AYASOFYA’NIN ANLATTIKLARI
Rümeysa OĞUZ
Bir medeniyetin inşası nereden başlar? Tarih boyunca farklı milletlere, farklı coğrafyalara ve kültürlere baktığımızda onların mabetler etrafında toplandığını görürüz. Bu toplanış suya atılan bir taşın halka halka genişlemesini andırır. İnsanoğlu bir yere adımını attığında oraya önce mabedini inşa eder. Çünkü ibadethaneler insanların aynı duyguyla toplandığı, cem olduğu “biz” olma bilincini pekiştirdikleri en önemli yapılardır. Hâl böyle iken milletlerin durumunu biraz da inşa ettikleri yapılardan anlamamız mümkündür.
Tarih boyunca pek çok yapı inşa edilmiş, bazıları dayanıklılığıyla günümüze kadar gelebilmiştir. Bu, yalnız taşların üst üste konmasıyla meydana gelen yapının gücünü anlatmaz bize. Yapılar kendi tarihini fısıldar kulaklarımıza. Dinlemeyi bildiğimizde en çarpıcı hikâyeleri de en üzücü anıları da en sevinçli nidaları da yapılardan öğreniriz. Görmüş geçirmiş bir ihtiyar gibi bize yaşananları anlatır taşlar. Bak, der söz gelimi, bu sol tarafım yıkılmıştı savaşta, yeniden imar edildi. Şu temellerim sel baskınında sarsılmıştı da güçlendirildi. Bak, der bazen o yapılar bize; kapılarıma sımsıkı kilitler vurulmuştu, tabanıma serilen halılar toplanmış, secdeye varan başlar burada yasaklanmıştı. Hepsi geçti, mazide kaldı.
Coğrafyamız tarihe tanıklık eden yapılarla doludur. Bunlardan biri de hepimizin baş tacı Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’dir. Bu cami İstanbul’un kalbinde taç gibi salınırken aynı zamanda bir çağın yankısı olarak kucak açar Müslümanlara… Kubbesi bir medeniyetin inşası olarak müjdelenen fethin sevincini anlatır, minberi ümmetin duasını fısıldar durmadan. Dinlemeyi bilene, çok badireler atlattığını, çok yıkımlardan kurtulduğunu, yine ve yeniden yapılandırıldığını anlatır. Yalnız taş ve mermerden ibaret olmadığını, bir milletin hafızası, duaların kabulü, şanlı bir mücadelenin timsali olduğunu gösterir, bakmasını bilen gözlere.
Ayasofya-i Kebir Camii, yalnız bir ibadethane olmadığını, anlamları içinde barındıran bir sır olduğunu fısıldar kulaklarımıza. Bilindiği gibi bu yapı, 537 yılında Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kilise olarak inşa edilmiştir. Neredeyse bin yıl Bizanslıların önemli bir kilisesi olarak hizmet vermiştir. Ancak cennet mekân Fatih Sultan Mehmet Han’ın 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinin ardından camiye çevrilerek İslam medeniyetinin bir nişanesi hâline gelir. Fatih Sultan Mehmet Han, fethin hemen ardından bu yapıyı camiye çevirerek Ayasofya’yı sadece eski bir yapı olmaktan çıkarır. Bu değişim Ayasofya’yı yalnız fetih nişanesi yapmakla kalmaz, büyük bir sembol olarak yükseltir. Ümmetin birlik ve beraberliğinin, fetihle gelen adaletin, hakkın batıla galibiyetinin simgesi hâline gelir Ayasofya. Fetihle birlikte Ayasofya’dan yükselen ezan sesleri, İslam medeniyetinden dünyaya yükselen bir hak sesi olarak semada yankılanır âdeta.
Anlaşılacağı üzere Ayasofya’nın heybeti ona yüklenen manevi anlamlarla hayat bulur. Bununla beraber 55 metreye ulaşan yüksekliği, çapı 33 metreyi aşan devasa kubbesi de ihtişamıyla maddi büyüklüğün göstergesi olur. Ayasofya yalnız bir cami değil aynı zamanda külliyedir. Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfiyesinde belirttiği şekilde, Ayasofya çevresine medreseler, sıbyan mektepleri, aşevleri, kütüphaneler ve şifahaneler kurulmuştur. Böylece ecdat, bize yapıların taş olmanın çok ötesinde anlamları olduğunu da öğretmiştir. İbadethaneyi toplumsal hizmet ve düzen anlayışıyla birleştirmiş, yapıların ötesinde kültür inşa etmeyi örneklemişlerdir.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın böylesi bir iştiyakla hayata kattığı Ayasofya-i Kebir Camii ne yazık ki bir müddet ibadete kapatılmıştır. Fakat 24 Temmuz 2020 yılında, ibadete kapanmasından tam 86 yıl sonra kılınan cuma namazı ile yeniden bir ibadetgâh olarak hizmet vermeye başlamıştır. Bu açılış yalnız bir caminin ibadete açılmasından öte anlamlar taşıdığı için Müslümanlarca büyük bir sevinçle karşılanmıştır şüphesiz. Çünkü her şeyden önce burası ecdada sadakatin, köküne sarılmanın, mirasa sahip çıkmanın bir göstergesi olmuştur. Ayasofya’yı Ayasofya yapanın, üst üste konulan taşlar değil, duvarlarından kubbesine değin üzerine yüklenen anlamlar olduğu yeniden hatırlanmıştır. Buranın bir cami olarak açılması geleceğe inşa edilecek köprülerin ayağının geçmişe dayandığının ispatıdır.
Bugün, bu büyük mabedi yeniden asıl hüviyetine kavuşmuş görmek büyük bir sorumluluğu da yüklemiştir omuzlarımıza. Oraya varmak, havasını solumak, kubbesine bakmak, duvarlarına dokunmak ve her taşının, her zerresinin anlattıklarını dinlemek… Bütün bunlar başka mana kapılarını aralar önümüzde. İnsan derin bir nefes alıp “Ayasofya bana ne söyler?” diye sorarsa kendine, onlarca cevap serilecektir önüne.
Ayasofya bir çağrıdır kimimiz için. Hem tarihe hem bugüne hem de geleceğe… Ayasofya bir ibrettir. Ders almaktır. Ayasofya sahip çıkmaktır. Ezana, namaza, ümmete, birliğe ve bizliğe… Ayasofya bir sevinçtir. Kaybedilenin bulunması, kıymetin anlaşılması, değerlerin yaşatılmasıdır. Ayasofya bir zaferdir. Müjdelenen bir fetih, kulluk olmanın idrakidir. Ayasofya bir ilandır. Medeniyet olmanın, çağları kapatıp çağları aşmanın, batılı zail edip Hakk’a varmanın ilanıdır. Ayasofya ümmettir. Ayasofya insandır. Ayasofya bizdir. Biz de Ayasofya’yız. Yeter ki taşın söylediğini işitmek için kulaklarımızı açalım. Mana âlemine dalıp anlamın ötesindeki anlama varalım.
Topraklarımızdan yükselen Ayasofyalar
Ayasofya deyince aklımıza İstanbul’da yükselen, mimarisi ve hikâyesi ile hepimizi derinden etkileyen, çağların kapanıp açılmasına şahitlik etmiş büyük mabet gelse de Ayasofya aslında yalnızca İstanbul’da değildir. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethedip fethin sembolü olarak Ayasofya’yı camiye çevirerek burada cuma namazı kılmıştır.
İstanbul’daki Ayasofya-i Kebir ve Küçük Ayasofya Camii’nin yanı sıra Anadolu’da da çokça örneği bulunan Ayasofyaların en bilinenleri Edirne, Kırklareli, Trabzon, Gümüşhane, Zonguldak, Bitlis ve İznik’te bulunur. Her biri, bir zamanlar başka bir inanca ev sahipliği yapmış bu yapıların cami oluşu, İslam’la yeniden dirilişlerinin nişanesidir.
Her biri ecdadın hassasiyetinin, fethin yalnız toprak büyütme amacı gütmediğinin, İslam sancağıyla birlik olmanın ispatıdır.
Her şeyden evvel bu camiler, İslam’ın tevhid anlayışının tarihsel bir yapıda vücut bulmuş hâlidir. İsimlerinin “Ayasofya” olarak anılmaya devam etmesi ise manasındaki “kutsal hikmet”in devamını işaret eder gibidir. Çünkü bu camiler, yalnız bir yapı olarak değil, bir anlam, tarih, kültür, çaba ve amaç olarak çıkar karşımıza.
Hem fethin coşkusudur Ayasofyalar hem birliğin sembolü hem kulluğun en önde oluşu. Ecdadın çabası da Ayasofyaların taşında saklıdır, hedefi de duası da. Bir zamanlar başka bir dile, başka bir niyaza tanıklık etmiş olan taşlar, secdenin mekânı olmakla hayat bulmuştur.
Bu yüzden önemlidir taşların söylediğini işitmek. Çünkü Ayasofyalara hikmet gözüyle bakmayı, onun söylediğini can kulağıyla dinlemeyi beceren insan, taşların tanıklığında içine açılan bir pencereyle karşılaşır. Başka sedalardan sonra, ezan sesiyle sükûn bulmuş bu yapılar gibi kendi gönlünü düzeltmesi, yolunu kulluk şuuruyla belirlemesi gerektiği insana hatırlatılır. Böylece kişi, hem kıblesini hatırlar hem de kıblenin önemini. Evvela ibadet der, her işin başında kulluk. Fethin ardından, önce ibadetgâh inşa eden ecdadı gibi gönlünün putlarını kırar, yönünü kıbleye çevirir.