TARİHİN TANIKLARI
MEZAR TAŞLARI
Mefra Bilge DÖNMEZ
Bursa Osmangazi Kur’an Kursu Öğreticisi
Kavuklu, sarıklı, fesli, bazen lale bazense gül motifli, boy boy taşların nakış nakış işlemeleri, dünya ile ukba arasındaki durağın esrar yüklü alametleri… Evet, bir sanat icra edercesine dikilmiştir Osmanlı’da mezar taşları. Zira yalnız hayata değil, memata da kıymet verir Osmanlı. İnandıkları İslam ve kalplerinde taşıdıkları iman, bir hakikati haykırır daima: Ölümün son olmadığını, ahiretin varlığını, kabrin ebedî hayata geçilen bir kapı olduğu hakikatini söyler.
Evet, şüphesiz, ölüm hayatın en büyük gerçeği, dünyanın fâniliğinin alametidir. Zira Allah şöyle buyurmaktadır: “Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.” (Nisa, 4/78.) Bu öğretiyi idrak eden bir ruhun en büyük tesellisi ise yine Kur’an’dan gelir: “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! ” (Ankebut, 29/64.)
Dünyanın bir misafirhane, kabrin bir durak, ahiretin ise ebediyen yaşanacak mutlak hayat olduğunun şuurunda olan ecdadımız, bu sebeple ölümle hayatı hep iç içe tutmuş, ölümü rahmet-i Rahman’a kavuşma, ebediyete irtihal, ahirete intikal, dar-ı bekaya yolculuk diye tarif buyurmuştur. Bu itikatla, kabirler onlar için şeb-i arus bahçeleri addedilmiş, kabristanlar sanatkârane dokunuşlarla ziynetlenmiştir. Mezar taşları bu hakikatin en can alıcı nişanesidir. İbret, tefekkür ve hayranlıkla izler bakışlar. Nice sırlar ve ibretler saklar onlar.
Bir çiçeğin nakşıyla anlatırken kabirde medfun olanın bir hanımefendi olduğunu; bir kavuk, mevtanın kâtip olduğunu haber verir. Boyunca bir alamet, dar-ı bekaya erken irtihal eden bir sübyanın varlığını ve küçüklüğünü bildirir. Ulema, vüzera, şuara ve daha niceleri, her birine mahsus alameti ile medfun yatar kabrinde. Bayağılıktan uzak, özgün mezar taşları, hayatlarıyla olduğu kadar ölümleriyle de ders niteliği taşır şehrin sakinlerine. Yalnızca bu kadar mı? Elbette hayır. Bir kitabe misali hakikatlerle nakşedilen mezar alametleri, nice ibretler sunar kabristan ziyaretçilerine. “Hüve’l-baki” lafzı ile başlar kitabeler. Baki olanın yalnızca Allah olduğunu, her fâninin mutlak durağının kabir olduğunu ilan eder. Bir zamanlar biz de sizin gibiydik ve gün gelecek siz de bizim gibi olacaksınız, derler.
Sadaka-i cariye ile dünyadan göçmek, ahiret âlemine geçmek en büyük arzularıdır onların. Bir yudum su ile olsun amel defteri kapanmasın diye su çanakları yapılırken mezarlarına, nebatatın zikri ile ruhları hasenata erişsin niyetiyle selviler dikilirken kabristanlara, mezar taşlarıyla bir ayet, bir nasihat, bir ibret sunmayı murat ederler vefatlarında. Onlar ahiret için yaşayan ve öldükten sonra bile insanlığa ahireti hatırlatmayı niyet eden kıymetli bir ruha sahiptirler.
Ölümden korkmamak, ölümün yüzüne mertçe bakmak, şüphesiz ruhi bir olgunluğun varlığını hissettirir. Lakin bu haslet aslında tüm beşeriyet için zaruri bir gerekliliktir. Ölümlü olmak, ölüm bilinciyle hayata bakmak ve ölümle iç içe yaşamak yalnızca ahiretimize değil dünyamıza da yön verir. Dünyanın istikrar ve huzuruna müspet manada etki eden sosyolojik bir tedbir mesabesinde kurulu Osmanlı’daki ölüm ve hayat imtizacı, kabristanların âdeta bir açık hava sanat galerisi, ibret ve ihtar sergisi olarak hayata katkı sunmasına imkân tanımıştır. “Ölümlü olmayı dahi güzel hissettiren bir dine mensup Osmanlı insanı, sevdiklerini âdeta hüsn-i talil sanatını kullanarak ve ölümü bu şekilde ifade ederek defnetmiş, kelimenin tam anlamı ile ölümü güzelleştirmiştir.” (Atay, Onur Muhammed, Eyüp Sultan’daki Osmanlı Mezarlıkları ve Mezar Taşları, s.3, İstanbul, 2018.)
Ölümü ve hayatı, ahireti ve dünyayı hatırlatan, nazar edenlere ibretler dağıtan, kabrin soğuk yüzünü değil, mütebessim çehresini yansıtan mezar taşları, tüm incelik ve zarafetiyle görenleri büyülerken bir ürperti değil, aksine bir muhabbet husule getirir. Bir istirahat bahçesi hissiyatını verirken de âdeta dile gelir. Onlar, Necip Fazıl misali şöyle der:
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
Öleceğiz, öleceğiz, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”
Tarihin tanığı kabristanlar ve mezar taşları Osmanlı’da öylesine müstesna ve estetik kaygısı gözetilerek inşa edilmiştir ki ziyaretçilerine hüzün ve mihnet değil, aksine ruhlarına huzur ve sekinet bahşeder. İslam dini, kültür ve medeniyetin binlerce yıllık birikimi ve mükerrem olarak yaratılan insana duyulan derin hürmet ve sevgi, mezar taşlarında vücut bulmuş, tüm dünyanın hayretle temaşa ettiği, harikulade, beşerî şaheserler olarak sunulmuştur. Ne mutlu ecdadının ibretler saçan maneviyat yüklü mezar taşlarına ibretle bakıp onlardan dersler çıkaranlara…