MUHARREM AYI VE AŞUREDEN
İZ DÜŞÜMLER


İhsan ÜNLÜ
DİB Başkanlık Müşaviri


Tüm dinler, bazı gün ve geceleri özel anlamları nedeniyle diğer zamanlardan daha kutsal sayar. Bu durum İslam dini için de geçerlidir. Müslümanların ortak şekilde önem atfettiği zamanlardan biri de “hürmet ayı” olarak bilinen muharrem ayı ve içindeki aşure günüdür. Muharrem ayı, haram aylar olarak bilinen ve savaşın yasaklandığı dört aydan biridir. “Muharrem” kelimesi, haram kılınmış ve hürmete layık anlamına gelir ve bu aya atfedilen önemi yansıtır. (M. Kâmil Yaşaroğlu, “Muharrem”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020, 31/4-5.)
Muharrem ayı, İslam öncesi Hanif geleneğinde değerli kabul edilmiş, bu değer, İslam kültüründe de muhafaza edilmiştir. Bu ay, İslam tarihinde dinî ve sosyal açıdan önemli olaylara da sahne olmuştur. Kamerî yılın ilk ayı olan muharrem, hicri takvimin başlangıcında yer alır. Hicri takvim ise Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicreti esas alınarak Hz. Ömer döneminde düzenlenmiş ve bu olay, takvimin başlangıç noktası kabul edilmiştir.
Kültürümüzde bir tatlı çeşidi olarak bilinen “aşure” kelimesinin kökenine inildiğinde, bu kelimenin Arapça kaynaklarda “aşura” şeklinde kullanıldığını görmekteyiz. Arapçada “aşere” (on) sayısına tekabül etmektedir ki bundan muharrem ayının onuncu günü kastedilmektedir. Türkçede aşure olarak ifade edilen kelime, muharrem ayının onuncu gününde pişirilip yakınlara, komşulara dağıtılan karışık tatlı anlamında kullanılır.
Aşure gününün ne zaman ortaya çıktığı ve kutlanmaya başladığıyla ilgili farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetler, İslam öncesi dönemlere kadar uzanır. Aşurenin; Hz. Âdem’in (a.s.) tövbesinin kabulü, Hz. Nuh’un (a.s.) gemisinin Cudi Dağı’na oturması, Hz. Musa’nın (a.s.) Firavun’dan kurtuluşu ve Hz. Yunus’un (a.s.) balığın karnından çıkması gibi önemli olaylara denk geldiğine inanılır. Bu nedenle müminler, oruç tutarak ve aşure tatlısı yaparak bu günü anmaktadırlar.
Buhari ve Müslim’de aktarıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye geldiğinde Yahudilerin aşure günü oruç tuttuklarını görmüş ve bunun sebebini sorduğunda, onların bu günü kendi peygamberleri Hz. Musa’nın Firavun’dan kurtuluşuna ithafen oruçlu geçirdiklerini öğrenmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Biz Musa’ya sizden daha yakınız.” diyerek o gün oruç tutmuş ve ümmetine de tavsiye etmiştir. Bu günü, “Büyük Kefaret Günü”
şeklinde sevinç ve kutlama günü olarak kutlamakta olan Yahudilere muhalefet açısından orucun bir gün öncesi veya bir gün sonrası ilave edilerek 1, 2 veya 3 gün olarak tutulması benimsenmiştir. Bakara suresinin 185. ayeti ile ramazan orucu farz kılındıktan sonra, muharrem orucunun tutulması serbest bırakılmıştır. (Yaşaroğlu, a.g.m., 4-5.) Aşure günü, Cahiliye Dönemi Arapları arasında da oruçla anılan bir gündü.
Hz. Peygamber, risaletten önce ve hicretten sonra da bu orucu tutmuştur.
Aşure günüyle ilgili kına yakmak, gözlere sürme çekmek, süslenmek, aşure pişirmek, bayramlaşmak, sadaka vermek, kurban kesmek gibi bazı âdetlerin sahih hadis kaynaklarında yeri yoktur. Bu uygulamaların büyük ihtimalle Cahiliye dönemi âdetlerine veya Yahudi geleneklerine dayandığı belirtilmektedir. (Yusuf Şevki Yavuz, "Âşûrâ", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1991, 4/24-26.) Kültürlerarası etkileşimin bir yansıması olarak aşurenin, Müslüman Türk toplumunun yaşamında da önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Geçmişe bakıldığında muharremin onuncu gününden itibaren özel törenlerle pişirilip dağıtılan bu tatlı, Osmanlı sarayında da geleneksel olarak hazırlanır ve halka dağıtılırdı. Anadolu’da zengin aileler ve esnaf grupları da aşure pişirip merasimlerle dağıtır, bazı yerlerde kurban kesilirdi. Günümüzde de aşure orucu ve aşure tatlısı geleneği canlı şekilde sürmektedir.
680 yılının 10 Muharreminde gerçekleşen Kerbela hadisesi, Müslümanların gönlünde derin yaralar bırakmış, talihsiz bir olay olarak tarihe geçmiştir. Kadim tarihinden o günlere kadar sürur ile anılan bu günlerin üzerine Kerbela’nın acı gölgesi düşmüştür. Muharrem ayı, sadece dinî yönüyle değil, aynı zamanda Hz. Hüseyin’in ve çoğu ehl-i beyt mensubunun Kerbela’da şehit edilmesiyle Müslümanların ortak hafızasında derin bir acının da simgesi olmuştur. Hz. Hüseyin’in zulme karşı onurlu mücadelesi, Müslümanların gönlünde saygı ve sevgi kazanırken bu katliamı gerçekleştirenler insanlığın vicdanında mahkûm edilmiştir.
Bu günden sonra kutlamaların çehresi değişmiş, kimi Müslümanlar tarafından bu ay matem ayına dönüştürülerek farklı bir veçheye büründürülmüştür. Haddizatında yakın bir komşunun evinden çıkan cenazeye gösterilen saygı, Hz. Peygamber’in en yakınları olan ehl-i beytinin tarifi mümkün olmayan katliamlarından doğan matemler için de esirgenmemiştir. Hz. Hüseyin’in şehadet günü olan 10 Muharrem, Kur’an tilaveti, mersiye, deyiş, nefes, mevlit ve ilahilerle idrak edilegelmiştir.
Tarihte Alevi, Sünni ayırt etmeksizin her kesimin hassasiyet gösterdiği bu günlerde yine her kesimden insanın Kerbela şehitleri için anma programları tertipledikleri, oruç tuttukları, birlikte iftar açıp aşureler kaynattıkları bilinmektedir. Elim Kerbela hadisesinden sağ olarak kurtulan İmam Zeynelabidin’e şükran nişanesi olarak da görülen aşure çorbasının hep birlikte yenmesi, ehl-i beyt-i Mustafa için birlikte sevinilip birlikte hüzün duyulması, birliğimize ve dirliğimize önemli katkılar sunuyor. Bu durum, aslında hepimizin ortak değerlerinin sanıldığından çok daha fazla olduğunu, tarihî süreç içerisinde örülen suni duvarların artık yıkılması gerektiğini bize gösteriyor.
Ortak değerler etrafında şekillenen etkinlikler, bizi birbirimize daha çok bağlıyor ve kaynaşmamızı sağlıyor. İyi niyetli, samimi adımlarla ön yargıların rahatlıkla kırılabileceği, herkesin konumuna saygı duyularak farklılıklarımızla bir arada çok rahat yaşayabileceğimizi ortaya koyuyor. Din kardeşi ve millet olmanın gereği olarak acıları ve hüzünleri birlikte yaşamak, barışa ve dostluğa önemli katkılar sunuyor. Dışarıda elimizin güçlü olması için içerideki safların daha sık tutulmasına vesile oluyor.
Bu açıdan bakıldığında bu ayda yapılan aşure, sadece bir tatlı değil birlikteliğin, dayanışmanın ve kültürel hafızanın ifadesi olarak öne çıkmaktadır. Aşure, farklı ürünlerin bir kazanda kaynamasıyla oluşan bir lezzet olması yönüyle farklı kimliklerin, inançların ve düşüncelerin birlikte yaşayabileceğinin simgesidir. Asırlardır süregelen bu gelenek, bugün de milletimizin toplumsal barışa ve birlikte yaşama kültürüne verdiği değerin bir göstergesi olmaya devam etmektedir. Aşure pişirmenin ve paylaşmanın temelindeki gaye, muhabbeti ve içtenliği paylaşmaktır. Bugünün dünyasında, bu sembolik anlam her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır.
Aşurenin millet olma hasleti bakımından bize verdiği mesajlar vardır. Tıpkı aşure aşındaki nimetlerde olduğu gibi her birimiz farklı ve özel meziyetlere sahibiz. Ancak o güzel aşure tadını verebilmek için biraz fedakârlık yapmasını bilerek büyük aileye katılmak ve katkı sunmak zorundayız. Öncelikle bu büyük ailenin üyesi olduğumuzu aklımızdan çıkarmamamız gerekir. “…dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir.” (Rum, 30/22.) ayetini de dikkate alarak insanlara ve hadiselere tek tipçi yaklaşmak yerine, farklılıkları zenginlik olarak görüp bir arada barış içerisinde yaşama kültürünü içselleştirmek zorundayız. Birbirimize ve değerlerimize saygı duyarak karşımızdakiyle empati kurma becerisini gösterebilmeliyiz. Farklı kültür ve inançları tanımlamadan önce tanımak, hüküm sahibi olmadan önce bilgi sahibi olmak durumundayız.
Muharrem ayı vesilesiyle bir kez daha andığımız Kerbela hadisesi, bize her çağda adaletin, vicdanın ve kardeşliğin ne denli kıymetli olduğunu hatırlatmaktadır. Bugün de benzer şekilde, millet olarak içinden geçtiğimiz zor zamanlarda bu değerlere sarılmak, onları yaşatmak zorundayız. Hepimiz bu ülkenin evlatları, yurttaşları, din kardeşleri ve nihayetinde Hz. Âdem’in (a.s.) çocuklarıyız. Acılar karşısında daha da kenetlenmeli; terörün, şiddetin ve nefreti körükleyen söylemlerin tuzaklarına düşmeden, birlik ve dayanışma içinde yaralarımızı sarmalıyız. Farklılıklarımızı çatışma sebebi değil zenginlik olarak görmeliyiz. Özellikle toplumun kanaat önderleri, barış ve kardeşlik mesajlarını daha yüksek sesle dile getirmelidir. Zira Kerbela’dan bugüne değişmeyen hakikat şudur:
Zalim kim olursa olsun mahkûm olur.
Mazlum kim olursa olsun insanlık vicdanında yer bulur.
Ve nihayetinde, her türlü kötülüğe karşı insanlığın ortak vicdanı galip gelir.
Şartlar ne olursa olsun, Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin deyimiyle yeter ki biz, “Bir olalım, iri olalım, diri olalım; yetmiş iki millete aynı gözle bakalım.” Âşık Veysel’in ifadesiyle, “İnsanları hakir görüp ırk ayırmanın, hakikatte yüz karası olduğunu bilelim.” Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzere, kendimiz için istediğimizi başkaları için de isteyelim. Kendimize yapılmasını arzu etmediğimizi başkaları için de arzu etmeyelim. Sözün özü;
Hoş görelim ki hoş görülebilelim.
Sevgi ekelim ki sevgi toplayabilelim.
Yine Mevlana’nın ifadesiyle, “sevgi ve cömertlikte güneş gibi olalım.”
Yunus’un diliyle, “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevelim.”
Bize kalmayacak dünya hayatı için bize kalacak ve yük getirecek kin, nefret ve düşmanlıklar bırakmayalım.