KÜPELİ SALİHA HATUN
Osmanlı’da Bir Kadın Cerrah

Meryem DALĞIÇ
Başkanlık Vaizi

İnsana dokunan, can suyu olan, kadim mesleklerden biridir hekimlik. Kuşkusuz âdemoğlunun yeryüzünde var olduğu ilk andan itibaren hastalığında derdine şifa arayışı, hekimliğin ve tıp ilminin mütemadiyen gelişmesini sağlamıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sıhhatli bir yaşam için tavsiyeleri, tedaviyle ilgili emirleri, İslam medeniyetinde tıp ilmine özel bir ilgi gösterilmesine ve bu alanda gerekli kurumların teşekkül etmesine yol açmıştır. Özellikle tıbbi bilgisi bulunmadığı hâlde hasta tedavi eden kimsenin verdiği zararı ödeyeceğine dair hadis (Ebu Davud, Diyât, 23), yöneticiler ve hekimlerle ilgili idari ve hukuki mesuliyete işaret etmiş, İslam devletlerinde sağlık işlerinden sorumlu hekimlik müessesesinin kurulmasında etkili olmuştur.
Tıp mesleğinin resmî bir hüviyete kavuşması ise Halife Muktedir-Billâh zamanında (908-932) gerçekleşmiştir. Halife, halktan bir kişinin uygulanan yanlış tedavi sonucunda ölmesi üzerine imtihan edildikten sonra yetki belgesi vereceği hekimler dışındaki kimselerin çalışmalarını yasaklamıştır. Nihayetinde mesleğinde ün yapmış hekimlerle halifenin özel hekimleri hariç tüm doktorlar, Reîsületıbbâ Sinan b. Sabit b. Kurre tarafından imtihandan geçirilerek sadece başarılı olanlara tıpta yetki belgesi verilmiştir. (TDV İslam Ansiklopedisi, Hekimbaşı mad.)
İslam tarihinde hemşireler, kadın hekimler, savaşlarda ve günlük yaşamda hastalıkların tedavi edilmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Ancak tıp dünyasında daha çok erkeklerin egemen olması sebebiyle kadınların sesi yüzyıllar boyunca çok cılız bir şekilde günümüze ulaşmıştır. Tıp tarihinde kayda geçen, yaptığı başarılı ameliyatlarla sesini duyuran kadınlardan biridir Küpeli Saliha Hatun. 17. yüzyılda Üsküdar’da yaşayan Saliha Hatun, Roman milliyetine mensup Müslüman bir kadındı. Dönemin en mahir, en meşhur cerrahıydı, bu mesleği de cerrah olan eşi Deniz bin Gazi’den öğrenmişti. 19. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde cerrahlık, hekimlikten ayrı gelişmişti. Cerrahlar, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde bir başka cerrahın yanında yetişirlerdi. Eşiyle birlikte ameliyatlara giren Saliha Hatun, eşinin vefatından (1620) sonra da cerrahlığa devam etti. Kadın erkek ayrımı yapmaksızın birçok ameliyat gerçekleştirdi. Asıl uzman olduğu alan ise fıtık ameliyatları idi. Zorlu ameliyatlar yapan Saliha Hatun, cerrahi müdahale öncesinde hastalarından rıza formu talep ederdi.
Rıza formu, hekimin tedavinin olumsuz sonuçlarından sorumlu olmadığını belirten belgeydi, cerrah ile ameliyat olacak hasta arasında kadı ve şahitler huzurunda imzalanırdı. Üsküdar Kadı Sicillerinde yer alan bilgilere göre Saliha Hatun, yirmi bir hastadan rıza formu almıştı. Bu formlarda hastaların adı, ikamet yeri, şikâyetleri, tedaviye ilişkin bilgiler, ödeme tutarı ve en önemlisi de hastanın hayatını kaybetmesi hâlinde cerraha dava açılmayacağına dair bilgiler yer alırdı. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında hekimlerin can güvenliğini sağlamak amacıyla hasta ile cerrah arasında imzalanan rıza formu, cerrahların cezai sorumluluğunu ortadan kaldırdığı gibi, hastanın ölmesi veya tedavinin beklenen sonucu vermemesi durumunda ortaya çıkabilecek ihtilafların çözümünde de yol gösterici bir rol oynamayı amaçlamaktaydı. Oysa hasta onam formu, Avrupa’da oldukça geç bir tarihte 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştı. Bu durum Osmanlıların tıp etiği açısından kaydettiği ilerlemenin göstergelerinden yalnızca biridir. Şeriye kayıtlarında onam formlarının yanı sıra merkezî idareden ve adli tıptan gönderilen sağlıkla ilgili talimatlar, tıp tarihi, deontoloji ve klinik etiğe ilişkin belgeler de arşivlenirdi. Söz konusu belgeler arasında Saliha Hatun’un hastalarından aldığı onam formlarının da bulunması, Osmanlı coğrafyasında kadınların tıp alanında rahatça çalışabildiklerinin en bariz işaretidir.
Kadı sicillerine göre Saliha Hatun’un yaptığı ameliyatlarının ücretleri 400 ile 3.000 akçe arasında değişmekteydi. Aradaki farklar hastalığın seyri ve ameliyatın zorluğuyla ilgili olabileceği gibi muhtemelen hastaların mali durumu da etkiliydi. Ur ameliyatları da yapan Saliha Hatun’un ünü, tüm ülke sathına öylesine yayılmıştı ki hastaları arasında gayrimüslimler de vardı. Anadolu’dan Rumeli’ye kadar şifa bulma umuduyla hastalar, Üsküdar’ın yolunu tutarlardı. Rıza formlarında yer alan bilgilere göre yeniçeriler de dâhil olmak üzere toplumun farklı kesimlerinden, çeşitli yaş gruplarından birçok insan tedavi olmak amacıyla Saliha Hatun’a başvurmuşlardı. (Nülifer Demirsoy, 17. Yüzyılda Bir Kadın Cerrah: Küpeli Saliha Hatun ve Cerrahileri İlgili Rıza Formlarının Değerlendirilmesi, Konuralp Tıp Dergisi, 2019;11(3): 468-474)
İslam’ın insan hayatına verdiği ehemmiyet gereği Müslümanlar tıp alanında müthiş ilerlemeler kaydetmiş, İbn-i Sina başta olmak üzere ünlü hekimler ve Zehrâvî gibi meşhur cerrahlar yetiştirmiştir. Bilhassa Türkler kurmuş oldukları hastanelerde cerrahlara ve kehhâllere (göz cerrahları) ayrı kadrolar tahsis etmişlerdir. Bu durum gerek Selçuklu gerekse Osmanlı tıp müesseselerinde de devam etmiştir. Küpeli Saliha Hatun da yaşadığı dönemde insanların derdine derman olmak için başarılı ameliyatlar gerçekleştirmiştir. Yaptığı cerrahi müdahaleler ve hastalarından aldığı onam formu ile tıp dünyasına öncülük ederek ardında güzel bir iz bırakmıştır.