OLMAK YA DA GÖRÜNMEK ARASINDA İNSANIN TRAJİK HİKÂYESİ
Bu aralar metro giriş-çıkışlarında, otobüs duraklarında ya da halkın yoğun olarak kullandığı mekânlarda bulunan panolarda yeni çıkan kitapların ilanını görmek mümkün. Elbette ki kitabın ticari bir değeri vardır, bu nedenle reklamının yapılıyor olması son derece normal. Fakat söz konusu afişlerde birkaç husus dikkat çekici. Genelde kitabın fotoğrafı ve yanında yazarının fotoğrafı var lakin tercihen yazar daha büyük bir şekilde konumlandırılmış. Yazarın kolları önde kavuşturulmuş, kadraja etkileyici bir bakış atıyor. Çoğunun garip bir biçimde “güzel” hanımefendiler, “yakışıklı” beyefendiler olarak son derece prezentabl bir görünüm arz ettiği göze çarpıyor. İnsanın ilk bakışta ürünün hangisi olduğu konusunda kafası karışıyor. Yazarın sadece iyi yazıyor olması yetmiyor, âdeta bir pop yıldızı gibi dış görünümü ile özdeşim kurabilme imkânını arıyoruz sanki. Kitaptan murat içindekilerdir, kurgusudur, edebî değeridir ya da içerdiği bilgilerdir. Ama iş oraya gelmeden önce yazarının dış görünümü pazarlama malzemesi olarak kullanılabiliyor, belki de içindekilerin bile önüne geçebiliyor.
Bu küçük örnekten yola çıkarak içinde yaşadığımız zamanın anlam-değer dünyasının geçmiş yıllara göre değiştiğini, yeni bir hayat tasavvuru ve insan tipi çıkardığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Bir şeyin ne olduğundan çok nasıl göründüğünün daha önemsendiği günlerden geçiyoruz. Zarf, mazrufun çoktan önüne geçmiş durumda.
Buraya bir günde gelmedik. İnsan zihni söz konusu olduğunda değişimin yavaş yavaş ve küçük adımlarla olduğunu görürüz. Şimdi biraz bu tarihsel sürece bakalım. Bu belki içinde bulunduğumuz görünme ihtiyacını ve görüntünün hegemonyasını anlamamıza temel teşkil edecektir.
Bu Noktaya Nasıl Geldik?
Son 300 yıl dünya için, tarih akışının çok hızlı olduğu bir döneme işaret ediyor. Birçok devrimin gerçekleştiği, 2. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, devlet sistemlerinin ulus yönetimlerine evrildiği, dünya üzerindeki ağırlık merkezlerinin el değiştirdiği, üretim tüketim ilişkilerinin kökten değiştiği, insanın doğayı değiştirme gücünün arttığı ve o eski dünyaya ait olan alışkanlıklarının ilkel ve işlevsiz olarak tanımlandığı baş döndürücü bir 300 yıldan bahsediyoruz. Batı eksenli bu değişim, haberleşme ve ulaşım imkânlarının gelişimi ile gönüllü ya da gönülsüz fark etmeksizin yayılım gösterdi. Yayılan bu yeni dünya anlayışının temelinde sezginin, gözle görülmeyenin, gayba inanmanın ve aşkın olanın yerini sadece beş duyu ile algılanabilene inanmak aldı. Bu durum, daha materyalistik, daha bireysel, görmediğine inanmayan insan tipini ortaya çıkardı. Fotoğrafın, görüntü ve ses kaydının ortaya çıkışı, sonrasında da bunların toplumsal olarak yaygınlaşması ve bu unsurların pazarlama süreçlerinde kullanılması ile ortaya yepyeni bir “imajlar ve algılar” dünyası oluşturmaya başladı. Gerçeklik algısı değişiyordu ve olmak değil, öyle görünmek daha önemli bir hâl almaya başladı. Bu dönemde, görünmeyen ve görüntülenemeyen gerçek değildir ilkesi, sesli zikredilmeyen bir slogan hâline geldi. Çoğumuzun az veya çok parçası hatta kullanıcısı olduğumuz sosyal medya dünyası, bu değişimin cisimleşmiş hâli gibidir. İçtiğimiz kahveyi, yediğimiz tatlıyı, okuduğumuz kitabı, çıktığımız tatili, hatta kendi optimum görüntümüzü paylaştığımız bu platformlarda artık içeriğin ve ne hissettiğimizin bir önemi yok gibidir. Kahve eğer kadrajda hoş görünüyorsa lezzeti gereksiz bir detaydır. Okuduğumuz kitap kadrajda iyi duruyorsa içeriğinin lüzumu yoktur; görünerek görevini fazlasıyla yapmıştır. Gerçek görüntümüzün nasıl olduğundan ziyade, filtre altında ya da tasarlanmış açılar arkasından nasıl göründüğümüz daha önemlidir. Kendi gerçeğimizle göründüğümüz gerçek arasındaki makas giderek açılmaktadır. Bu da karşımıza "mış gibi yapan" bir insanlık hâlini ortaya çıkarmaktadır.
Psikopatolojilerin Önemli Bir Bileşeni: Mış Gibi Yapmak
Kendinizi sık sık yaptığınız işi, aldığınız kararı, arkadaş seçimlerinizi ve diğer tercihlerinizi sorgular hâlde bulur musunuz? Bazen bulunduğunuz bir ortamda ya da bir arkadaşınıza aslında içinde hissini tam zıttı şekilde davrandığınız, sonrasında da kendinizi ikiyüzlü gibi hissettiğiniz oluyor mu? Bazen bunu yaparız. Olmadığımız, hissetmediğimiz ya da gerçekte kabul etmediğimiz şeylerde sanki öyleymiş gibi yaparız. Ailecek akşam yemeğe çıkmak istiyormuş gibi, işinden memnunmuş gibi, o arkadaş grubumuzun arasında mutluymuş gibi.
Hissettiği ile gösterdiği hâl arasında makas ne kadar artarsa kişinin gerçeklikle ve kendi benliğiyle bağı o kadar zayıflar. Bu durum, zihin ve ruh sağlığı açısından oldukça risklidir. Kişinin kendi benliği ile bağının kopması sonrasında kendisiyle çok da ilişkisi olmayan tercihlerde bulunmaya başlar, başkalarının kabulleri ile hayatını idame ettirmeye çalışır. Örneğin; hanımefendi, içinde gösteriler olan, şaşalı bir düğün yapmak istemiyordur fakat etrafındaki tüm arkadaşları böyle bir düğüne özeniyor, her sohbetlerinde hayallerini ve bu düğünde kendilerini ne kadar iyi hissedeceklerinden bahsediyorlardır. Burada hanımefendi eğer kendiyle bağı kopuksa, neyi istediğinden emin değilse ve toplumsal kabulü almak adına arkadaşlarına, akrabalarına memnun etme motivasyonuyla onun için çok da uygun olmayan şeyleri yapmayı kabul ederse, olmayı değil, görünmeyi ön plana almış olur. Düğün gerçekleşir, düğünde her şey harika görünüyordur, fotoğraflarda her şey kusursuzdur fakat her şey olup bittikten sonra hanımefendide “Eeee ne oldu şimdi” şeklinde kocaman bir hayal kırıklığı bırakabilir. Bu tip tercihlerin sayısı arttıkça ve kişi kendine ait bir hayatı değil de sanki başkasının hayatını yaşıyormuş hisseder; tükenmişlik, boşlukta kaybolmuş gibi hissetme, bedeninden kopukluk, hissizlik, ne yapacağını bilememe, amaçsızlık ve anlamsızlık gibi varoluşsal kaygılar gün yüzüne çıkar. Bu kaygıların ilerlediği boyutlarda ise çeşitli psikopatolojik durumlara (depresyon, obsesif kompulsif bozukluk, kaygı ve duygu durum bozuklukları, bağımlılıklar vb.) ya da psikosomatik rahatsızlıklara (fibromiyaljik ağrılar, migren, mide rahatsızlıkları, sırt ve eklem ağrıları vb.) kapı aralandığını görürüz. Mış gibi yapmak, şahsiyet inşa etmenin ve ortaya irade koymanın önündeki önemli engellerden biridir. Arka planda ötekini memnun etme gayreti, “Onların gözünde iyi/faydalı biri olursam ancak o zaman iyi biriyimdir.” şeklinde bir düşünme aritmetiği yatıyor olabilir. Sevgiyi ve kabulü ancak bir başkasını memnun edersem, onun gözünde iyi olursam alabilirim şeklinde bir öğrenmeden bahsediyoruz.
Görülme İhtiyacı
Dünyaya fizyolojik ihtiyaçlarımızın yanında çeşitli psikolojik ihtiyaçlarımızın doyurulması beklentisiyle geliriz. Yaş aldıkça bu ihtiyaçlar değişmeye başlar. Yaşamın ilk yıllarında daha çok bağlı olmak ve orada bir ebeveynin bizim için hazır olarak var olmasını umarken birkaç yıl sonra bu ihtiyaçlar; ayrışma, kendinin farkına varma, seçimlerimizin varlığı, olduğumuz hâlimizle kabul, sevilme, önemsenme gibi durumlara dönüşür. Buralarda bazen işler yolunda da gitmeyebilir. Sizi görebilecek, duyabilecek, olduğunuz hâliyle kabul edebilecek bir ebeveyne sahip olmayabilirsiniz. Anneniz depresyonda, babanız ise bir iş sahibi olarak iflasın eşiğinde ekonomik kaygılarla boğuşuyor olabilir. Ailenizde destek arayan başka bir birey de yaşıyor olabiliyor. Hatta eleştirel, sürekli olumsuzu gören, şikâyetçi, her zaman mükemmeli talep eden, sizin yaptıklarınızı kendi yaptıklarıymış gibi sahiplenen bir anne babalık görmüş de olabilirsiniz. İhtiyaçlarının, duygularının ve isteklerinin görülmediği, fark edilmediği ailede büyüyen bir çocuk birkaç hususta ön kabule sahip olabilir. Örneğin; “İhtiyaçlarım fark edilmez.”, “İhtiyaçlarım karşılanmaz.”, “İhtiyaçlarım birisi için önemli değildir.” gibi. İhtiyaçlarının görülmeyeceğini inanan bir yetişkin olduğunda, kimseden bir şey talep etmeyen, kendini yalnız hisseden ve her şeyi kendi kendine halletmeye çalışan bir noktaya doğru gelebilir. Bu fark edilmemiş, görülmemiş ve önemsenmemişliğimiz yıllar sonra karşımıza farklı görünüş şekilleriyle çıkabilir. Bu yara bir yere gitmez, oradadır, o karşılanmamış ihtiyaç ödenmemiş bir hesap bakiyesi gibi günü gelip ödenmeyi bekler. Yetişkin olduktan sonra fark edelim ya da etmeyelim bu ihtiyacı tatmin etmek için çeşitli araçları kullanırız. Kendimizi önemli ve değerli hissetmek için sosyal medyamızı kullanıyor olabiliriz. Karşılanmamış çocukluk ihtiyaçları ile ilgili bir şeyi biliyoruz ki bu gereksinimler ikame tatminlerle ancak geçici süreliğine uyuşturulabilir. Örneğin; gerçek anlamda yakın bir ilişki kurmuyorsak, ilişkilerimizde “mış” gibi yapıyorsak ve rolümüzü yerine getiriyorsak, ihtiyaçlarımızın tatmin olması ve o hesabın kapanması pek de mümkün görünmemektedir.
Dönüşerek Olgunlaşmak ve Büyümek
İnsan olarak, tekâmül etmeye, derinleşmeye açık bir yapımız var ve asla dış görünümümüzden , nasıl bir poz verdiğimizden ibaret değiliz. Şeyh Galib’in veciz ifadesini “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin/ sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” şeklinde anarken insanın içinde ayrı bir dünya olduğunu ve bu dünyanın oldukça renkli, insanı insan yapan, medeniyeti üreten bir parça olduğunu yeniden kendimize hatırlatmakta fayda var. Yine insan olarak çiğ duygularımızı, ilkel dürtülerimizi dönüştürerek kendimize, etrafımıza ve topluma faydalı hâle getirmeye dair bir potansiyele sahibiz. İçinden geçtiğimiz bu çağ neyi neden yaptığımıza, hangi ihtiyacımızın tekâmül edeceğine ve bunları nasıl dönüştürebileceğimize dair tekrar tekrar düşünmeyi gerektiriyor.