It Must Be Heaven / Burası Cennet Olmalı
İshak KOÇ
Öncelikle sinemanın hayal perdesi olarak anıldığı yerde Filistinlinin gerçeği oynamak zorunda olduğu belirtilmelidir. Onun dünyasında hayallere yer yoktur! İlle de bir hayale tutunacaksa o hayal ortasından bombalanır. Sonralıkla söylenmelidir ki hakikatle aradaki mesafe açıldıkça evrende her şey kurgudan ibaretmiş zannedilir. Zan denip geçilemez. Geçilmemelidir. Hakikatin her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde olmasını isteyen Dostoyevski, tam da bu arzunun yörüngesinde kendi Yeraltı’sını oluşturur. Kurgusaldır. Okunur, izlenir, yorumlanır… Gerçeklik orada bir yerdedir de onun bir nevi yeniden oluşturulmuş hâli, post – truth yorumlamalarını da aşan simülasyon, daha yoğun bir arzla pazarlanınca tüm talepleri celbeder. Denebilir ki şimdiki zaman, daha fena bir gelecek için simülatif evrenin tahakküm tarihini oluşturur.
Egemen güçlerin istisna tanımaksızın dünya halklarına yaşattığı simülasyonun, o küçük ve sahte evrenin farkında olan, karşısında duran herkes değerlidir. Çünkü yeniden düzenlenmiş gerçeklik algısı, sistematik olmasa da sürekli denebilecek düzlemde, insanlığa vahşet ve dehşet görüntüleri izletip, şayet kalmışsa sinir uçlarıyla oynamak, duyarsız, duygusuz, tepkisiz bireyler üretmek şeklinde sunulur. Ve bu da evrensel alanda neredeyse her gücü ele geçiren, suyun başını tutan siyonistler eliyle yapılır. Böyle bir söylem antisemit görünse de (ki görünmese bile öyle olduğu iddia edilir) işin aslını inkâr etmek, çağın en bariz gerçekliğine karşı çıkmak sayılır. İşte o söylenemeyen, yadsınan, üstü örtülen yahut doğrudan doğruya yalanlanan gerçeklik, yerini simülatif olana bırakır ki artık duyguların bile sahte olabileceği konuşulur. (Duyguların sahteliği sadece konuşulabilir, zira duygu yansımaları dışında olup biteni saptayacak bir ölçüt, değerlendirecek bir üst akıl yoktur. Artık kişinin oynadığı rol, gözlemlenebilecek duyguyu ne kadar yansıtırsa onunla iktifa edilir.)
Bir film kesitinde rolünü icra eden karakter, ahlaki olarak zamansal uzam içinde yaşadığı evrene yani takip edilen senaryonun gereğine (ya da kimi zaman yönetmen direktifine) tabidir. O halde senaryo çok namüsait bir mahiyette tezahür etmemelidir!
Bergman, Renoir, Tarkovsky, Kiarüstemi gibi ustaların, çağın imkânlarını da kullanmayı bilen modern versiyonu Elia Suleiman olsa gerektir. Herhangi bir zamanda ve zeminde görülebilecek olan sıradanlığı imgeselliğe dönüştüren yönetmen, bir yandan görseli en sanatsal şekilde işlerken diğer taraftan ilk kurguyu, senaryoyu da görüntüyle manidar hale getirir.
Elia Suleiman’ın şimdiki hâlde son filmi It Must Be Heaven 2019’da vizyona girer, aynı yıl Cannes’dan ödülle döner. Türkiye’den TRT ve Zeyno Film’in de desteklediği eserini Hristiyan toplumunun haç taşıma töreniyle açan yönetmen, kendi gözlemlerinden kesitlerle ilerler. Her sekans ziyadesiyle ironik, kendini kolay ele vermeyen metaforlarla şekillenir. Söz temsil kentlerin üstünde helikopter uçabilir ama Batı’daki herhangi bir şehrin semalarında devriye gezen helikopterler, Filistin topraklarında hiç eksik olmayan netameye dönüşür; hava raporu almak için dolanan uçaklar masmavi gökyüzünde itici bir siyon yıldızı çizer. Melek kostümüne bürünmüş birinin kolluk güçleri tarafından üstüne çullanılınca tam göğsünde açıveren Filistin bayrağı görmek, sonra kanatlardan başka bir şey kalmadığına şaşırmak gerekmez! Yahut da size saldıracak gibi görünen grup, şayet karşı koymayıp sessizce bakarsanız çeker gider. Öyle midir? Yerleşimci diye anılan işgalciler gitmiş midir? Görüntü doğrultusunda belirtmek gerekirse birileri fena halde dayak yer. Dayağı yiyen siz olmayınca mesele etmezsiniz. Nitekim Filistin’e doğru yönelen bakışlardan, bu alışılmış zulüm serencamını öylece izlemekten başka bir şey çıkmaz! Hem Batı’nın kendi insanına davranışı da pek farklı değildir: Filistin topraklarında insanlar evsiz, barksız, yurtsuz bırakıldığında Batılı yardımseverler yiyecek ve su gönderip vicdan rahatlatır ya, işte aynı şekilde sokakta yatıp kalkan bir “homeless” bulduklarında pek müşfik kuruluşlar ona yiyecek ve su verip gerisin geri döner.
Kişi nereye gitse içsel Filistin’ini beraberinde götürür. Yani yönetmen kimi zaman kendini Batı’nın yerine koyar ve sadece izler; kimi zaman da kendisi olup aynı döngüyü oyuncular üzerinden gösterir. Bu ruhsal teamülü, dışarıdan izleyenin anlaması beklenemez. Hani tüm dünyanın Hanzala karakterini pek de anlamadığı gibi... Annesi, babası, kardeşleri, akrabaları, komşuları, arkadaşları, tanıdıkları hunharca katledilmiş çocukların ansızın büyüyüp direnişe yeltendiklerinde terörist addedildikleri gibi... İntikam hırsını dahi elinin tersiyle itmişken bir yüce dava uğruna, hakkı hâkim kılmak için Allah’ın ayetlerine uyup cihat edenlerin insanlık sorgusuna tabi tutulduğu gibi…
Elia Suleiman’ın kendi oyunculuğu yanında Ali Suleiman’dan Gael Garcia Bernal’e; Kerim Ghneim’den Yasmine Haj’a, Tarık Kopty’den Gregoire Colin’e, Kwasi Songui’den Vincent Maraval’a kadar birçok ünlü oyuncuyla her kesitin bir sonraki sekansta açıklandığı veya çağrıştırıldığı bir kolaj sunar. Özellikle İspanyol oyuncu Gael Garcia Bernal’le birlikte göründükleri sahne, dünyanın Filistin’e yönelik değişmez bakışını ele verir. Bernal tanıştırıp izah etmesine rağmen yetkili onu alıp çeker gider; Suleiman bakakalır.
Filmografisinde Elia Suleiman’ın pek sesi duyulmaz. Hayretle baktığı dünyanın ilginç yanlarını gösterirken kendisi de o sekansın içinde yer alır, lakin suskun kalmayı tercih eder. Bir nevi Hanzala gibidir; eller arkadan kavuşturulmuş, çoğu zaman izleyicinin dünyasına sırtı dönük, her şeyden ve herkesten bağımsız seyreden hayatın istisna anlarına dikkat çekerken sözel bir açıklamaya ihtiyaç hissetmez. Görsel kendini zaten açıklar. Bu elbette Filistin için, Filistin davası için, direniş için önemsenecek bir imgedir. Zira cümle cihanın gözü Filistin üzerinde gezinirken çoğu zaman şahit oldukları karşısında kimsenin çıtı çıkmaz. Konuşabiliyormuş ya da dilsiz değilmiş dedirten bir irkiltmeyle yönetmen, kendisine “Nerelisin?” diye soran taksiciye “Nasıra” der. Sonra Nasıra’nın nasıl bir ülke olduğunu sorgulayan muhatabının merakını giderir: “Filistinliyim.”
Filistinli olmanın insanlar nezdinde karşılığı işte tam da filmde gösterilen taksicinin heyecanı gibidir. Bir ehemmiyeti olmaksızın Filistin halkının hangi milletten geldiğini dert edinen dünya halkları, Girit’ten kopup Kenan diyarına yerleşen Filistlerden sorgusu pek de gerekmeyen “Arab-ı Müstağribe” kavramına kadar uzanır.
It Must Be Heaven, dıştan bakıldığında fotoğrafik ciheti yüksek absürt komedidir. Biraz yaklaşıldığında absürtlüğü ortadan kalkar, sadece komedi olur. İçine girilip anlatılan imgeye vâkıf olunursa komedinin yanına trajedi eklenir. Nihayet tamamen trajik olduğu anlaşılabilirse izleyenin olgunlaştığına delalet eder! Diğer yandan yönetmenin farklı tarafı, imge ve simgelerin fevkinde muziplikle karışmış şiirselliktir. Komedi denebilir lakin halkların güldürü kodları muhtemelen sunulu görsele uymaz. Dram denebilir lakin herhangi bir kesitin olduğundan fazla dramatize edildiği söylenemez. Trajedi demek için zaten yaşananın aslen trajik oluşu perdeye yalın gerçeklik olarak yansır. Özetle, Suleiman filmografisinin her bir yapıtı, sağlam bir şiirin yorumlanışını yansıtır. Bu tür bir yoruma Mats Grorud’un konuyla ilgili Kule (The Tower - 2018) isimli animasyonunda da rastlanır. Nekbe gününü (15 Mayıs 1948) anlatırken tehcir edilen babaya evladı sorar: “Köpek de bizle gelsin mi baba? Hayır, evladım, o kalacak!” Bir sonraki sekansta, götürülmediği için acı acı uluyan hayvana bakıp mırıldanır: “Hiç olmazsa köpek kaldı!” Kurgu rahmetli Mahmut Derviş’in Atı Neden Yalnız Bıraktın şiirinin yansısıdır:
“-Evde kim kalacak bizden sonra babacığım?
-Nasılsa öyle kalacak oğlum!
(…)
-Atı neden yalnız bıraktın?
-Eve yârenlik etsin diye evladım
Zira evler ölür terk ederse sakinleri...”
Suleiman, şiirselliği de tutkunu olduğu Arap müziğiyle harmanlar. Başta her filminin vazgeçilmezi Nagat Al-Saghira olmak üzere yerli yerinde Ümmü Gülsüm, Asmahan, Abdel Halim Hafez, Sabah Fakhri ve niceleriyle birlikte Yasmine Hamdan (yönetmenin hanımı) duymak mümkündür. Yahut da tüm görsel ve işitsellerden Filistin özlemi duyumsanır.
Standart okuma biçimlerinden bağımsız hareket edenlerin pek anlam veremeyeceği şekilde yönetmenin sokakta özgürce yürüyen, birey olmayı becermiş, dilediği gibi davranan ve giyinen kadınlar göstermesi, doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı topraklarda üstüne tahakküm kurulan tüm kadınlar için devrimci bir fikir yürüttüğünü ibraz eder. Burada (Paris’te) kadınlar böylece yürüyebilir, çünkü burası Celile değildir! Ancak üstüne yönelen gözler itibariyle en az orası kadar korunaksızdırlar. Celile’de ise kadın tüm özelliklerini tek tek taşımak ya da birinden birini seçmek zorundadır. Yani Hz. İsa’nın inzivaya çekildiği o en sakin mekânda bile insanlar tercihlerinin kurbanıdır. Hani dünyanın en zor imtihanı; evlattan birini tercih etmek gibi... Elbette insani değildir. İşgalin ve zulmün de insani olmadığı gibi…
Burası cennet olabilir mi? İnanan kalpler için bir yeryüzü cenneti tasavvur etmek gereksizdir. İnanç insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Nihai hedefi cennet olan insanlar, yeryüzünü mamur etmek için elinden geleni yapmaya çalışsa da buradaki imarın burada kalacağını bilir. Buradan cennet olmaz. Ancak burası tam da cennetin arandığı, aralandığı, hazırlandığı yerdir. Çağın insanı hayatın değişmez gerçeğinden hızla uzaklaşırken Filistin topraklarında bir grup Müslüman, dönüp dünyaya, hayata, insana doğru bir kez daha bakmalarını sağlar. Orada imanın dile gelip konuştuğu görülür. Yahut da iman ehlinin cennete doğru yürüdüğü…
Orijinal İsmi
It Must Be Heaven
Süre
1 saat 42 dk.
Tür
Komedi, Dram
Yönetmen
Elia Suleiman
Senarist
Elia Suleiman
Yapımı
2019 - Fransa, Katar, Almanya, Kanada, Türkiye