miraç; TALTİF, TESKİN, MUCİZE
Hilal KOÇ HANCI
Zor zamanlardan geçiyoruz. Göz kapaklarımızı sıkıca kapattığımızda dahi gözümüzün önünden gitmeyen görüntülere şahitlik ediyoruz. Küçücük bedenler babalarının kucağında kefenlenmeyi bekliyor, battaniyeye sarılmış cansız vücutların yanında ne olduğuna bir türlü anlam veremeyen çocuklar bisiklet sürüyor, anneler evlatlarının solmuş yüzlerine bir daha göremeyecek olmanın acısıyla bakıyor, enkaz altından eşinin ve çocuklarının çıkarılmasını bekleyen adam bir beton parçasına sarılarak feryat ediyor. Bombalar güya güvenli alan olan hastaneleri, okulları ve sığınakları vuruyor; her yer toz duman, bir şehir gözlerimizin önünde yerle bir ediliyor, bir millet bütün dünyanın gözlerinin önünde soykırıma uğruyor. Bizler bakıyoruz, görüyoruz, feryatları duyuyoruz, başımızı çevirecek yer yok, kulaklarımızı tıkamak ne mümkün! Olan biteni görmezden gelmek vicdan sahibi hiçbir insanın yapabileceği bir şey değil. Bize imtihan olarak bu çağda yaşamak yeter, demiş şair. Evet, ne yazık ki her türlü vahşeti görebilecek teknolojik imkânlara sahibiz ve her şey biz yaşadığımızı iddia ettiğimiz zamanda oluyor.
Yeryüzünde insanların bozgun çıkarıp kan dökeceği yaratılışından evvel bilinen bir gerçek. (Bakara, 2/30) Hz. Âdem’in oğlunun, kardeşini öldürdüğü günden bugüne yeryüzü, masumların canlarının yakıldığı birçok olaya şahitlik etti. Çok uzun bir zaman dilimi değil sadece son iki yüzyıl içinde milyonlarca insan çeşitli bahanelerle katledildi.
Srebrenitsa Katliamı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da gerçekleşmiş ve belgelerle kayıt altına alınmış en büyük soykırımdır. Azerbaycan topraklarında Dağlık Karabağ bölgesinde kadın, çocuk, genç, yaşlı ayırt etmeden insanlar yakılarak katledildi ve bu soykırım Hocalı Katliamı olarak tarihe geçti. Yaklaşık 100 yıldır baskının ve şiddetin dozunu artırarak devam ettirdiği bir başka yer de Arakan. Arakanlı Müslümanlar farklı tarihlerde defalarca katliama uğradı. Doğu Türkistan’da Müslümanların temel ihtiyaçlara ulaşımları engelleniyor, kültürel/dinî kısıtlama ve baskılar devam ediyor. Dünya basınında gerektiği gibi karşılık bulamayan sessiz çığlıklar semaya yükseliyor.
Hak ile batılın savaşı insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. Bütün peygamberler yaşadıkları toplumlarda türlü sıkıntılara göğüs gererek insanları doğru yola davet etmişlerdir. Hakkı ve hakikati güzellikle savunanlar karşısında kıskanç, bencil, zalim güruhun tahakkümü Hz. Peygamber’in İslam’ı tebliğe başlamasıyla birlikte yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Mekkeli müşrikler ilkin İslam’ı kabul eden kimsesiz kölelere eziyet ederek onları kendi doğrularından uzaklaşmakla suçladılar. O gününün Cahiliye toplumunda bugün için çok da yabancısı sayılamayacağımız toplumsal hiyerarşi söz konusuydu. Kabileler arasındaki saygınlık kabilesi olmayanların karşısında güç gösterisine dönüşüyordu. Bu durumda İslam’ı kabul eden ilk Müslümanlar arasındaki köleler efendilerinin zulmünden paylarına düşeni alıyorlardı. İslam, toplumda saygın kabul edilen kişiler arasında da yayılmaya başlayınca müşrikler Müslümanlara Mekke’yi dar etmeyi akıllarına koydular. Artık zayıf olsun olmasın bütün Müslümanlar Mekkeli müşriklerin baskısına, zulmüne ve boykotuna maruz kalıyordu. Üç yıl boyunca Müslümanlar bir mahallede, bugün Gazze’de yaşananlar gibi abluka altında kaldı. Sosyal ilişkiler tamamen askıya alınmıştı, onlarla konuşmak, birlikte oturmak, kız alıp vermek ve ticaret yasaklanmıştı. O gün için kabile savaşlarından çekinildiğinden Mekkeliler kan dökmeyi göze alamıyorlardı. Haşimoğullarına uygulanan bu boykotu hoş karşılamayan Mekke’nin önde gelenlerinden bazı isimlerin de araya girmesiyle boykot son buldu. Müslümanlar biraz olsun rahat nefes alsa da mevcut durumda Müslümanların Mekke’de yaşaması zor görünüyordu. Derken Hz. Peygamber’in (s.a.s.) en büyük destekçisi Hz. Hatice ve amcası Ebu Talib peş peşe vefat etti. Hz. Peygamber’in yükü katlanarak arttı. Efendimiz Mekke’de yaşamanın gitgide zorlaştığı bu süreçte Müslümanların güvende olacakları bir belde arıyordu. Taif’e gitti, maddi ve manevi eziyetlere maruz kalarak bir sonuç elde edemeden Mekke’ye döndü. Beşerî gayreti en üst düzeyde gösteren Hz. Peygamber, bir gece muazzam bir olay yaşadı. Büyük bir ikram olarak kendisine birtakım deliller gösterilmek üzere gecenin bir vakti Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürüldü. Mescid-i Aksa ki yerin göğe en yakın olduğu yerdir, oradan göklerin kapıları açıldı, Efendimiz Sidretü’l-müntehâ’ya ulaştı.
İslam tarihinde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yaptığı yolculuğa isrâ, oradan göklere yükselmesine miraç denilmiştir. Hadis kaynakları ile siyer ve delail kitaplarında Hz. Peygamber’in o gece yaşadıkları ile ilgili birçok rivayet yer almıştır. Bu rivayetlere göre Hz. Peygamber’e miraçta namaz emredilmiş, Bakara suresinin son ayetleri vahyedilmiş ve Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi verilmiştir. (Buhari, Salât, 1, Müslim, Îmân, 259, 262-263, 279)
İslam âlimleri sonraki dönemlerde isrâ ve miracın mahiyetine yönelik olarak uykuda mı uyanıkken mi, bedenen mi yoksa ruhen mi gerçekleştiği konularında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelam ve hadis âlimlerinin çoğu, olayın bedenen ve uyanık hâlde gerçekleştiği görüşünü benimsemiştir ve İsrâ suresinin 1. ayetinde geçen “abd” kelimesinin ruh ve beden bütünlüğüyle Hz. Peygamber’i kastettiğini ileri sürerek görüşlerini delillendirmişlerdir. Bu noktada isrâ ve miracın nerede, ne zaman, nasıl gerçekleştiğini, bu konularla ilgili rivayetlerin sıhhatini, olayın imkân ve sınırlarını ilim ehline bırakarak yaşanan bu hadisenin bizim hayatımıza ne katması gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Hz. Peygamber bu hadiseyi, dünya hayatında bir insanın başına gelebilecek en sıkıntılı olayları yaşadığı bir süreçte tecrübe ediyor. Kendisine iman eden Müslümanlar, zalimlerin zulmüne karşı zayıf durumdalar. Hz. Muhammed (s.a.s.), onlar için elinden geleni yapmaya çalışıyor ama meşakkatli günler peş peşe geliyor. Çocukluğundan itibaren kendisine kol kanat geren, baba şefkatini ve sevgisini hissettiren amcası Ebu Talib vefat ediyor. Sonra nübüvvetin ilk şahidi, varlığıyla sükûnet bulduğu biricik eşi Hz. Hatice hayata gözlerini yumuyor. Miracı ve onun Hz. Peygamber için ne anlama geldiğini ancak bu yaşananlarla birlikte okuduğumuzda kavramaya başlıyoruz. Allah, Hz. Peygamber’in mahzun hâlini teskin; her şeye rağmen Mekkelilere karşı kararlı ve onurlu duruşunu takdir için ona bu gece yolculuğunu ikram ediyor.
Allah, daha önce vahiyle dünya hayatının geçiciliği hususunda Hz. Peygamber’i bilgi sahibi kılmıştı. Ancak o gece dünya hayatının dışında, ötelere dair birtakım bilgiler kendisine verildi. Miraç olayıyla Hz. Peygamber, gaip âlemini tecrübe etti, bir nevi ölmeden evvel ölüm ve ötesi ile ilgili bilgiye ayne’l-yakin ve hakke’l-yakin ulaştı. Böylece ulvi gerçeklerle karşı karşıya kalan Efendimiz, insan olarak yaşadığı sıkıntıları daha net bir şekilde dünya hayatının geçiciliği bağlamında anlamlandırmış oldu. O şahit olduğu hakikatlerle beşerî gayretin ne denli önemli olduğunu ve ihlasla yapılan işlerin sonucunda Allah’ın insana neler ikram ettiğini gördü. O gece manevi bir olgunluk yaşayan Hz Peygamber için artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Çünkü bu hadise, Hz. Peygamber’in gönül ve zihin dünyasında muazzam bir etki oluşturmuştu.
Bu gece yolculuğu sadece Hz. Peygamber’i etkilemedi tabii ki. O, Mekke’ye varıp yaşadıklarını insanlara anlatmaya başlayınca farklı tepkilerle karşılaştı. Müşrikler, Hz. Peygamber’in tam da düşündükleri gibi aklını kaybettiğini ileri sürdüler. İman ettiği hâlde kalbinde zayıflık bulunanlar onlardan etkilenerek yeniden inkârcılardan oldular. Müminler için ise bu olay imanlarını güçlendirecek bir mucizeden başka bir şey değildi. Bu hadiseyi tasdik ettiği için “sıddîk” lakabını alan Hz. Ebu Bekir’in müşriklerin onunla alay etmelerine karşın verdiği cevap ise tam bir ders niteliğindedir. “Siz Muhammed’in göğe yükseldiğini anlatmasına inanmamı neden yadırgıyorsunuz ki ben onun her gün Allah’tan vahiy aldığına iman ediyorum, onun göğe yükselmesine mi şaşıracağım?” (Abdürrezzâk, Musannef, V, 321) Bu noktada miracı Hz. Peygamber için bir taltif, Müslümanların imanını kuvvetlendiren bir mucize, Mekkeli müşrikler ve kalbinde zayıflık bulunanlar için de inkâr sebebi sayabiliriz.
Ramazan ayına ruhen ve bedenen hazırlık yaptığımız şu günlerde ihya edeceğimiz Miraç Kandili ile Hz. Peygamber’in yaşadığı bu hadiseyi yeniden düşünmek durumundayız. İsrânın menzili, miracın başlangıç noktası, etrafı bereketli kılınan Mescid-i Aksa bugün işgal altında. İsrail işgal kuvvetleri, Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Doğu Kudüs’ün Eski Şehir bölgesi çevresine ve giriş kapılarına barikatlar kuruyor. Cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya gelmek isteyen Filistinlilere yaş kısıtlaması getiriyor. Hz. Peygamber’in ümmetine emaneti, kutsiyeti ayetlerle sabit olan Kudüs ve Filistin toprakları bugün yine Allah’ın ayetlerini bizlere anlatıyor. Gazze’de sıkışıp kalmış bir avuç Müslüman, kendilerine teklif edilen müreffeh bir dünya hayatını ellerinin tersiyle itiyor. Zalimlere, katillere karşı onurlu bir direnişle bu mübarek beldeyi canları pahasına savunuyorlar. Onlar direnişleriyle Allah’ın kudretine ve dünya hayatının geçiciliğine şahitlik ederek son nefeslerini veriyorlar. Bizlere de iman etmenin tercih etmek olduğunu haykırıyorlar. Sahi biz şu zor zamanlarda neyi tercih ediyoruz, bunun muhasebesini yapıyor muyuz? Zira hangi tercih ve gayretimizin bize gök kapılarını açacağı bilinemez.