GÜZEL İTİBARINI RUHUNDAN ALIR

Hatice Ebrar AKBULUT

“Güzel"den ve "güzellik"ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden asli unsurları, kavramları, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzelliği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya da bir şeye baktığında gördüğü inceliktir. Güzel ise o cevheri layıkıyla işleyen ve taşıyandır. İnsan kendisini kendisi yapan şeyi bulur ve onu ince ince dokursa güzelleşir. Güzelleşmenin sayısız yolu vardır. Mühim olan insanın hangi güzellik algısına sahip olduğudur. Güzellik algısı şekilden ibaret olan, güzelin ruhunu anlayamaz.
Güzellik algısı hayli tahrip olmuş insanların çağında safi güzele, ruhunu koruyan bir güzelliğe rastlamak neredeyse imkânsızdır. Vücut gibi artık bakışlar da deforme olmuştur. Bozulan bakışlar, baktığının ruhuna eğilemez, göze ilk çarpan şeye dikkat kesilirler. İlk gördükleri güzel de olabilir kusurlu da. Güzelin karşıtına çirkin derler ama güzelin karşıtı biçimsizleşen, doğasını, anlamını kaybedendir.
Her insan aynı ölçülerde yaratılmamış, her insana aynı ölçüde kendinden memnuniyet duygusu verilmemiştir. İnsanın yüzünü, rengini seçemeyişi adaletsizlik değil, insanın yüzü ve rengi sebebiyle üstün bir varlık olarak görülmesi adaletsizliktir. Aksi hâlde güzellik bir zulüm enstrümanı olurdu. Çünkü hiçbir varlık aynı derecede ve eşitlikte güzel değildir. Bununla birlikte insana emanet olarak verilen bütün güzellikler ödünçtür, hepsi geçicidir çünkü insan, bedeninin hiçbir zerresini kendi çabasıyla elde etmemiştir. Buna mukabil ruhunda yeşerttiği güzelliklerin hepsinde kendi hissesi vardır. İşte insanı insan kılan da o güzelliklerdir.
İnsan denilen varlık seçemediği yüzüyle değil, kalbinden hâline yansıyanla değerlidir. Yüz ruha öyle aittir, ruhtan öyle bir parçadır ki ancak sahici bir yüzü olan ikiyüzlülükten, cahillerden ve cehaletten yüz çevirebilir. Yüz, ruhun aynasıdır. Bu aynanın cilası, şahsiyetli bir ruhun öz bakımından yani ruhundaki incileri döküp saçmayışından, değerini yere dökmeyişinden kaynaklanır. İtibar, saygınlık, kendine yakışanı yapma, zarafet, hâl, tavır ve hareketlerine dikkat etme, kendini ince ince işleme, karakterini inşa etme, kendini de âlemi de kalbiyle düşünme gibi hasletler ruhuna özen göstermekle kazanılır. Yeryüzü insan için yürüme derslerini icra etme mekânıdır. İnsan insandan istikametiyle ayrılır. Kimileri yürüdükçe kabalaşır. Kimileri de yürüdükçe incelir, burada misafir olduğunu idrak eder ve dikkatle bütün adımlarını güzele yöneltir.
Sırf estetik müdahalelerle sonradan seçilen, başkasına benzeme arzusuyla değişim geçiren yüzler sadece yüzlerine değil, karakterlerine de müdahale eder, kişiliklerinin değişmesine sebep olurlar. İnsanın kendi yüzüne, onu önceki hâlinden bambaşka bir hâle çeviren bir müdahalede bulunması o insanın psikolojik anlamda da kendini dönüştürmesi, “Ben o değilim, ben buyum.” demesi anlamına gelir. Elbette insanın hayatını kâbusa çeviren ve estetikle "düzeltilen” acil vakalar burada konu dışıdır. Tamamen keyfî, arzular ve hazlara uyarak yaradılışıyla oynanan yüzler, insanı kimliksizleştirir ve nihayetinde sonu gelmez isteklerinin kölesi kılar. Efemine tavırların artması, kadının kadın ve erkeğin de erkek olmaktan çıkma eğilimleri, estetik müdahalelerin yaygınlaşmasıyla doğrudan ilgilidir. Güzelliği gençlikle sınırlandıran ve daima genç kalmanın güzellik olduğunu dayatan anlayış, güzeli de güzelliği de her türlü anlamdan soyutlar.
Güzelliğin bir kriteri yoktur ve güzel, alternatifi olmayandır. Ancak güzelin üstünde güzel vardır, tıpkı aklın üstünde akıl olması, elin üstünde el olması gibi. Güzeller de kendi içinde merhameti, sevgisi, şefkati, görgüsü, insanlığı, inceliği, sözü, sohbetiyle birbirinden ayrılır. Neden bazı insanların yeri kalbimizde başkadır? Neden yüzü güzele kırk günde doyulur da huyu güzele kırk yılda doyulamaz, denmiştir? Surete takılıp kalanlar, hakikatte saklı olan güzelliği, sireti göremezler. Bir insanın, bir eşyanın, bir çiçeğin ruhuyla konuşamaz, onun varlığını hissedemezler. Bazı yüzler vardır, insana aradığı, unuttuğu tatlı ve anlamlı hisleri hatırlatır. Bazı insanları görme arzumuzun gerisinde adı konmayan bu hisler vardır. Bizi bir insana meftun eden o insanın yüzüne yerleşen, kalbinden suretine yürüyen anlamdır.
Sanat, güzeli herkesten ayrı bir gözle temaşa etme ve onu ortaya çıkarma, anlama ve anlatma çabasıdır. Edebiyatsa güzeli dil ile icra sanatıdır. Edebiyat dışında matematik, fizik, felsefe, müzik, resim gibi başka sanat ve ilim alanlarına bakıldığında bunların her birinin, güzelin mahiyetini kavrama konusunda bir araç olduğu görülür. Güzelin mahiyetini kavrayan, varlık üzerine düşünür, aşkın bir varlığın olduğunu kabul eder ve metafizik denilen madde ötesi alanda düşünce yürüyüşlerine çıkar. Mutasavvıfların “devir nazariyesi” olarak nitelendirdikleri varlık felsefesi, insanın tekâmül yolculuğundan hareketle her şeyin bir gün aslına rücu edeceğini, “O’ndan geldik, yine O’na gideceğiz.” anlayışını, güzellik ve estetik ışığında ele alır. Buna göre yaratılmış her güzellik, mutlak güzellikten bir pay almıştır. Güzellik maddi olana değil mana âlemine aittir. Maddî güzellikler biçim değiştirir, dönüşür, başkalaşır yok olur ama o güzelliği vücuda getiren yok olmaz, değişmez ve ebedîdir. Bu hakikati ufuk edinen, kendini var edene sadakatle bağlanır ve yalnız O’na iltica eder. Kendine verileni de dünyada gördüğü güzelliklerin de Mutlak Varlık’a ait olduğunu idrak eder.
Heidegger, Ay’ın bizzat parıldayarak doğmadığını ancak ödünç alınan ışıkla doğduğunu ve parladığını söyler. Demek ki güzel, başkasına muhtaç olmaktan imtina etmez, ötekinin varlığına ihtiyaç duyar. Güzel olan taklitçi değildir ama başkasından aldıklarını kendi karakterine göre şekillendirir. Başkasının kopyası olmaz ama kendinden başka güzellerin izine bakarak kendi yolunu inşa eder. Kendini en iyi, en güzel ve biricik zanneden insan hem ruhunu sakatlar hem de kendindeki güzellikleri heba eder. Galenos, kendinin olağanüstü olduğunu sanan, başkasına akıl danışmayı ve başkasına ihtiyaç duymayı hakir gören kimselerin büyük yanlışlar yapmaya daha meyilli olduğunu söyler. Kendini tanıyan, ruhuna eğilen, aczini, kusurunu, eksiğini bilen insanlarsa başkalarına danışmayı, başka izlere bakmayı önemli bir vazife olarak bilirler. Yani "kendilik bilinci” ve "kendini tanıma”, "kendini bilme” denilen şey, kişinin kendindeki güzellikleri hissetmesi ama bunlardan kendine büyüklük, üstünlük payesi çıkarmamasıdır. Güzel, sahip olduğu değerlerin farkındadır, izzetinefsine, itibarına düşkündür. Kendini itibarsızlaştıracak, değersizleştirecek söz ve eylemlere karşı daima teyakkuzdadır. Ruhunu incitenden, şahsiyetine hürmeti olmayandan hızla uzaklaşır.
Güzel, vaktini ziyan etmeyen, bilincini açık tutan, harekete geçen, eylemi kuşanandır. Zaman, en iyi hareketle algılanabilir. Durgun vakitlerde zaman hiç geçmez, hareketli vakitlerdeyse zaman su gibi akıp gider. Güzel, vakti zarifleştirir, onunla sohbet etmek kitap okumak gibi zamana derinlik katar. Kalp hatıralarda gezinirken bu zarif vakitlerin serinliğini yeniden duyar. Zamanın kokusu denilen şey, vaktin ruhunu hissettiren insanların dimağımızda bıraktığı etkidir. Güzel, sonu gelmez telaşelerin esiri olmaz, her dem kendi vaktini anlamlı kılar.
Güzel, bazen karanlıkta, bazen aydınlıktadır. Güzel, kavranması zor olan, kavramak için ince işçilik isteyendir. Güzellikse bütünüyle anlamdır. Anlamsızlık ondan uzaktır. İsrail’in attığı bombaların kapsüllerine çiçek eken Filistinli kadının nasırlı elleri, dünyanın en güzel elleridir. O eller, kendisine bakanla konuşur, söyleşir, dertleşir. Bomba kapsüllerini saksı yapan, onlara çiçek diken, o saksıları toprağa özenle yerleştiren kadın tepeden tırnağa asalet ve zarafettir. Asalet de zarafet de güzeli çevreleyen, yalnız güzele ait olan hasletlerdir. Zarafet, hiçbir kalıba dökülemez. Irk, soy, makam, mevki, zenginlik, şöhret gibi suni değerlerin hiçbiri asaletin ve zarafetin semtine yaklaşamaz. En çok kadınlar üzerinden dile getirilen, kadınları tek tip bir kalıba dökmeyi amaçlayan ve kadına dayatılan güzellik algısı, sorgulanmalı ve reddedilmelidir. Güzelliğin iadeiitibarı yani hayatımıza geri dönüşü sahte, plastik, sentetik güzellik anlayışının ve bu anlayışı pazarlayan endüstrinin tam karşısında durmakla mümkündür.
Yeryüzü, güzel ve iyi olanı kötü, sahte, plastik, amorf ve çirkin olandan ayırt etmek için yaratılmıştır. "Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık.” (Kehf, 18/7) Yeryüzü, kıyamete değin hak ile batılın, iyi ile kötünün, güzel ile güzele düşman olanın birbiriyle mücadelesine şahitlik edecektir. Bütün ağırlıklar, sorumluluklar, zorluklar güzelin yoluna çıkacak ama o yaşadığı her güçlüğü bir imtihan bilip yoluna devam edecektir. Başkasının dünyasını, hanesini, yerini ve yurdunu gasbeden, hem zalim olup hem de mazlum muamelesi görmek isteyen, narsist, bencil ve kendini özel yaratılmış, seçilmiş bir varlık zannederek İsraillileşen her şeye karşı başkaldıracaktır. Bir kere kendini güzelleştirmeye niyet etmişse insan, kendini var edene hürmeti artar. Zorluklar, yokuşlar, çetin yollar onu yıldıracağı yerde gücüne güç verir, şahsiyetini derinleştirir. Bir yerde herkes kırılır, gücenir ama yalnızca bazılarımız işine ve yoluna bakar. Kırıldığı anda kalmak insana hiçbir fayda getirmez, üzüntüleriyle birlikte yola çıkmayı, onlardan kendine korunaklı bir alan örmeyi ve içindeki insanla konuşmayı öğrenmeli insan, ruhen güzelleşmenin yolu biraz da buradan geçer.
"Güzellik seyredenlerin nasibidir.” der Halil Cibran. Öyledir fakat güzel yalnız seyirlik bir varlık değildir. Güzel olan, tefekkürü harekete geçirir. Bir kez güzeli anladıysa insan, gülü gül ile tartmalı, dağı da dağın üstüne, heybetli olanın yanına koymalı. Her şey dengiyle güzel. Her şeye yaradılışına uygun bir üslupla yaklaşılmalı.
Güzelin saygınlığı; zaman zaman savrulmalar, dağılmalar, gerilemeler yaşasa da aslına dönmek için verdiği çabadan, kendi özünü kavramak ve korumak için gösterdiği sürekli gayretten ileri gelir. Güzelin kıyası olmaz, güzellik kıyaslanmaz. Kıyas; kendini geliştirmek, olgunlaşmak, güzelliğe erişmek, huylarını güzelleştirmek içinse iyidir. Aksi hâlde her tür kıyas hasedi, fesadı, kötülüğü, huzursuzluğu, mutsuzluğu getirir ve insanı aşağı çekerek değersizleştirir.