“BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ”
Sema BAYAR
İnsan için onlarca tanım yapılabilir. İnsan akıllı bir varlıktır, düşünen bir varlıktır ve elbette eylemleri noktasında mükellef bir varlıktır. İşte bir tanesi daha; insan konuşan bir varlıktır. İnsan kendini kelimeler aracılığıyla ifade eder; duygularını, düşüncelerini muhatabına sözlerle aktarır. Konuşma ve dinleme, insanların birbiriyle ilişki kurmasının temel koşulu olduğu için tüm insanlığı kuşatan ortak etkinliklerin başında gelir. Medeniyetin ilk aktarıcısıdır söz. Tarihin ve bilginin taşıyıcısıdır. Tecrübe, söz aracılığıyla nesilden nesle ulaştırılır. Sözlü kültürlerin pek azı büyük bir değişim yaşayarak yazılı kültüre geçmiştir. Dünya üzerinde konuşulan yedi bine yakın dil olduğu ancak bunların pek azının, yaklaşık seksen kadarının, bir edebiyat ortaya koyduğu düşünülürse hem tarihsel açıdan hem de nicelik bakımından konuşmak yazmaktan önce gelir. Yeryüzünde konuşulan dillerin içerisinde de çok azı kendi sınırlarını aşarak başka coğrafyalara, başka dil evlerine konuk olur. Küresel bir hüviyet kazanır. Bir kısmı ise çevirinin kısır döngüsüne sıkışıp kalır. Ancak yazılı kültür nicelik açısından eksikliğini, sınırlarını zorlayarak gidermeye çalışır. En başta sözlü kültürü himayesine alır. Ardından kendi toprağını sürer, kelimelerle oynar, edebî türleri kendi oyun bahçesine çeker. Bir bakıma işin mühendisliğini yapar. Şiir bile söylenen değil yazılan şeye dönüşür.
Bugün dünya nüfusu, sözelliğin kaosundan yazının kozmosuna doğru geçiş yaptı. Masalcılar, hikâye anlatıcıları yerini kitaplara bıraktı. Yazılı kültür bir yandan sözlü kültürü kayıt altına alırken bir yandan da kendi bahçesini çiçeklendirdi. Ne de olsa söz uçar, yazı kalırdı. Destanlar, menkıbeler, mâniler ve türküler… Derlendi toparlandı, iki kapak arasına toplandı. İşitsel yolla öğrenilen dilin, sesten arındırılarak birtakım işaretlerle sınırlandırılması büyük bir kırılmaydı. Sözlü kültürün bütün o değişken ve delişmenliğine rağmen belli söz kalıpları vardı. Padişahın hep üç oğlu olurdu ve padişah her birine bir görev verir, imtihanı başarıyla geçen de tahta otururdu. Biri yola düştüğünde karşısına üç tehlike çıkar, lambadan çıkan cin üç dilek hakkı verirdi. Gökten hep üç elma düşerdi.
Masallar erdemli bir hayatın mümessilidir. İyiler kazanır, kötüler kaybeder. Yoksul biri harama tamah etmediğinde zenginleşir, malına mal katmak için kul hakkına giren zengin ise neyi var neyi yoksa kaybeder. Her hikâye merhametli bir el tarafından yoğrulur. Alageyik avcısının gözüne içli içli baktı mı, temren körelir, ok yaydan çekilir. Su kenarında güzeller güzeli bir peri kızı çıkar, kimsesiz çocuğa kol kanat gerer. En nihayetinde masallar mutlu sonlarla biter, herkes muradına erer, dinleyiciye de “Biz çıkalım kerevetine.” demek düşer.
“Yeki bud, yeki nabud”, bir varmış, bir yokmuş… Masalın başladığı yerdir. Bu kalıplaşmış deyim artık klişe olarak görülse de klişelerin içinde saklı olan o klasik tavrı imler. Dilde neşvünema bulan bu kalıplar zaman içerisinde yazıya aktarıldığında dudak kıvrılan eski zaman âdetlerine dönüşür. Ezra Pound yazılı kültürün, artık klişe olarak gördüğü bu deyişleri yahut anlatı geleneğini “yeni gibi göstermeye” çalıştığının altını çizer. Hâlbuki bu kalıplar birer atasözü gibi kabul edilse sorun ortadan kalkar. Zira her biri dil evinin olmazsa olmaz parçasıdır.
Köy odalarında cenknamelerin anlatıldığı, kış gecelerinde ninelerin dizi dibinde masalların dinlendiği zamanlarda bu klişeler kıymetli birer değerdi. Aksakallı ihtiyar, bastonu üç kere yere vurduğunda ya da ak pürçekli nineler, “Bir varmış, bir yokmuş…” diye söze başladığında uğultu kesilir, kulaklar dikilir, biraz sonra hayal âleminde çıkılacak o efsunlu yolculuk için ahali dikkat kesilirdi. Doğudan batıya bütün sözlü düşünce dünyası bu tür kalıplardan faydalanırdı. Doğuda Köroğlu, batıda ise bir şövalye atını dörtnala sürer, zalimin karşısında dikilirdi. Siyah İnci de Kırat gibi kanatlanır, uçardı. Sadece insanlar değil hayvanların da dile geldiği masallarda her bir canlı birer imgeye dönüşürken Ezop’tan Kelile ve Dimne’ye hayvanlar âleminin buyur edildiği masallar, doğrusal öğrenmenin taşlarını döşerdi.
Sözelliğin dünyasında masalcı, hikâye anlatıcısı, insanlığın o büyük tecrübesini bireye indirgeyerek muhatabına âdeta ders verir, onun rahle-i tedrisinden geçen genç-yaşlı, kadın-erkek, hikâye kahramanının hayatında mücessimleşen kimi erdemleri ilk elden öğrenir. Hikâye hep aydınlığın tarafındadır. Karanlıkla didişir. Kötüleri alt eder. Çocuklar hayata dair bilgileri ilk olarak masallar aracılığıyla edinir. Her hikâye insanlığın büyük hikâyesine, dünyadaki yolculuğuna hizmet eder. Anlatıcı her anlatıda kimi öznel unsurlarla hikâyeyi zenginleştirse de aslında o sadece bir aracıdır. Güncel olaylarla desteklediği, beden diliyle teatral bir hava kattığı hikâyenin ruhu ona ait değildir. O ruh hikâyede zaten vardır. Anlatıcıya düşen, o ruhu çağlar boyunca yeni nesillere ulaştırmaktır. Masalcı, hikâyeyi aktarırken menzil bellidir ancak yolun nasıl yürüneceği biraz ona kalmıştır. Zira o da büyük insanlık ordusunun bir neferidir, görmüş geçirmiştir, duymuş bellemiştir. Her anlatıda hikâye çoğalır lakin istikametten şaşmaz. Hikâye sadece muhatabını değil anlatıcıyı da her defasında değiştirir, dönüştürür. Çünkü en başta masalcı, anlattığı masalın aynı zamanda dinleyicisi olur. Hikâye bir kâğıt üzerinde zapturapt altına alınmadığı için de “özgün” bir versiyondan ziyade varyantları yeryüzünü dolaşır. Yine kulaktan kulağa seyahat eden hikâyeler, denizleri aşar, uzak ülkelere varır. Yolda yitirdikleri de olur yolculuk süresinde kazandıkları da. Değişmeyen tek şey ise hikâyenin meselesidir. Her anlatı bir mesele etrafında şekillenir. Mesajını olay akışında dolaylı olarak işler. Çıkarımı muhataba bırakır. Az söyler ama çok anlaşılır.
Bugün hikâye, kendi düş gücünden yola çıkan bir otoriterin/yazarın elinde şekillenirken sözel kültürde hikâye belirli kalıplara uymak zorundaydı. Kötülük cezasız kalmazdı, iyilik her zaman kazanırdı, aza tamah etmeyen çoğu bulamazdı. Hikâye bu yönüyle yazarını dışlardı. Dilden dile aktarılır, hiçbir sesin boyunduruğuna girmez, aksine hikâye, anlatıcısını sahiplenirdi. Modern dünyada ise kalemi tutan el âdeta bir otoriteye dönüştü. Özgünlük adı altında, nice erdeme ya da insanlığın temel meselelerine sırt çeviren metinler kaleme alındı. İnsanlığın o büyük hikâyesinden vazgeçip bireyi merkeze alan kurgular erdemli hayatın mümessili olmaktan vazgeçtiler. Kötülük sıradanlaştı. Mücadele azmi kırıldı.
Sözellikte ezber kalıpları da yazılı kültürden farklıdır. Yazılı kültürde bellek, istenilen bilgiyi ihtiyaç duyulduğu anda çekip alacağı bir depo şeklinde görülür. Bilgi istiflenmez, aksine belli bir nizama göre kategorilere ayrılır. Anahtar sözcükler, kodlamalar, şablonlar, şemalar kullanılır. Her şey algoritmaların kıyıcılığına bırakılır, olasılıklar dahi bir tür denkleme dökülür. Sözlü kültürde ise bellek, hikâyeyi bir bütün olarak kaydeder. Bilgi hikâye içinde yer alır. Belli kalıplar, köşeler üzerine kurulan hikâye mana itibarıyla hıfzedilir. Sözellikte sözcükler sese dönüştüğü anda havaya karışır. Hiçbir şey aynı ya da kesin değildir, dolayısıyla analize imkân tanımaz. Sözlü kültürde çocuk, birazdan uçup gidecek sesleri kulağıyla yakalar, dimağına nakşeder. Hayatı mânilerle, tekerlemelerle, masallarla tekrar ede ede öğrenir. Sözlü kültürün sahip olduğu ritim ve akustik, anlatılanın hafızada kolayca kalmasına olanak sağlar. Onun kendine has bir belleme usulü vardır. Hiçbir kahraman bir olayı aynı biçimde yaşamaz. Bir gün atını yalçın dağlara sürer, diğer bir gün ıssız çöllere. Anlatıcı ağzını her açtığında olay farklı anlatılacaktır. Cümleleri karşılaştıracağınız bir referans metin yoktur. Ama kahraman hep aynı kahramandır. Kötülük ister bir ejderha kılığına girsin, ister tek gözlü bir canavar; ister kral koltuğuna otursun ister zalim bir bey olsun, kahraman, kötülükle cenge tutuşur, mazlumun hakkını savunur.
Bir hikâyenin analizi ancak onu yazıya aktarmakla mümkündür. Birbirini izleyen cümlelerin sınıflandırılması, açıklanması için önce yazıya geçirilmesi gerekir. Yazılı kültür bu nedenle sıfır noktasında hem ileri hem de geri hareket eder. Bir yandan yeni ve özgün metinler ortaya koymaya çalışırken diğer yandan geçmişi de kayıt altına alır. Sözlü kültürün insanı dinler, yazılı kültürün insanı okur. Sözlü kültürde insan pek çok şeyi kendiliğinden öğrenir, ulaştığı bilgi bir çalışma sonucu elde edilmemiş, hayatın doğal akışı içerisinde kazanılmıştır. Acemisi olduğu hayatı bir usta çırak ilişkisi çerçevesinde deneyimler. Duyduklarını tekrarlar, atasözlerini benimser, deyimleri tecrübe eder. Her birini de yeri geldiğinde uygun bir şekilde kullanma becerisi kazanır. Bir atasözünü kelimeleri art arda dizerek açıklamaktan belki acizdir ancak nerede kullanacağının bilgeliğine erişmiştir. Kalıplaşmış söz dizilimlerini bellerken toplumsal bir anımsamanın içine girerek öğrenir. Bu nedenle sözlü kültürde kolektif şuur aktiftir. Sözlü kültür ümmi bir bilgeliği imlerken yazılı kültür entelektüeldir.
Bugün hayatı, tabiatı ve de insanı anlamak için sözlü kültürün sunduğu imkânlarla aramıza perdeler çektik. Yazılı metinleri okuyoruz lakin insanı, doğayı okumayı unuttuk. Yazılı kültür tarihimizle bağlarımızı güçlendirdi, bizi bugünden alıp kadim metinlerle buluşturdu, nice hikâyelerin, masalların hafızanın o bilinmez oyunlarıyla yitip gitmesine engel oldu. Ama bir şey daha yaptı. Hikâyeyi sabitlemeye yeltendi. Onun elinden değişip dönüşme, zamanın ruhuna ayak uydurma gücünü aldı. Sanki o büyük hikâyeler için zaman geçmişte bir yerde durdu. Artık hikâye kendini çoğaltmıyor, her anlatıcıda ruhu tazelenmiyor. Bize uzaktan sesleniyor. Aramızdaki mesafe de giderek açılıyor. Günümüzün otoriter yazarı bu boşluğu doldurmakta kimi zaman yetersiz kalıyor. Toplumun elinden alınan hikâye bireyselleştiğinde sadra şifa olmuyor. Bir söz ifrazatı, bir kalabalık, popüler söylemlere teşne yüzeysel metinler almış başını gidiyor. Yaşadığı topluma uzak, insana uzak, tabiata uzak, meselesi olmayan hikâyeler kaleme alınıyor. Bu defa duygudaşlık kurulamıyor okur denen o tüzel kişilikle, yapaylıktan bir türlü kurtulunamıyor. İşte bu noktada yeni bir patika çarpıyor edibin gözüne. Madem istikamet belliydi, istikametten şaşmadan yol yürümek düşüyor yazara. Yolun nasıl yürüneceğini kendi tasarrufuna alıyor kalemi tutan el. Kimi zaman yeni patikalara göz dikerek üstelik. Anlatı ormanında el değmemiş patikalara çeviriyor kalemini. Kimi zaman masalcıların ayak izlerini takip ederek, eski hikâyeleri yeniden uyarlayarak kimi zaman da cesaretle kendi ayak izlerini bırakarak. Ama istikametten de ayrılmadan. Ve masal başlıyor, yeki bud yeki nabud…