RAHMAN’IN MÜTEVAZI KULLARI

Dr. Mahmut KAYIŞ
Din İşleri Yüksek Kurul Uzmanı

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذٖينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا
“Rahman’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selam!’ der (geçer)ler.” (Furkan, 25/63.)

Rabbinin rızasını arayan bir mümin için dünya hayatında en değerli erdemlerden ve ahlaki güzelliklerden biri, tevazu sahibi olmaktır. Yaradan’ın katında Müslümanın değerini artıran tevazu; kişinin alçakgönüllü olması, kendini beğenmişlikten ve böbürlenmekten kaçınması, kibirden uzak, sade ve samimi bir hayat yaşamasıdır. Tevazu, Allah’ın istediği ve hoşnut olduğu bir davranıştır. Öyle ki Yüce Rabbimiz Allah Resulü Efendimizin kendisine tabi olan müminlere şefkat ve merhametle yaklaşmasını, onlara karşı alçak gönüllü ve mütevazı olmasını emretmiştir. (Şuara, 26/215.)
İslam ahlakının temel prensiplerinden biri olan tevazunun yerleştiği mümin gönüllerde, kibir ve gurur barınamaz. Nefsinin kötü isteklerine gem vurabilmiş kişiler, makam ve mevkii, şöhret ve zenginliği ne olursa olsun kendini diğer insanlardan farklı bir konumda görmez. Çünkü kendini beğenmişlik, Kur’an-ı Kerim’in yasaklamış olduğu kerih bir davranıştır: “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” (Lokman, 31/18.) Ayrıca Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Allah bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti.” (Müslim, Cennet, 649.)
Allah Resulü Efendimiz, Cenab-ı Hakk’ın habibi ve insanların en şereflisi olmasına rağmen, hep mütevazı olmuştur. Tevazuyu en güzel hâliyle yaşamış ve bizlere göstermiştir. Medine’de yaşayan herkes, hatta bir köle bile Hz. Peygamber’in yanına rahatlıkla gelir, âdeta onu dilediği yere götürür, sıkıntısını ona arz eder ve çözüm bulurdu. O, kimseyi kendinden uzaklaştırmaz ve herkesin derdini dinlerdi. (Buhari, Edeb, 61.)
Kişinin kendisini diğer insanlardan üstün görmesi ve kibirli bir tavır sergilemesi, insanı Allah’a karşı da büyüklenmeye ve isyana götüren bir yoldur. Oysa insan, Rabbi karşısında aciz ve muhtaç olduğunu aklından çıkarmamalı, gerçek güç ve kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu her daim hatırında tutmalıdır. Çünkü insan zayıf ve sınırlı bir varlık olup sahip olduğu her şeyi zamanla kaybeder. Bedeni güçsüzleşir, zihni yorulur, malı ve makamı yok olur. İşte kendini beğenen kibirli insanlar, bu gerçeğin farkına varmak istemezler. Allah tarafından kendilerine verilen mal, servet, güzellik ve benzeri şeylerin bir imtihan vesilesi olduğunu göz ardı eder ve kendilerini üstün görmeye başlarlar. Böylece Allah’ın sevmediği insanların zümresine dâhil olurlar.
Tevazu ipine tutunan Müslümanın ruhu güzelleşir, kalbi temizlenir. Davranışlarında uyum, sözlerinde hikmet, basiretinde derinlik görülür. Çünkü o kalbini ve gönlünü kibirle kirletmemiş, gururun içinde yaktığı gaflet ateşiyle yolunu kaybetmemiş, dünya nimetleri önüne serildiğinde gönlünü onların geçici cazibesine kaptırmamış ve tevazu ile yoğrulan iç âlemi, merhameti kuşanmıştır. Bu durum, mütevazı müminin Allah’ın rızasını kazanmasına, derecesinin yükselmesine vesile olur. Çünkü bu konuda Allah’ın Resulü, “Sadaka vermekle mal eksilmez. Allah, affeden kulunun değerini artırır. Allah rızası için alçak gönüllü olan kişiyi Allah yüceltir.” (Müslim, Birr, 69.) buyurmuştur.
Mütevazı Müslümanlar, dünyada insanların arasında bir kandil gibidir. Yaşayışlarıyla onları aydınlatırlar. Kibirden uzak durdukları için toplumda sevilen ve saygı duyulan bireylerdir. Çevrelerindeki kişilerle sağlıklı ve samimi ilişkiler kurarlar, bulundukları yerlere de samimiyet ve güven getirirler. Kalplerinde taşıdıkları tevazu, insanlar arasında sevgiyi ve saygıyı artırır. Alçak gönüllülükleri kibrin, gururun ve kendini beğenmişliğin açtığı içtimai yaraları ve ayrılıkları iyileştirir. Toplumsal dayanışmayı artırır ve insanlar arasındaki iletişimi kuvvetlendirir.
Ahiret saadeti de nefsini kibirden arındırıp tevazuya sarılan müminlere aittir. Çünkü Kur’an, ahiret yurdunun yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuğu istemeyen kimselere verileceğini haber vermektedir. (Kasas, 28/83.) Kendini beğenip başkalarını küçümseyen kişi, hesap günü geldiğinde, Allah Teâlâ’nın kendisini alçalttığını, kibirle örülen sahte makamların ise yerle bir olduğunu görecektir. Çünkü kıyamet gününde tevazuyu kuşanmış olanlar yüceltilecektir.
Mütevazı mümin, kibirden uzak durmakla beraber zillete de düşmez. Tevazu içinde bir hayat yaşarken dininin, şahsının ve Müslüman kardeşlerinin şeref ve haysiyetini korur. Çünkü tevazu, kibir ve zillet arasında dengeli bir tutumdur. Kibir, insanın kendisini üstün görerek başkalarını küçümsemesi ve hakikati reddetmesi anlamına gelirken zillet ise kişinin kendisini değersiz görerek haksızlığa boyun eğmesi ve onurunu kaybetmesidir. Tevazu, bu iki uç nokta arasında bir denge kurmak, insanın hem Allah’a hem de insanlara karşı doğru bir tutum sergilemesini sağlamaktır. Bu sebeple mütevazı olmak, iman etmeyen kibirli, kendini beğenmiş insanlara karşı alçak gönüllü olmak anlamına gelmemektedir. Çünkü Kur’an müminlere, birbirlerine karşı tevazu ve şefkatle, inkâr edenlere karşı ise izzetli ve güçlü bir şekilde davranmaları gerektiğini haber vermiştir. (Maide, 5/54.) Müminlerin bu özelliği “Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.” (Fetih, 48/29.) ayetinde ise daha sarih bir biçimde ortaya konmuştur.
Sonuç olarak Rahman’ın mütevazı kulları, kibir ve kendini üstün görme gibi mezmum davranışlardan uzak dururlar. Gerçek büyüklüğün ve yüceliğin Allah’a ait olduğunu bilerek yeryüzünde tevazu içinde yürürler. Kendi nefsinin, Müslümanların ve İslam’ın izzetini korurlar. Bu şekildeki bir tevazu, kişiye hem dünya hem de ahiret saadetini kazandırır. Allah’ım, bizleri gurur ve kibirden uzak eyle! Gönüllerimize tevazuyu ikram eyle. Mümin kardeşlerimize karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise izzetli olabilmeyi nasip eyle!