TOPRAĞIN İNSANLARI

Zeynep DEMİR

Eşyanın aslı topraktır. Varlık ondan neşet eder ve en nihayetinde ona karışır. İnsanın elinde şekillenen toprak ev olur, sığınak olur, insanı sarıp sarmalayan yuva olur. Billurdan bir bardak, sofraya konan kap olur. Mahir ellerde şekillenir çanak olur; emek emek işlenir, alın teriyle sulanır ve günü geldiğinde bereketiyle o çanağı dolduran nebat olur. Belki bu yüzden insanlık tarihi toprakla kurduğu bağ ile şekillenip anlam kazanır, kendi yolunu çizer, bahtını yazar.
İnsan ile toprak birbirini büyütür. Besler ve doyurur. İnsanlığın ilk yazılı kaynaklarından biri olan Gılgamış Destanı’nda insanın balçıktan yaratıldığı yazar. Semavi dinlerin kutsal kitapları da insanın topraktan geldiğini vurgular. Mitolojik bağlamda kaostan kozmosa geçişin remzidir toprak. Düzendir ve döngüdür. İnsanın döngüsü de toprakla başlar. İnsan topraktan yaratılmıştır ve yine ona dönecektir. Hayatın düzenini insanın toprakla kurduğu bağ belirler. Nuh Peygamber Allah’ın emriyle yaptığı gemide bir yandan tufandan emin olurken diğer yandan bir toprak parçasını arar. Sular çekildiğinde gemi toprağa ulaşır. Düzen geri gelmiş insan toprağa ayak basmıştır.
İnsanlar kendini toprakla var eder, onun hakkını gözeterek yaşam sürer. Fıtratlarına nakşolunan hakikatin tezahürüdür toprağa hürmetleri. Toprakla insanın arasındaki safiyete kirli ellerin, haris bakışların değmediği o çağların öykülerini anlatan Cengiz Aytmatov, Toprak Ana romanında şöyle der: “Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp ekince, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız.” Zira bir insan için mutluluk kendi tarlasını ekip biçmek, hasat vakti de emeğinin karşılığını aziz bildiği topraktan beklemektir. Yıldızlı ve mavi akşamlarda günün bütün yorgunluğunu geceye teslim eden insan da toprak da mutludur.
Âdemoğlunun can yoldaşıdır toprak, sadık yâridir. İnsan, bereketin izini sürer. Tabiat ona haşin yüzünü gösterip beşikteki bebesini, ağıldaki kuzusunu doyuramayınca yeni yurt arayışına girer. Salkım söğüdün ses verdiği, akarsuların, nehirlerin çağladığı, dolgun başakların zarif boyunlarını göğe uzattığı mümbit toprakların ardına düşer. Atalarımızı da Asya’nın steplerinden Anadolu’ya getiren bu arayıştır. Anadolu’yu yurt edinen milletimiz toprağı nakış nakış işler. Bozkırın ortasında yaşam baş verir. İç Anadolu bozkırlarından tatlı bir huzur yayılır, şırıl şırıl akan su arklarının sesine başakların hışırtısı ve rüzgârın ıslığı karışır.
Elinin emeğine yaslanan çiftçi için gece dinlenme vaktidir. Yıldızlar insanoğlunun hayallerine ortak olur, yerle gök arasında köprüler kurulur. Uyku bütün haşmetiyle göz kapaklarına hücum eder, kirpikler aşağı çekilir. Henüz gökdelenler yükselmemiş, geceyi kırk yerinden bölen yapay ışıklar yıldızlı göğe halel getirmemiştir. Uykular derin, gece dinlendiricidir.
Dağın ardından güneş başını kaldırır, ilk ışıklarını salar. Güneş, âdemoğluna yüz görümlüğünü takıp onu gündüze davet ettiğinde iş tutulur, ışık hüzmeleri eşliğinde toprağın bağrına insanın el emeği de karışır. Dinç bedenler, tarlaların yolunu tutar. Bereketli bahar yağmurlarından sonra hava açar. Buğdaylar, arpalar gelişip olgunlaşmıştır. Saplarının altı yeşil, tepeleri dolgun başaklar yaz güneşinde altın rengini alır. Tarlaların ucu bucağı görünmez. Biçerdöverlere yol açmak için tarlaların kıyıları orakla tırpanla biçilir önce. Ardından hem makineler hem insanoğlu işe koyulur. Birinin yarım bıraktığını diğeri tamam eder.
Hasadın ilk günü bayram yeri gibidir. Yüzler pürneşe. Kederli insan yoktur. Kimse dillendirmez, bayram sevinci yaşadığını söylemez ama herkes bu sevinci gönülden duyar, birbirinin yüzünde okur. Bakışlarda, gülüşlerde bellidir. Arabaların tıkırtısı, besili atların hırçın kişnemeleri bile hoş gelir. İşin aslı ilk gün sevinçten insanın iş tutası gelmez. Altın başaklar ufka kadar uzanır. Biçilmeyi bekler. Onların salınışında bir işmar saklıdır. Gel ve bereketli tanelerime kulak ver.
Âdemoğlu yan yana dizilir. Eline orağı yeni alanlar maharetli bir çiftçinin ardından girer sıraya. Oraklar çakmak çakmak parlamaya başlar. Çizilen yaylar birbiri ardına hizalanır. Yediveren başaklar bir bir düşer. Toprağın bağrından sökün eden arpa buğday, bereket olup yağar. Havayı ağustos böceklerinin sesleri doldurur. Doğanın sesine kulak veren insanoğlu, onun ritmine ayak uydurur. Derken güneş tepeye çıkar. Bütün hararetiyle âdemoğlunun yorgunluğu ziyadeleştirir. İbriklerden su içilir. Taş ocakta çay demlenir. Genç kızlar sepet sepet yiyecek taşır babalarına. Yeni gelinler evin direğine soğuk ayran ikram eder. Sofralar kurulur çarçabuk. Yeme içmenin, biraz da olsa dinlenmenin zamanıdır şimdi.
Gök imrenir insanoğlunun çabalarına. İnsanın içine ığıl ığıl akan bir rüzgâr gönderir. Sırtı terden sırılsıklam delikanlılar kendini rüzgârın merhametine bırakır. Kimi bir ağacın koynunda kimi başak sapları arasında tatlı bir uykuya dalar. Ak bulutlar bir parça gölgelik bahşeder. Dolgun başaklar arasında uzaktan bir atın kişnemeleri duyulur. Yeleleri rüzgârla savrulan at, altın bir nehirde süzülür. Eşsiz bir huzur vardır bu manzarada. Hepi topu bir saate sığdırılır her şey. Birkaç lokma ekmek, birkaç damla uyku.
Zeval vakti yeniden bir canlılık gelir toprağın insanlarına. Üzerlerindeki rehaveti bir çırpıda atarlar. Demir yatıp polat kalkan adamların güçlü bilekleri yeniden kavuşur orakla. Çoğu bitti azı kaldı, denir. Şu yokuşu aştık mı akşam olmadan bitiririz, denir. Ha gayret, denir; bileğine kuvvet, denir. Şakalaşmalar eşliğinde kimin sırası daha iyi biçilmiş, kimi fazla derin kimi biçimsiz kesmiş bir bir sayılıp dökülür. Gençlerin mahareti, yetişkinlerin tecrübesi övülür. Kim yokuşu ilk aşacak, kim geride kalacak, ilk kim yorulacak dillendirilir. Bu şakalaşmaların ardında yüreklendirme gizlidir; bileğine güvenen, eli çabuk olan için maharetini gösterme vaktidir.
Kadınlar; erlerini, babalarını işin başında bırakmış dönüş yolundadır. Kadınıyla erkeğiyle emek vardır bu manzarada. Boncuk boncuk dökülen alın teri vardır. Sallanan orakların ışıldamasında, biçilen ve devrilen başakların hışırtısında, sıra sıra dizilen o çalışkan insanların türküsünde Anadolu’nun kokusu saklıdır.
Hasat günü biçerdöverlerin homurtusu bile neşve verir insana. Bütün o türküleri, neşeli sohbetleri, rüzgârın ve atların seslerini bastıran keskin homurtu insana güzel yarınları muştular. İşte emeğinin karşılığı, işte seher vakti tatlı uykulardan kalmanın, toprağın hakkını gözetmenin, didinip çalışmanın mükâfatı. İnsanın ambarda buğdayı, ağılda kuzuları oldu mu, değmeyin keyfine.
Kadınlar bir yandan tarladan dönecek eşlerini, babalarını, kardeşlerini bir yandan da sabah erkenden sağıp yola koydukları hayvanlarını bekler. Her sabah çıngırak sesiyle köyü, kasabayı terk eden inekler akşam olunca dağ kekiğini, taze otları ak süte çeviren bir mucizeyle dönerler. Süt danaları annelerini bekler, kadınlar ellerinde kovalarla süte gelmiş hayvanları bu tatlı yüklerinden arındırmayı... Bütün yazı yaylalarda geçiren tosunlar kim bilir nasıl da semirmiştir. Çoban onları dağ tepe dolaştırmış, toprağın bereketiyle besleyip büyütmüştür. Akşam olur. Uzaktan çıngırak sesleri duyulur. Hayvanlar da bellemiştir evlerinin yolunu. Buzağılar hoplayıp zıplar, kuzular onca kalabalıkta gider analarının göğsünü bulur. Önce yavrunun hakkını verir kadınlar. Ardından kova kova süt sağılır. İmbikten geçen süt, çiğ olur, kaymak olur. Toprağın doyurduğu hayvanlar, insanoğluna nimetlerini sunar.
Yaz sonu bütün o çaba, bütün o yorgunluk sonbaharla demlenir. İneğin, koyunun hakkı da gözetilir hasatta. Biçilen yoncalar, arpa buğday samanları, güneş yeryüzünden elini eteğini çekmeden kurutulur. Sıkı sıkı sarılır, balya balya dizilir. Hayvanların kışlık erzakı istiflenir. Traktörler, biçerdöverler kızağa çekilir. Oraklar bileylenip kaldırılır. Yaylalardan tosunlar döner, çobanlara el emeği verilir. Bütün yazın yorgunluğu kış günleri içindir. Tabiat hırçın yüzünü gösterdiğinde, kar yeryüzünü ele geçirip insanla toprağın arasına girdiğinde, ambarında darısı, yakacak odunu, kışlık peyniri, yağı olan insan, o uzun kış aylarında, bitip tükenmeyen gecelerde yaz boyu verdiği emeğin huzuruna sığınır. Toprak da âdemoğlu gibi sükûnete ermiş, beyaz örtüsüne bürünüp bahara kadar dinlenmeye çekilmiştir.