HAYATIN SARSILDIĞI O AN
Büşra BAĞDAT
Ev dediğin dört duvar bir kapı. Ev dediğin tek kapı. Ya ev diyemediğin?
Onlarca sokak ve misliyle ev arasından birini hiç unutmadım. Dört duvarı da yıkılmış, eşyaları harap olmuş fakat kapısı dimdik ayakta kalmıştı. Nurdağı’na girince birinci değil, ikinci sağdan. Yok lokantanın orası değil. Belki ikinci sağda değil. Sahi bu moloz yığınlarının arasında hangisi sokak, hangisi dükkândı, siz yolunuzu bulabildiniz mi? Tek unutmadığım onca yıkıntının ortasında, dimdik ayakta duran işte bu kapı. Ahşaptandı, rengi yeşilce, biraz eskimiş, etrafındaki demirler yamulmuş, omuz verdiği duvarlar bir bir ufalanmış ama o yıkılmamış, öylece dimdik ayakta kalmıştı. Sonraki günlerde dönüp dönüp aynı noktaya geliyor, bu kapının ardındaki hayata olan merakımı bir türlü dindiremiyordum.
Depremden yaklaşık on gün sonra memleketim Nurdağı’na gittim. Yakın akrabadan kayıp yok, hepsi Antep merkezde. Yine de insan toprağına ne olduğunu bir de kameraların ötesindeki gerçeği merak ediyor. Arama kurtarma çalışmaları tamamlanmış, her yan moloz yığınlarıyla kaplıydı. Normalleşme mi? Hayır hayır henüz değil. İşte o gün gördüğüm ve tüm yıkıma rağmen ayakta duran bu kapının önünde kalakaldım. Önce beni etkileyen şeyin kapının fiziksel dirayeti ve buna karşı içimde uyanan bilimsel bir merak olduğunu düşündüm. Nitekim beni bu kapıya bağlayanın ardında sönüp gitmiş bir hikâye olduğunu ancak daha sonra anlayabildim.
Sordum soruşturdum Sultan ile İlyas’ın eviymiş. Meğer Sultan bizim uzaktan da akrabamızmış. Benim anneannem, onun halası, yok Ahmetgillerden, yok Süleyman Efendi’nin torunu derken ipin ucunu bir yerden yakaladım. Tabii kolay olmadı, zira Sultan’a karşı içimde uyanan bu anlamsız merakı giderebilmek için dalları yedi kat göğe uzanan aile ağacımızı da hatmetmem gerekti. Hastanedeymiş Sultan, hamileymiş, kaburgalarında ve bacağında kırıklar varmış. Ne yapıp edip onu görmeliydim. Hangi hastane, kaç numaralı oda, sordum soruşturdum.
Birkaç gün sonra elimde öteberi dolu bir poşet, dilimde Sultan için hazır ettiğim kelimeler hastanenin yolunu tuttum. Hangi kelime böylesi bir yıkıma teselli olur bilemiyordum. Açıkçası ne aradığımı da bildiğim yoktu. Fakat Sultan’ı ziyaret etmek, başsağlığı dilemek ve sanırım en çok da Sultan’ın hikâyesini Sultan’dan dinlemek arzusu ile hastaneye gelmiştim. İçimde pır pır eden kelebekle merdivenleri çıkıp danışmadan Sultan’ın 614 numaralı odada olduğunu öğrendim. Koridorun sonunda duran refakatçi hemşire arandığımı fark edince “Sultan Hanım’ın yakını mısınız? Bacak ve kaburgalardaki kırıklar iyileşiyor, doğuma da zaten daha 5 ay var.” dedi. Kapıyı yavaşça tıklatıp içeri girdim. Kocaman gülümseyen genç kadınla göz göze gelince ben de kocaman gülümsedim. Sonra da yanlış bir şey yapmışçasına mahcup hissettim kendimi. Başındaki örtüyü düzeltip oturuşunu doğrultmaya çalıştı ama kırıklardan ne mümkün. Bense sessiz ama derin bir nefes alıp usulca Sultan’ın hemen yanı başındaki sandalyeye iliştim.
“Merhaba Sultan Hanım.” diyebildim ürkekçe. Tuhaf karşılamasın diye de bir çırpıda hısım akrabalığımızdan bahsettim. Yıkık evinden konuşmaya dilim varmadı. Allah’tan o da pek bir soru sormadı da ne sebebi ziyaretimden ne de evden bahsetmek zorunda kaldım. Aksine Sultan, iyi ki geldiniz, dercesine baktı bana. Belli ki hastane odasında yapayalnız canı sıkılmış, sohbet edecek bir cana hasretti. Neredeyse aynı yaştayız, benim bir, Sultan’ın tam üç oğlu var. Sultan yavrularını özlemiş, uzun uzun onları andı. Ali dokuz, Hasan altı, Kerem ise dört yaşındaydı. En haylazı Kerem, abilerini mahalle boyunca peşinden koşturuyormuş. Çocuklarını anlatırken gözlerinin taa içi gülüyordu.
“Anneler çocuklarının yaramazlıklarına bıyık altından gülümser, evdeki haylazdan biliyorum.” diyerek neşeyle mukabele ettim. Normal zamanlarda insanlara hikâyelerini anlattırma konusunda üstün bir maharetim vardır. Misal, dedem ve anneannemi her ziyaretimde şekerli bir kahve yapar, yanına da bir parça çikolata koyup “Hadi anlat dede, siz şimdi nasıl tanıştınız? Ne olmuştu senin şu eski arabana? Hasan amcam nasıl bu kadar zengin olmuştu?” der hatırındaki tüm hikâyeleri bir bir anlattırırım. Hele bir seferinde “Dede senin bu hayatta en sevdiğin insan kimdi?” diye sordum. “İşte bu” diye anneannemi göstermesin mi. Ama o anda, Sultan’ın yanında tüm bu hüneri tükenmiş, ne söyleyeceğini bilemeyen genç bir kız gibi süzüldüm. Sadece “Çocuklar iyiler değil mi? Şimdi neredeler?” diyebildim.
“Ankara’ya akrabaların yanına gittiler. Biz de işte burada bekliyoruz, inşallah bir aya çıkarmışız.” dedi. Sonrasında nereye gideceklerini, nerede ve nasıl yeniden başlayacaklarını soramadım. Onun yerine sağa sola bakınıp elimdeki poşeti yatağın kenarına koydum. “Bir ihtiyacınız var mıydı Sultan Hanım?” sualime yalnızca tebessüm ile karşılık verdi. Allah’ım bu kadının ağrısı da mı yok, hep içten içten gülümsüyor. Çocuklarından bahsederken sesi çın çın, gözlerinde buğulu bir neşe. Hiçbir derdi yok sanırsınız.
Sonra dört, belki sekiz ya da daha çok elif miktarı sustuk. Neden sonra mırıldanır gibi kendiliğinden başladı anlatmaya. “Bir tane de kızımız olmasın mı be Sultan. İlle bir tane de kızımız olsun. Hep tuttururdu böyle...” dedi belli belirsiz karnını okşarken. “Ben bildim kız olduğunu da işte belli olmamıştı daha. İlyas da bildi ama yine de doktordan duymadan emin olamıyor insan. Ama İlyas bildi kız olacağını.” Sultan’ı soluksuz dinlerken İlyas Bey, şey eşiniz, diyerek iç çektim. Ardından, başınız sağ olsun, diyebildim.
“Aslında onu ve oğlanları daha 6. saatte çıkartmışlar biliyor musun? Sapasağlam çıkmış hem de. Ben? Yok, beni taa 14. saatte çıkarttılar. Belimden aşağısı böyle molozların altındaydı, başım açıkta. İşte o hâlde bekledik. Yok yok bebek zorlanmadı, sakince durdu öyle karnımda. Ama İlyas’ı da sağ çıkartmışlardı biliyor musun? Eniştem de görmüş. Hasan emmiyi bilir misin?” Yok, dedim, bilmem.
“İşte Hasan emminin oğlu çıkarttı bizi. Onların evi yıkılmamış, gelmişler komşularla. İlyas’ı da çıkartmışlar, hem sağmış, konuşmuş eniştemle, çocuklarla sarılmış sıkıca. Sonra beni de çıkarttılar. Benim bir şeyim yok, bebek de iyi. Şu kırıklar da olmasa. Ama bir aya tabucu oluruz. Yok, Ankara’da yapamayız biz, memlekete döneriz, hem İlyas’ım da orada. Biliyor musun İlyas’ta da hiçbir şey yokmuş çıktığında. Sağmış. Sonra kayboldu bu. Kaç gün haber alamadık. Ben bildim aslında da sağlam çıktı dediler, çocuklar da görmüş. Başından darbe almış meğer, Mersin’e hastaneye götürmüşler. Birkaç gün daha yaşamış. Ben bildim ama. O da bildi kız olacağını.”
Peki, benim bu genç kadının gözlerinde gördüğüm İlyas’ına hayalini kurduğu kız evladı verebilmenin gizli gururu muydu? Yoksa tüm yıkıma rağmen dimdik ayakta kalabilen bir kadının dirayeti mi? Sultan’ın yanından kalbimde derin bir sızı ile ayrıldım. Böyle bitmeseydi be Sultan, dedim kendi kendime, daha bitmeseydi. Konu komşudan Sultan ile İlyas’ın hikâyesini dinlemiştim. İlyas askerliğini Antep’te yapmış. Bir gün erlerden birinin düğününe davet etmişler İlyas’ı. Kuru dolmalar, baklavalar, cennette düştüm herhâlde derken misafirler arasında Sultan’ın gülen gözlerini görmüş. O günden sonra da geri dönmemiş memleketine. Burasını ve Sultan’ın gözlerini memleket bellemiş. Aylar sonra almış Sultan’ını, sonra da çalışmışlar, çabalamışlar, bu evi yapmışlar. Ayrılmadan önce Sultan’la sıkıca sarıldık. Metanet gibi görünen o parıltı ile sıkıca sardı sarmaladı beni. Sevgisi gözlerindeydi. Sahi ben ziyarete mi gelmiştim yoksa yaralarımı sarmaya mı? “Bir tane de kızımız olmasın mı be Sultan diyordu, kızmış. Ben bildim kız olacağını da İlyas da bildi.”