BAŞKA HAYATLAR YAŞAMAK


Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri


Kişinin beğendiği bir durumda olma veya beğendiği şeye benzeme çabası olarak tanımlanan özenti, insanın tabii bir özelliğidir. Bir zaaf olarak da görülebilecek bu özellik, insanın yetersizlik hissinden kaynaklanan kendini tamamlama isteğinin psikososyal gelişim açısından değerli bir tezahürüdür. Yetişme çağında gayet doğal karşılanabilecek bu eğilim, kişilik gelişiminde önemli bir role sahiptir. İnsan, genellikle hayatı özenti ve taklit yöntemiyle öğrenir, hayranlık duyduğu kişilere özenerek ve onlarla özdeşim kurarak kendi kişiliğini oluşturur, sosyalleşmesini büyük ölçüde rol modeller üzerinden gerçekleştirir. Beğenilme arzusunun baskın geldiği çocukluk ve gençlik dönemlerinde daha belirgin olan bu eğilim, kişinin beğenmediği bir özelliğini değiştirmesini veya yaşadığı toplumda başkalarınca da beğenilen birinin özelliklerini benimsemesini sağlar. Böylece toplumun fertleri arasında kolektif bir anlayış, bir özdeşlik meydana gelir. Topluma özgü değerlerin kuşaklararası aktarımı da bir yönüyle bu minval üzere gerçekleşir. Bu noktada önemli olan, kime ve kimin hangi özelliğine niçin özenildiğidir.
Özenme ve özdeşim kurma süreci, tarih boyunca her dönemde ve her toplumda o dönemin ve toplumun kendi dinamikleri ekseninde şekillenmiştir. Örneğin iletişim ve etkileşimin sınırlı bir alanda yaşandığı geçmiş dönemlerde söz konusu süreç daha dar ve yerel bir çerçevede gerçekleşmiştir. Başta ebeveynler olmak üzere aile bireyleri, akranlar, arkadaşlar, yakın çevrede bulunan ve toplumun takdirini kazanmış örnek şahsiyetler, özenilen ve kendileriyle özdeşim kurulan başlıca rol modeller olmuşlardır. Bu tür rol modellerin ortak özelliği ise neredeyse tamamının hayatın doğal akışı içerisinde tebarüz etmiş olmasıdır. Yani hiçbiri kurgulanmış veya toplum mühendisliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış değildir. Dolayısıyla böyle dönemlerde özenme eğilimi, bir taraftan kişinin karakterini kendi değerleri ekseninde şekillendirirken diğer taraftan da ait olduğu topluma karakteristik bir özellik kazandırmıştır. Giyim kuşamdan yeme içmeye, sanattan siyasete, eğitimden sosyal hayata, eğlenceden tüketim alışkanlıklarına kadar her alanda toplumsal özgünlüğün sürekliliğini sağlamıştır.
Ancak hayata dair pek çok paradigmayı sermayenin lehine olacak şekilde değiştiren sanayi devrimi, özentinin mecrasını ve hedeflerini de aynı doğrultuda ve ciddi boyutta dönüştürmüştür. Zira makineleşmenin getirdiği seri üretim imkânı, tekdüze ve basmakalıp endüstriyel ürünlere dünyanın her yerinde müşteri bulma ihtiyacını doğurmuş ve sermaye sahiplerinin pazar arayışını ait oldukları toplumun sınırları ötesine taşımıştır. Bu durum, insanın pek çok eğiliminin kapitalist hedefler doğrultusunda suistimal edilmesinin önünü açmıştır. Bu bağlamda elverişli bir eğilim olarak öne çıkan özenti de sermaye sahipleri tarafından istismar edilerek bir rant aracı hâline getirilmiştir. Hatta kasıtlı yönlendirmelerle söz konusu eğilim alabildiğine pekiştirilerek kişi ile benlik algısı önünde aşılamaz bir duvar hâline getirilmiştir. Küresel boyutta kurgulanan yeni rol modeller vasıtasıyla da özentinin seyir ve etki alanı yerel sınırların ötesine taşınmış, küreselleştirilmiştir. Bugün dünyanın her yerinde özenilen ve özdeşim kurulan insanların hemen hemen aynı özelliklere sahip olması elbette bir tesadüf değildir.
Esasen her şey; ihtiyaç, talep ve değer bağlamında algıların manipüle edilmesiyle başladı. Önce toplumdan topluma farklılaşan beğeni kriterleri hedef alınarak medya ve iletişim araçları üzerinden yapılan karalamalarla yerleşik değerler yeni nesillerin gözünde itibarsızlaştırıldı. Daha sonra spordan sanata, eğlenceden estetiğe, ticaretten sosyal hayata kadar her alanda yeni yapay değerler ve onları temsil edecek küresel rol modeller oluşturuldu. Söz konusu rol modellerin kurgulanmış şatafatlı hayatları karşısında âdeta efsunlanan insanlara moda kavramı üzerinden yeknesak davranış kalıpları ve alışkanlıklar benimsetildi. Onlar gibi olmak, onlar gibi harcamak, onlar gibi yaşamak alabildiğine özendirildi. Bu meyanda insanların eğilim ve zaaflarını hedef alan reklam araçlarının da gücüyle sonu gelmez suni ihtiyaçlar oluşturularak tüketim bir hayat tarzı hâline getirildi. Bu yeni duruma ayak uydurmak çağdaşlık, modernlik ve ilericilik olarak nitelendirilirken kendi özgün değerlerini korumak suretiyle, dikte edilen hayat tarzlarına karşı mesafeli duranlar ise ilkellikle yaftalandı. Devasa bütçeli filmler, diziler, reklamlar, televizyon yayınları vs. hep bu amaca hizmet etti. Böylece özenti eğiliminin seyrini büsbütün değiştiren bu sürecin neticesinde kendiliğin ve özgünlüğün yerini küresel tekdüzelik aldı. Olayın trajik yanı ise matah bir şey yapmışçasına kendi özgün ve sahici değerlerinden uzaklaşan insanların “özgür birey” olarak taltif edilmesiydi. Çoğu insan buna kanıp toplumsal boyutta küresel kapitalizmin sadık müşterisi oldu. Artık onların ne giyecekleri, ne yiyecekleri, nasıl davranacakları ve hatta neye ihtiyaç duyacakları bile belli odaklar tarafından belirleniyor. Nasıl bir evde ne tür eşyalar kullanacaklarına başkaları karar veriyor.
Şimdi “moda” adı altında insanlığa dayatılan basmakalıp hayat tarzlarının egemenlik günlerini yaşıyoruz. Başka dünyalarda kurgulanmış gösterişli hayatlara sahip olmak, pek çok insan tarafından bir varoluş amacı olarak görülüyor. Bu amaca ulaşmak için varını yoğunu harcayanlar var. Harcadıkça özendirilen hayata ulaşacağını zannedenler var. Oysa tükettikçe tükeniyor insan ve kendi özgünlüğünü, özgürlüğünü heder ediyor farkına varmadan. Açıkçası özentinin küreselleştirilmesiyle hayat bütün doğallığını, özgünlüğünü ve renklerini kaybetmeye yüz tutmuş vaziyettedir. Her şey yepyeni ama hiçbiri özel değil. Her biri basmakalıp, her biri fabrikasyon. Kendi değerleriyle tasarladığı ve kendi el emeğiyle şekillendirdiği benzersiz eşyaları eskitinceye kadar kullananlar tarih oldu.
Modern çağ, insana pek çok imkân sunmuş olsa da önüne çektiği özenti duvarıyla onu kendisiyle buluşmaktan, kendisi olmaktan, kendi değerlerini yaşamaktan alıkoymuştur. Hep başka hayatlar yaşama hevesine tutsak etmiştir. Günümüz insanının doyumsuzluğu, memnuniyetsizliği ve huzursuzluğu biraz da bu noktadan sorgulanmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki insan, bu duvarı aşamadığı ve özentiyi kendi değerlerinin ihyasını temin edecek bir kıvama tahvil edemediği sürece bu müzmin doyumsuzluk, memnuniyetsizlik ve huzursuzluk devam edecektir.