UZMANINA SORDUK

Ali Necip ERDOĞAN

Güzel nedir? Güzel diye nitelediğimiz bir şeyi güzel kılan etmenler nelerdir ve bu etmenler, öznede mi yoksa nesnede mi bulunur?
Nedir, sorusu bir “şey”in mahiyetine ilişkindir, yani o “şey”in nelerden meydana geldiğine yöneliktir. Estetik iki önemli kavramdan meydana gelmiştir: İlki, “yüce”, ikincisi “güzel” kavramlarıdır. “Yüce, sembolleştirilemeyendir.” Yani kavranamaz, bütünüyle anlaşılamaz, daima bir yönüyle anlaşılabilir. Yücenin karşısında şaşkınlık ve acziyet duyulur. Güzel ise, beğeni yargısıyla ilgilidir. İçinde daima yüceden bir şeyler barındırır.
Soyut kavramlar için “Nedir?” sorusunu cevaplamak çok zordur ama “Nasıldır?” sorusunu cevaplamak mümkündür. Çünkü “Nasıldır?” sorusu deneyime ilişkindir. Güzeli deneyimlemek onun ne olduğunu kendine göre anlamaktır.
Pisagor (Pythagoras), güzel üzerine düşünen ilk kişidir. Birinci yargısı uyumdur. Evreni oluşturan parçaların uyumu. Bu uyumu sağ-sol, sınırlı-sınırsız, belirli-belirsiz, aydınlık-karanlık, doğru-eğri gibi ikili yapılar (zıtlıklar) üzerinden düşünür ve bu zıtlığın bir denge oluşturduğunu, bu dengeden de güzelliğin doğduğunu söyler. Uyum ve dengenin tek-çift, sonlu-sonsuz gibi sayısal zıtlıktan kaynaklandığını görür ve güzelliği sayılar arasındaki oran-orantı ilişkisine dayandırır. Ona göre tek sayı doğruyu, çift sayı yanlışı temsil eder. Kare iyi ve güzeldir, dikdörtgen ise kötüdür çünkü uyumsuzdur. Bu belirlemeler sanatçılar için doğayı taklit ederken kullanacakları ölçüye dönüşür. Özellikle heykel sanatçılarının oran-orantı yoluyla ve zıtlıkları kullanarak oluşturdukları ölçek, eser adına kusursuz bir uyum ve dengenin oluşmasına sebep olur. Bu, aynı zamanda doğada işleyen düzenin sayılar üzerinden (oran orantı, altın oran, fraktallar, simetri…) anlaşılmasını ve doğayı taklit için formlar oluşturulmasını sağlar. Çünkü dünya bir ölçüyle dönmektedir ve bu ölçü sayılar aracılığıyla anlaşılabilir. Güzellik nicelikseldir ve görünüşle ilgilidir.
Sanat eseri bir kişi tarafından tüketildiği hâlde azalmayandır. Bir başkası da aynı ya da benzer şekilde tüketebilir. Sanat eserini tüketilemez kılan nedir? Bunun cevabı eserin duyulara hitap ediyor oluşudur. Çünkü eserin duyumsattığı haz bizzat eserden kaynaklandığı hâlde, duyumsayan özne tarafından bu haz ele geçirilemez. Bir başkası da o hazzı (kendine göre) duyumsayabilir. Bu da bize hazzın (o duygunun) öznede olduğunu ancak eserin o duyumsamaya hitap ederek o hazzı harekete geçirdiğini gösterir. Haz, eserden alındığı hâlde duyumsayan özne olduğu için haz ele geçirilemezdir. Bu nedenle de tüketilemez. Fakat eserden uzaklaşınca, ayrılınca haz duyguya dönüşür ve bir süre daha duyumsanır. Belirli bir süre sonra da anıya dönüşür ve zamanla unutulabilir. Demek ki sadece nesnededir ya da sadece öznededir diyemeyiz. Nesne ve özne birbirini doğurur dolayısıyla birbirleri için gereklidirler.
Meseleyi Kur’an-ı Kerim çerçevesinden ele alacak olursak el-Cemil’e (c.c.) göre güzel nedir?
Cemil, tüm güzellikleri kendinde toplayan ve Allah’ın (c.c.) mutlak güzelliğini ifade eden sıfatlarından biri. Güzel olan ve her şeye güzellik veren. Mastar hâli cemal. Bize yansıyan kısmı oran orantı, uyum, ahenk, tekrar etme ve süreklilik. Yani görüntü. Parçalar arasındaki oran orantı, onların birbirleriyle uyumu ve ahengi, canlılığın sürekliliği ve tekrar edişi. İnsanlık bir şey üretirken bu kavramlar üzerinden doğayı taklit ederek üretti. Dolayısıyla hem Allah’ın (c.c.) yarattığı doğadaki oran orantı, uyum, ahenk, tekrar ve sürekliliği anlamaya deşifre etmeye çalıştı hem de ürettiği her şeyde bu ilkeleri esas aldı. Böylelikle el-Cemil sıfatı her şeyde görünür oldu. Bu ismi, el-Musavvir ismiyle birlikte düşünmek gerekir. Güzelliğin görülmesi onun tasvir edilmesini de gerektirir. Dolayısıyla el-Cemil, görünen her şeydeki güzelliğin, o güzelliği yaratanı düşündürtmesidir. Eserden müessire ulaştırır ki tefekküre de işlerlik kazandırır.
Varlıkta ve insan dünyasında güzelin ve çirkinin kendisi olan bir şey yoktur; ancak bazı insanlar nesneleri ve eylemleri güzel ve çirkin olarak nitelendirmektedirler. Bunların her biri bir değer biçimidir. Suje açısından değerler ise görecelidir. Bu göreceliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Değerlerin göreceli olduğuna dair bir algımız var. Bu algının nasıl oluştuğuna yani değerlerin göreceliliği nasıl kazandığına bakmak gerekli. Mesela adalet kavramı çok önemli bir değerdir. Adaleti insan üretmiş değildir. Adalet verilidir, yani insana Allah (c.c.) tarafından verilmiştir. Ayrıca insan da bu kavramı yeniden ve sürekli olarak üretmiştir. İnsan bu kavrama eklemeler yapmıştır ve süreç içinde adalet kavramı birikimli bir değere dönüşmüştür. Bir de değer olarak gördüğümüz kavramlarda “aşkınlık” olmak zorundadır ki insanlık o kavrama ekleme/çıkarma yapabilsin. Bugün itibarıyla yeni bir adalet tanımı yapalım dediğinizde bunu başaramazsınız. Ancak ve ancak mevcut adalet tanımına eklemeler çıkarmalar yapabilirsiniz. Bu durum “özgürlük” ve benzeri kavramlar için de geçerlidir. Yeni bir özgürlük tanımı yapamazsınız. Mevcut özgürlük tanımına ekleme yapabilir, değiştirebilir ya da dönüştürebilirsiniz. Birikimli kavramlar “değer” olarak kabul görür ve kesinlikle “aşkınlık” barındırır, metafizik bağı vardır. Güzellik kavramı da böyledir. Bu kavramlar aşkınlık barındırdığında “göreceli” oldukları ortaya çıkıyor ki onu “değer” olarak nitelememizi sağlayan da bu oluyor. Yani değer, aşkın olmak, birikimli olmak ve göreceli olmak zorunda. Bu, onu (değeri) hem herkes için geçerli (norm, yasa) kılıyor hem de ona öznellik kazandırıyor.
Güzel’in diğer kavramlarla ilişkisi ilk çağdan günümüze kadar hep tartışılmıştır. Örneğin Sokrates’e göre hoş ve yaşamı acısız kılan işler güzeldir. Her güzel iş, aynı zamanda iyi ve yararlıdır. Platon’a göre ise güzel, kullanışlı ve yararlı olandır. Sizce iyi ve güzel arasındaki ilişki nedir?
İyi, ahlakın; doğru, mantığın; güzel de estetiğin konusudur. Şu hâlde “iyi” ve “güzel” arasındaki ilişkiye bakacaksak ahlakla estetik arasındaki ilişkiye bakacağız demektir. Düşünürler “Etik, estetiğin bir şubesidir.” demişler. Yani estetiği daha yukarıda konumlandırmışlar. Bu konumlandırma önemli çünkü etik olan daima estetiktir ama estetik olan her zaman etik olmayabilir.
Sokrates ve Platon’un sözleri üzerinden baktığımızda, “hoş ve acısız olan güzel, aynı zamanda da iyi ve yararlı” ise, “kullanışlı ve yararlı olan da güzelse” ahlakın, estetikte içkin olduğunu bir kez daha anlayabiliriz. Yani estetik ahlakı kapsar. Demek ki iyi ve güzel arasındaki ilişki, kapsayan kapsanan ilişkisidir. Güzel iyiyi kapsıyor demektir. O zaman her “iyi” kesinlikle “güzel”dir. Ama her “güzel”, “iyi” olmayabilir. Yine aynı sonuca ulaştık.
Estetik (güzellik) algısını iki yönelim belirler: Birincisi, kaos hâlindeyken düzen arayışı; ikincisi, düzen hâlindeyken düzeni bozma eğilimi. Kapsayan-kapsanan ilişkisi burada da açıkça ortaya çıkıyor. Kaos hâlini düzene koymaktan kendimizi alamayız. Düzeni kurarken de belirli bir biçim oluştururuz, bir çerçeve, kalıp, şablon… Düzen bir kez kurulduğunda dış etkiler daima onu bozmak eğilimi gösterirler. Güçlü bir düzen (etik zorunluluk) bu bozma eğilimine karşı direnç gösterecek ve kendisini sürekli değişerek yenileyecektir. Kurulan düzen, eğer dondurulursa (sabitlenirse) dış etkiler hızlıca kendilerine alan bulacaklardır. Estetik yapı dış etkilere göre kendini gözden geçirdiğinde (eleştirel tutum) kapsayan konumunu yitirmeyecektir ve etik/ahlak dışı olanı merkeze çekerek sürekli şekillendirecektir.
Gazali, güzelliğe olan düşkünlüğün sırf cinsî veya bedenî arzudan kaynaklanmadığını, aksine güzellikten hissedilenin başka bir zevk olduğunu, güzelliğin zatından dolayı sevildiğini söyleyerek buna tabiatın güzelliklerine duyulan zevki ve hazzı misal gösterir. Sizce dış dünyadaki güzellikler ile ilişkimiz, iç dünyamızda ne tür bağlantıların veya farklılıkların eseridir?
Dış dünyada bir güzellik görmeseydik, iç dünyamızda bir güzellik oluşturamazdık. İnsanın iç dünyası, dış dünyanın (tabiatın) bir fonksiyonudur. (Görüntü kümesidir.) İnsan, eserden müessire gider. Doğanın güzelliği, bu güzelliğin nasıl var olduğunu düşündürtür ve doğayı taklit ederek dünyayı imar ve inşa ederiz. İnşa faaliyetinin en önemli güdüleyeni güzellikten aldığımız zevktir ve bu güzelliği taklit etmekten duyduğumuz hazdır. Zevk duyusal temas gerektirir; görmek, dokunmak, koklamak, duymak, hissetmek… Haz ise zevkin cisimleşmiş hâlidir. Bu iki kavramı birbirinin yerine kullanıyoruz çoğu kez. Her ikisi de hem genellik hem öznellik taşır. O yüzden birbirlerinden ayrışmaları zordur. Her iki kavram da karşılıklılık gerektirir. Yani zevk de haz da kişiye özelmiş gibi görünseler de aslında “nesnesiz” duyumsanamazlar. Nesneye bakış açımız nesneyle olan ilişkimizi belirler. Buradaki bakış açısı aynı zamanda bizim de nesneye göre konumumuzu ifade eder yani sadece bizim konumumuz değil nesnenin de konumu önemlidir. Sadi, “Kuş bakışı bakmak güzeldir kuş gibi bakmamak şartıyla.” der. Burada hem bilince hem de mesafeye atıf yapılmaktadır. Mesafenin önemli olduğu vurgulanırken ancak bilinçli bir bakışla bilgi elde edilebilecektir. Uzaklık iç dünyamız için başka bir veri sunarken yakınlık başka bir veri sunar.
Farabi’ye göre bizim bazı şeyleri sevmemizin sebebi onlarda gördüğümüz mükemmelliklerdir. Bu en mükemmele varıncaya kadar derece derecedir. Ona göre bir şey kendi özünden ne kadar çok hoşlanırsa sevgisi de o oranda çok olur. Duyulan haz ve mutluluk da sevgi ile orantılıdır. Sizce güzellik ile sevgi arasında bir ilişki var mıdır?
Herkes güzeli sever, güzeli sevmek için gerekçeye ihtiyaç yoktur. Neden seviyorsun, diye sorulduğunda, güzel olduğu için, cevabı verilebilir ve hiç de yadırganmaz. Hâlbuki gerekçe de önemlidir. Güzellik ile sevgi arasındaki ilişki hem güzel olandan sevecek olana doğrudur hem de sevecek olanın güzeli aramasıyla ilgilidir. “Gönül kimi severse güzel olan odur.” denilebileceği gibi “Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa.” da denilebilir. Her hâlükârda atıf kişinin kendisinedir. Yani güzel olan daima sevginin nesnesidir. Sevgi, güzelin nesnesine dönüşmez. “Allah güzeldir ve güzeli sever.” hadis-i şerifi de sevilenin güzellik olduğunu dolayısıyla da güzelin sevginin nesnesi olduğunu ifade eder. İlahi sevgiye mazhar olabilmenin yolu güzel olmaktan geçer.
Bir diğer yanı da “güzel olanın güzeli sevmesi” bağlamında güzeli sevdiğimizde güzel olduğumuza dair bilincimizdir. Dünyevi güzellikleri sevmek, kişinin kendisine de güzellik atfetmesini sağlayan bilinçtir. Ben de güzeli severim çünkü bu sevgi beni de güzel yapar. Demek ki kişinin kendisinin sevilebilmesi için güzel olması gerekir ve güzel olabilmesi için de güzeli sevmesi gerekir.