yüreğe dönüşmesi, hayatı onaracak ve güzelleştirecek olan en güçlü imkânı da aşikâr eder.

Doğal afetler insana acizliğin ve çaresizliğin en derin duygularını yaşatır

Zayıf oluşunu tüm iliklerine kadar hisseder insan. Ağırlığını ifade etmekte rakamların yetersiz kaldığı kara kütlelerinin hareket ettiği bir afetin karşısında nereye koşsa acziyetinin ve yalnızlığının yalın hâliyle karşılaşır. Güçlü zayıf, zengin fakir, genç yaşlı gibi farklılıklar ve statüler bir anda buharlaşır ve insan muhtaç oluşun çizgisinde yan yana gelir. Devasa enkaz yığınlarını parmaklarıyla kaldırmak, âdeta kıyamet sahnelerinin içinden kartallar gibi geçerek imdada koşmak ister ama zayıflığının dayanılmaz yüküyle baş başa kalır. Her afetin ardından nice ağıtlar, yarım kalmış hikâyeler, ibret dolu anekdotlar, muhtaç oluşun silinmez tabloları olarak gök kubbede yerini alır. Diğer yandan zor zamanlar, hayatın olağan akışı içinde fark edilmeyen ya da önemsenmeyen nefes alıp vermek, el ele tutuşabilmek, ihtiyaç duyduğunda bir yudum suya bir lokma gıdaya ulaşabilmek gibi imkânların ne kadar büyük nimetler olduğunu hatırlatır.

Doğal afetler, insanoğlunun, hayatın anlamını, varoluşun hikmetini daha çok düşündüğü, konuştuğu, sorguladığı zamanlardır

İnsan yaşananları izah etme ihtiyacı duyar. Esasında anlam arayışında doğru bir yaklaşım güvenli bir geleceğin inşasında en büyük imkândır. Bu noktada öncelikle insanı ve evreni bir bütünlük içerisinde ele almak gerekir. Nitekim içinde bulunduğumuz evren, yer gök ve ikisi arasındaki her şey ilahi bir düzen ve şaşmaz bir ölçü ile bir gaye ve hikmete dayalı olarak Yüce Allah tarafından yaratılmıştır. (Kamer, 54/49; Yunus, 10/5.) Yaratılan her varlığın evrende bir görevi, her nesnenin hayatın devamı bağlamında bir hikmeti vardır. Kur’an-ı Kerim’de dünyanın insanın yaşamasına uygun bir zemin olarak yaratıldığı ve dağların yeryüzünün dengesini sağlayan bir işleve sahip olduğu beyan edilir. (Nebe, 78/6-7.) Esasında doğal afetler bağlamında gündeme gelen tabiat özelliklerinin veya yer altında oluşan enerji birikiminin yeryüzünün dengesi açısından belli işlevlere sahip olduğu bir gerçektir. Örneğin yağmur yeryüzü için büyük bir rahmet iken ormanların yok edilmesi ve tabiatın tahrip edilmesi neticesinde büyük felaketlere sebep olabilmektedir. Burada önemli olan ve ihmal edilmemesi gereken husus, insanın, doğayla ilişkisini belirlerken bu gerçekliğin farkında olarak hareket etmesidir. Diğer yandan evreni en güzel şekilde ve mükemmel bir düzen içerisinde yaratan Yüce Allah, onun işleyişini temin eden ve devamını sağlayan fizik, biyoloji ve sosyal yasalar koymuştur. Dolayısıyla en küçük zerresinden en büyük kütlesine kadar, canlı cansız, kâinattaki her şey, “sünnetullah” denilen söz konusu yasalar çerçevesinde Yüce Yaradan’ın takdir ettiği bir nizam içinde varlığını devam ettirmektedir.

İnsanın varlık âlemi içinde özel bir konumu ve görevi vardır

Başta akıl nimeti olmak üzere pek çok üstün özellikle donatılan ve vahye muhatap kılınarak ilahi rehberliğe mazhar olan insanın yeryüzünde en temel vazifesi varoluşunun gaye ve hikmetini idrak ederek ona uygun şekilde yaşamaktır. Âlemlerin Rabbine samimiyetle iman ederek vahyin kılavuzluğunda, yeryüzünde marufun, iyilik, merhamet, güzel ahlak ve adaletin teminatı olmaktır. Bu bağlamda insanın Rabbine, kendine, ailesine, topluma ve tabiata karşı sorumlulukları vardır. İnsanın tabiata karşı sorumluluğu, tabiatın bir nimet ve emanet olduğu bilinciyle onu tahrip etmeden imkânlarından istifade etmektir. Tabiatın özelliklerini ve işleyişindeki kuralları dikkate almaktır. Bu gerçeklik ihmal edildiğinde pek çok sorun ortaya çıkacak ve kaybeden yine insan olacaktır. Nitekim bugün insanlığı kuşatan küresel musibetlerin, afetlerin, çevresel krizlerin en büyük sebebi, insanoğlunun tabiatın özelliklerini dikkate almadan, ona karşı sorumsuzca, tamahkâr ve hoyrat şekilde davranmasıdır.

İnsanoğlu tabiatla uyumlu yaşamaya mecburdur

Doğal afetleri anlamaya çalışırken öncelikle Allah’ın evrene koyduğu doğal yasalara uygun hareket edilip edilmediğinin muhasebesi yapılmalıdır. Elbette Allah’ın gücü her şeye yeter. O, dilediğini dilediği şekilde yapma kudretine sahiptir. Var iken yok, yok iken var edebilir. O’nun iradesine karşı durabilecek hiçbir şey yoktur. Ancak O, koyduğu kanunlarla evrenin işleyişini düzenlemekte ve insanlardan da evrene ve tabiata koyduğu kanunlara uymasını istemektedir. Bu bağlamda yerleşim yerleri oluşturulurken ve evler yapılırken doğal afet riski mutlaka göz önünde bulundurularak zemin, malzeme ve yapı teknikleri söz konusu gerçekliğe göre planlanmalıdır. Çünkü tabiatın doğal işleyişine müdahale eden ya da doğanın özelliklerini dikkate almayan davranışların afet ve felaketlere sebep olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla insanın, sorumluluk bilinciyle hareket ederek gücünün yettiği hususlarda üzerine düşeni harfiyen yerine getirmesi ve gerekli tedbirleri alması temel bir sorumluluk olarak Yüce Allah’ın emridir. Bu anlamda, “…Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” (Bakara, 2/195.) ayeti, çok önemli ilahi bir prensiptir. Zira yeryüzünde yaşanan olaylar, Allah’ın evrene koyduğu yasalara uygun olarak sebep sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleşir. Bu bağlamda insanlığın yaşadığı afetlerin ve küresel musibetlerin; tedbirlerin ihmal edilmesi, sorumlulukların yerine getirilmemesi, tabiatın işleyişinin dikkate alınmaması gibi pek çok boyutunun olduğu bir gerçektir. Nitekim Yüce Allah, “Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şura, 42/30.) ayetiyle, musibetlerin meydana gelmesinde insanın sorumluluğuna dikkat çekmiştir. Çünkü insan aklı, zekâsı ve kabiliyetleri ile tabiatın özelliklerini fark etmek ve doğal afetlere karşı tedbirli olmak bakımından pek çok imkâna sahiptir.

Tevekkülü anlamlı kılan tedbire riayettir

Bütün tedbirleri aldıktan sonra Allah’a sığınmak, O’na güvenmek ve dayanmak anlamına gelen tevekkül, İslam’ın en önemli ilkelerinden biridir. Dolayısıyla sünnetullaha uygun hareket edip gerekli tüm tedbirleri aldıktan sonra tevekkül ile takdire rıza gerekir. Tevekkül, varlıklar ve olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkisini esas alarak hazırlıkları yaptıktan sonra tüm sebeplerin ve tedbirlerin üzerinde yüce bir kudret olarak Allah’ın iradesine teslim olmayı ifade eder. Hem akla hem de aklı önemli bir değer ve büyük bir nimet olarak gören İslam’a göre insan, afetlerden korunmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Zira sebepleri ihmal etmek tabiattaki doğal işleyişi reddetmek anlamına gelir. Nitekim Peygamber Efendimizin, “Devemi bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye soran sahabiye, “Önce bağla, sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyame, 60.) şeklindeki cevabı, tevekkülü doğru anlamak bakımından açık bir referanstır. Bu bağlamda afet, bela ve musibetleri insanın iradesini ve sorumluluğunu yok sayarak tamamen Allah’a havale edip kader ile izah etmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Zira insanın varlık âleminde en belirgin vasfı irade ve sorumluluk sahibi olmasıdır. Bu yönüyle o, iradesini doğru kullanıp kullanmadığı ve sorumluluklarını yerine getirip getirmediği bakımından ahirette de hesaba çekilecektir. Üstelik tedbirsizliği ve işini hakkıyla yapmaması başkalarının hayatını kaybetmesine, acı çekmesine sebep olursa o zaman sorumluluğu ve vebali çok daha ağır olacaktır.

Elbette kâinattaki hiçbir şey Allah’ın bilgisi ve yaratması dışında meydana gelemez

Nihayetinde, iyi kötü, zor ya da kolay, yaşanan her şey insan için bir imtihandır. İnsan bazen kendi hataları sebebiyle bazen de iradesi dışında bela ve musibetlere maruz kalabilir. Tüm tedbirlerini aldığı hâlde zorluklarla karşılaşabilir. Başkalarının hataları sebebiyle acılar yaşayabilir. Bu durumların hepsi onun metanetini, sabır ve şükür dünyasını ortaya koyan süreçlerdir. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/155-156.) ayeti, söz konusu gerçekliğin açık bir beyanıdır. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, insanın yeryüzünde, zorluklarla ve nimetlerle sınandığına dair pek çok bilgi ve beyan vardır. Allah’ın en sevgili kulları olan peygamberler, hayatın en zorlu süreçlerinden ve en çetin imtihanlarından geçmişlerdir. Nitekim son nebi ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz, doğmadan önce babasını, küçük yaşta annesini, yanına sığındığı dedesini kaybetmiş, yetim kalmanın tarifi imkânsız duygularını yaşayarak büyümüştür. 7 evladından 6’sı hayatın zorlukları ve hastalıklar sebebiyle kendisinden önce vefat etmiş, çocuklarına düşkün bir baba olarak onların hüznünü ve hasretini iliklerine kadar yaşamıştır. İnandığı gibi yaşayabilme uğruna evini, sevdiği yurdunu terk etmek durumunda kalmıştır. Oğlu İbrahim küçük yaşta bir hastalık sebebiyle vefat ettiğinde kâinatın efendisinin gözünden yaşlar dökülmüştü. Abdurrahman b. Avf, “Ey Allah’ın Resulü! Siz de mi ağlıyorsunuz?” diye sorduğunda, “Bu gördüğün gözyaşları rahmet ve şefkat eseridir.” dedikten sonra, “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı sözleri söyleriz. Ey İbrahim! Seni kaybetmekten dolayı gerçekten üzgünüz.” (Buhari, Cenaiz, 43.) buyurarak acılar ve zorluklar karşısında mümince duruşun en güzel örneğini ortaya koymuştur.

Doğal afetler, musibetler ve zorluklarla karşılaşıldığında müminlere düşen en temel görev; sabır, aklıselim ve metanet ile hareket etmektir

Dünya aynı zamanda bir mücadele meydanıdır. Mümin, hayatın zorlukları karşısında sabırla mücadele, nimetleri karşısında şükürle mukabele eder. Esasında sabır içselleştirmek, kanıksamak, sıradanlaştırmak değil; azim, kararlılık ve inançla zorlukların üstesinden gelmek ve musibetleri bertaraf etmek için var gücüyle gayret etmektir. Şükür ise imkânlarını, sevdiği malını ve sahip olduğu nimetleri, iman ve kulluk bilinciyle sadece Allah’ın rızasını umarak hiçbir karşılık beklemeden muhtaçlarla paylaşmaktır. Dolayısıyla zor zamanlar, aynı zamanda imkânı olanların vicdan ve ahlak sınavıdır. Darda kalanların imdadına koşma, yardımlaşma, paylaşma, acı ve hüzünlerine ortak olma zamanıdır. Peygamber Efendimiz, “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” (Müslim, Birr, 66; Buhari, Edeb, 27.) buyuruyor. Başkasının acısıyla yanan yürekler insan olmanın ispatıdır. Böyle bir kalbin göstergesi ise yüreği yananların yanında olmak, yardımına koşmaktır. Yardımlaşma ve dayanışmanın en güçlü örnekleriyle afetlerin meydana getirdiği yaraları sarmaya çalışmaktır. Bireysel ve sosyal psikolojiyi olumsuz etkileyen, afetle mücadeleye katkısı olmayan tüm tutum ve davranışlardan özenle kaçınmak ve sorumluluk bilinciyle hareket etmektir. Hadiseleri ibret ve ferasetle değerlendirip yaşananlardan doğru dersler çıkarmaktır.

Zor zamanlarda dua ve yakarışlarla Allah’a sığınmak yaralı yüreklere merhem olacak, mahzun gönülleri teskin edecektir

Dua, yalnızlık ve çaresizlik girdabından güven ve umuda yollar açacaktır. Her şeyi bilen, sonsuz rahmet sahibi yüce bir varlığın idrakinde olmak, manevi direnci güçlendirecektir. Duanın kalbi iyileştiren, huzura kavuşturan bir özelliği vardır. Zira dua Âlemlerin Rabbine sığınmaktır. Hâlini O’na arz etmektir. Mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah, “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.” (Mümin, 40/60.) buyurmaktadır. Diğer yandan dünyanın geçici bir imtihan yurdu olduğu, asıl hayat olan ahirette herşeyin karşılığının tastamam verileceği ve ilahi adaletin gerçekleşeceği inancı, bela, musibet ve zorluklarla mücadelede insanı teskin edecek ve güçlü kılacak büyük bir nimettir. Nitekim dünyada başına gelen sıkıntı ve ıstıraplara sabredip en güzel şekilde mücadele edenler, ahirette büyük bir mükafata, ebedî bir huzur ve refaha kavuşacaktır. Kur’an-ı Kerim’de felaket ve ıstıraplara tahammül gösterenler için, “...Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155.) ayeti, bu gerçeği ifade etmektedir. Masumlar için dünyada karşılaşılan bela ve musibetler, ahirette bağışlanma, rahmet ve mükâfat vesilesi olacaktır. Peygamber Efendimizin müjdesiyle; müminin sıkıntısı, hastalığı, üzüntüsü, vücuduna batan bir dikene varıncaya kadar kendisine eziyet veren her şey için Allah onun derecesini yükseltir ve hatalarını affeder. (Buhari, Merda, 1.) Diğer yandan yüce dinimiz İslam, doğal afetlerde hayatını kaybedenleri şehit saymaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde, “yanarak, boğularak, yıkıntı/enkaz altında kalarak” hayatını kaybedenlerin şehit olduğunu bildirmektedir. (Nesai, Cihad, 48; İbn Mace, Cihad, 17.)

Ülke olarak büyük bir acı, derin bir hüzün yaşıyoruz

Eşine pek rastlanmayan bir afetin içinden geçiyoruz. Aynı zamanda bir ülkenin ve milletin yaşayabileceği en zor süreçlerden biri olan bu büyük deprem felaketi karşısında milletçe destansı bir mücadele veriyoruz. İnanç ve azimle tarihten beri nice zorlukların üstesinden gelen aziz milletimiz yaralarını sarmak ve zorlukların üstesinden gelmek için âdeta tek vücut oldu. Ülkemizin her evinde, mahallesinde, sokağında, şehrinde deprem bölgesine yardım edebilmek için büyük bir gayret var. Bütün kurumlar ve sivil toplum örgütleri seferber oldu. Tarihin en büyük sınavlarından birini yaşayan milletimiz, tarihin en büyük fedakârlıklarından birini gösteriyor. Dünyanın her yerinden gelen yardımlar aynı zamanda milletimizin dünyanın her yerine yardım elini uzattığının da bir ifadesidir. Bu büyük afetle mücadele bir kez daha açıkça göstermiştir ki milletimizin sabır, azim ve kararlılığı bütün zorlukların üstesinden gelecek kadar güçlüdür. Yaşanan afet ve felaket çok büyüktür ama milletimizin şefkat ve merhamet yüklü yürekleri, kardeşlik ve yardımlaşma duyguları, zorlukların üstesinden gelme inancı ve kararlılığı şüphesiz çok daha büyüktür. Elbette Türkiye acılarını teskin edecek, yaralarını saracak ve umutla geleceğe yürümeye devam edecektir.