İRADEMİZ BİZİ ÖZGÜR KILAR MI? NEYE NASIL İNANIYORUM
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
“İnsan özgür müdür?” sorusu, insanlık tarihi kadar eski bir sorudur ve insan, özgür olup olmadığını her zaman merak etmiştir. Hayatımızın akışını biz ne derece şekillendiriyoruz? Yaradılıştan insana verilen irade gücü, bizi gerçekten özgür kılar mı yoksa kaderin bizim için önceden çizdiği bir rotada atılan bir adımdan mı ibarettir? İrade ve kader ilişkisi, neredeyse insanın var oluşundan beri düşünürleri meşgul eden, sanatçılara ilham veren ve insanın hayat yolculuğunda karşısına çıkan derin bir konudur.
Akıl ve irade, insanı diğer varlıklardan üstün kılan iki önemli beşerî yetenektir. En basit anlamıyla irade, insanın bilinçli tercihler yapabilme ve bu tercihleri doğrultusunda hareket edebilme gücüdür. Bir fiilin meydana gelmesinde belirleyici rol oynayan ve aynı zamanda da insan sorumluluğunu mümkün kılan önemli bir ahlaki ilkedir. Gündelik yaşamda ne giyip ne yiyeceğimizden tutun da yaşamımızı etkileyecek bütün kararlarımıza kadar hayatımızın her alanında irademiz önemli bir rol oynamaktadır. Seçme yeteneğimizi ifade etmek üzere irade (dileme) ve ihtiyar (seçme) kavramları kullanılsa da bu iki kavram tümüyle birbirinin aynısı değildir. Çünkü insan mümkün olmayan şeyleri de dileyebilirken bunlar arasında yalnızca mümkün olanları seçebilmektedir.
İradenin varlığı, bizlere yapıp ettiklerimiz konusunda bir kontrol hissi verir ve hayatımızın akışını belli oranda yönetebileceğimizi hatırlatır. Buna dayanarak insan özgür bir varlıktır diyebiliyoruz. Bu özgürlüğüyle insan, kendi yolunu çizer, bir şeyler yapabildiğinin bilincine varır. Bu bilinçli eylemleriyle de kendi kişiliğini ve hayatını inşa eder. Sorumluluklarımız, pişmanlıklarımız, umutlarımız ve hedeflerimiz hep bu irademiz üzerine kuruludur. Davranışlarımızı kendimiz seçtiğimiz ve hayatımızı kendimiz yönlendirdiğimiz için güzel işler yaptığımızda övülür, işlediğimiz kötülükler nedeniyle yeriliriz. İnsan, yaradılış itibarıyla temiz fıtratı üzerine, kendi özgür iradesiyle hayatını inşa eder, kimliğini ve kişiliğini oluşturur. İyi olmak da kötü olmak da kendi tercihidir. Bu nedenle insan, yaşadığı düzlemde özgür ve özgür olduğu için de sorumlu varlıktır.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim de varoluş yolculuğumuzda iradeyi ve seçme özgürlüğünü hayatımızın merkezine yerleştirmiştir. Çünkü irade, Yaradan’ın insana bahşettiği en değerli emanetlerden biri, onu diğer varlıklardan ayıran temel niteliktir. İnsanın eylemlerinden sorumlu tutulmasının temel dayanağı da işte bu özgür iradesidir. Kur’an, insanı edilgen bir alıcı değil, aksine kendi tercihlerinin sonuçlarıyla yüzleşecek etkin bir fail olarak resmeder. Bu ilahi armağan, varlığın anlamını derinleştirir ve ahlaki bir düzenin kurulmasını mümkün kılar; zira her birey, kendi niyet ve davranışlarının mimarı konumundadır ve bu mimarlık yetisi, ona tanınan seçme hürriyetinden kaynaklanır. İlahi mesaj da bu özgürlüğü somutlaştırmak adına doğru ile yanlışın, hidayet ile dalaletin yollarını açıkça beyan eder. Peygamberler aracılığıyla gönderilen mesajlar, birer davet ve uyarı niteliği taşır; asla bir zorlama aracı değildir. Ayetler, sık sık insanı düşünmeye, akletmeye, kâinattaki delilleri gözlemlemeye teşvik ederek bilinçli tercihler yapabilmesi için ona gerekli zihinsel ve ruhsal donanımı hatırlatır. Kur’an, dinde bir zorlamanın olamayacağı, hak ile batılın belli olduğunu ve gerisinin açıkça insanın kendi tercihine bırakıldığını dile getirir. (Bakara, 2/256.) Bu ayet, iman gibi en temel kararın bile bireyin kendi hür seçimine bırakıldığını açıkça gösterir. Bu vurgu aynı zamanda sorumluluk ile ilahi adalet mekanizmasının da temelini oluşturur. Kur’an’ın ahiret yurdu için dile getirdiği mükâfat ve ceza da gerçek anlamını, insanın iradesi ve dolayısıyla sorumlu bir varlık oluşuyla kazanır. İnsana verilmiş olan irade, başıboş bir serbestlik değil sonuçları hem dünyada hem de ahirette yankılanacak olan derin insani bir sorumluluktur.
Bununla birlikte madalyonun öteki yüzünü de kader teşkil eder. Kader, insanın hayatındaki kontrol edemediği olayları, değiştirilemez durumları anlatan ve ilahi takdirin bir planı olarak karşımıza çıkar. İçinde doğup büyüdüğümüz aile, yaşadığımız coğrafya, zaman ve genetik yapımız bu planın bir parçası olarak görülür. Benzer şekilde hayatımızda karşılaştığımız hastalıkları, felaketleri ve fırsatları çoğu kere bizim seçim ve irademizin doğrudan bir sonucu olarak göremeyebiliriz. Bütün bu olaylar, bir planın parçası olarak yaşanıyorsa bu durumda irademiz, bu planın neresinde yer alıyor, çabalarımız boşuna mı? İnsan özgürlüğü dediğimiz şey, sadece bu planın pasif bir oyuncusu gibi mi anlaşılmalı?
Hiç kuşkusuz Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın mutlak iradesini ve gücünü vurgulayan ayetler mevcuttur. Yüce Allah, önüne
geçilemez iradesiyle dilediğini yapar. (Bakara, 2/253.) Allah, bir kavme kötülük diledi mi artık o geri çevrilemez. (Rad, 13/11.) Allah bir şey dilemezse insanlar bir şey dileyemezler. (Tekvir, 81/29.) Bununla birlikte bazı ayet-i kerimelerde vurgulu biçimde ifade edilen Allah’ın bu mutlak (külli) iradesi, insanın iradesine engel görülmemiş, insanın cüzi iradesine yer verilmiş ve ona meşru bir sorumluluk alanı tanınmıştır. Dünya nimetlerini isteyenlere dünya nimetleri, ahiret sevabını isteyenlere de ahiret sevabı verilecektir. (Âl-i İmran, 3/145.) Hak/gerçek, Rabbimizden bize ulaştığına göre dileyen iman edebilir ve dileyen de inkâr edebilir. (Kehf, 18/29.) İlahi irade, her şeyi ihata etmektedir. Ancak bu, insanın cüzi iradesine engel bir durum olarak görülmemiş, insan iradesine alan açılmıştır. Zaten ilahi adalet de insan özgürlüğünü gerekli kılar, insana seçim yapabilme hürriyeti tanır. İnsan işledikleri karşısında ceza veya mükâfata muhatap olacaksa yaptıklarının kendi seçimlerine uygun olması gerekir. Bu nedenle de insan, beşerî düzlemde özgür bir varlık olarak tercihlerde bulunur ve bu tercihlerine uygun olarak da işler yapar. İnsanın tercihi doğrultusunda, her çeşit fiilin yaratıcısı Allah’tır. Lakin Allah, insanları, yarattıkları konusunda mecbur bırakmamış; insana iyiyi ve kötüyü seçebilme hak ve iradesini vermiştir. Ayrıca Allah, insanları sorumlu tutarken onları güç ve kapasitelerini aşan işleri yapmakla yükümlü tutmamıştır. (Bakara, 2/286.)
Yüce Allah mutlak yaratıcıdır. Her şeyin yaratıcısı O’dur ve O’ndan başka bir yaratıcı da yoktur. İnsanı da insanın yaptıklarını da yaratan O’dur. (Saffat, 37/96.) Varlık âleminin her zerresini, görünen görünmeyen her şeyi sonsuz kudretiyle O yoktan var etmiştir. Allah’ın yaratması olmuş bitmiş bir süreç değildir, her an bir iş üzeredir (Rahman, 55/29.) ve yaratması süreklidir. Allah her an yeni bir yaratma eylemiyle zamanın her diliminde evreni ve insanın cüzi iradesiyle seçtiği fiillerini var eder.
İnsan, sınırlı/cüzi ilim, irade ve kudretiyle bilinçli faaliyetlerde bulunabilse de bir yaratıcı değildir. Çünkü yaratma, sınırsız irade, bilgi ve güç sahibi olmayı gerektirir. (Mülk, 67/14.) Bu nitelikler insanda var olsa da sınırsız değildir. Her şeyi bilemez, her şeyi dileyemez ve her istediğini yapamaz. Zira insan, yaratılmışlığın ve fâni olmanın mührünü taşır. Bu yönüyle insan yaratılmıştır, sonludur ve bir kuldur. Her şeyi var edemez, sınırsız özgürlüğün hayalini kuramaz. İnsan yaratılmış ve sınırlı bir varlık olduğundan, Mutlak Varlık’tan tamamen müstağni kalma çabası beyhudedir. Gökyüzüne merdiven dayamaktan farksız nafile bir gayrettir. Ancak bu sınırlılık, insanı iradesiz bir kuklaya da dönüştürmez. Kendi varoluş sahasında, ona bahşedilmiş müstesna bir özgürlük alanı mevcuttur. Cüzi bir irade, idrak edebildiği bir bilgi dağarcığı ve bu ikisinin kesişiminde filizlenen tercihleriyle eyleme geçer. İşte bu tercihlerin neticesinde ortaya çıkan fiilleri kendine mal etme, onları benimseyerek sahiplenme ve sorumluluğunu üstlenme iradesine “kesb” deriz. Bu kesb, insanın kaderine müdâhil olduğu, kendi hikâyesinin satır aralarına kendi imzasını attığı dar ama hakiki bir patikadır; burada her adım, bilinçli bir yönelişin ve sahiplenişin izlerini taşır.
Bu cüzi tercih ve biliş yeteneği, insan ruhunun derinliklerinden fışkıran, ona özgü bir ışıltıdır. Sonsuzluğa uzanan bir nehir olmasa da kendi mecrasında akarak varoluşunu anlamlandırır ve ona değer katar. İnsan, bu alanda bilebildikleriyle, seçebildikleriyle ve yapabildikleriyle, hayatının tuvaline kendi renklerini çalar. Beşerî bir faillikle yoğrulmuş bu özgürlük, onun en kıymetli hazinesidir. İnsan, sınırsız irade/güç sahibi olmasa da Allah’ın yarattığı evren içinde kendi iradesiyle tercihler yapar, onları gerçekleştirir ve onlara kendi mührünü vurur. Yaptıklarını tercih etme ve onları kendine mal etme (kesb), insanın kader karşısındaki aciz bir kukla olmaktan çıkıp iradesiyle hareket eden özgür bir varlık olmasının temelini oluşturur. İnsan, fiilin sorumluluğunu üstlenen ve onu kendi eylemi olarak benimseyendir. Böylece insan, ilahi takdirin engin denizinde kendi tercihlerinin yelkenini açar, yapıp ettiklerinin sonuçlarına katlanır ve bu sayede ‘yapıp edebilme’ yetisine, yani gerçek bir failliğe kavuşur. Bu hassas denge hem Allah’ın mutlak kudretini hem de insanın özgür iradesini ve sorumluluğunu bir arada barındırır. Bu nedenledir ki insan, kendi seçimi doğrultusunda
yapıp edebilen varlıktır ve günü geldiğinde yaptığının karşılığını görecektir. (Mümin, 40/17.)
Görüldüğü gibi insana tanınan özgürlük sınırlı ve cüzidir. Yaratılmış ve kul niteliğini taşıyan bir varlığın her türlü sınırdan uzak ve mutlak kontrol sahibi iradeye sahip olması beklenemez. Bizim için belki de özgürlük, verili özellikler ve kaderin çizdiği sınırlar içinde irademizi kullanma şeklimizdir. Kader, bize bir oyun alanı sunar; coğrafya, zaman, bedenimiz, yeteneklerimiz bu alanın sınırlarını çizer. Ancak bu alan içinde nasıl hareket edeceğimiz, hangi yolu seçeceğimiz, karşımıza çıkan engellere nasıl tepki vereceğimiz bizim seçimlerimize bağlıdır. Bu yönüyle kader, bize potansiyelleri ve limitleri sunarken irade, bu potansiyelleri gerçekleştirme veya limitlere rağmen bir yol bulma çabasıdır. Özgürlük, zincirlerden tamamen kurtulmak değil, o zincirlerin farkında olarak hareket edebilme yetisidir. Doğuştan gelen bir fiziksel engel kader olabilir. Ancak bu engele rağmen pes etmek yerine mücadele etmeyi seçmek, hayata tutunmanın yollarını aramak, sanata, bilime veya başka bir alana yönelerek kendini ifade etmek, iradenin zaferidir. Bu seçim, engelin varlığını ortadan kaldırmaz ancak kişinin, o engele rağmen kendi hayatına anlam katmasını, kendi yolunu çizmesini sağlar. İrademiz, bizi kaderin aciz bir kurbanı olmaktan çıkarıp kendi hayat hikâyemizin aktif bir katılımcısı, zorluklara rağmen anlam arayan bir öznesi hâline getiren güçtür. İrademiz, bizi kaderin çizdiği sınırların ötesine taşımasa bile o sınırlar içinde onurlu, anlamlı ve bize ait bir varoluş inşa etme imkânı sunar. Bu imkânı kullanıp kullanmamak ise yine bizim irademize kalmıştır.