SURETİN SALTANATI
Kaan H. SÜLEYMANOĞLU
Son yıllarda imaj danışmanı, imaj mühendisi, imaj yönetimi gibi kavramlar tuhaf bir şekilde sosyal hayatımızın olağan parçalarına dönüştü. İletişimden ekonomiye, eğitimden sanata hemen her alanda imaj çalışmaları, yapılan asıl işlerin doğal bir cüzü hâline geldi. Bu açıdan imaj kelimesinin zıt kutbunda hangi kavramın veya kavramların getirilebileceğini düşünmekte fayda var. İmaj neyin zıddıdır? Örtmenin mi? Gerçeğin mi? Takvanın mı? Niyetin mi? İhlasın mı? Meseleye hangi açıdan baktığımıza bağlı olarak cevaplar değişecektir elbette ama değişmeyecek olan bir gerçek var ki o da modern bireyin bir imajlar sağanağı altında yürümeye devam ettiğidir. Bu sağanak karşısında kendisinin de bir imaj kurgulaması gerektiği vehmine kapılan birey, bir zaman sonra kendi hakikati ile kendi imajı arasındaki makasın ne kadar açıldığını ölçebilecek değerler manzumesini de yitirecektir.
Çünkü imaja dayalı toplumsal düzende herkes bir diğerine imajı/sureti üzerinden egemenlik kurar, bu egemenliğin bireysel ve sosyal çıktıları üzerine düşünülmez. Görünür hâlde yaşamak yüceltilir; saklı olan, gizemli olan, sade olan, eksiklikle yaftalanır. Görüntünün başköşeye oturtulduğu, imajın bu denli önemsendiği bir vasatta en çok hakikat incinecektir. Çünkü hakikat, öz ve biçimin muvafakatına tabidir. Hakikat elçisi peygamberlerin en önemli vasfının sıdk yani özü sözü bir insanlar olması boşuna değildir. Siretle suret arasında açılma meydana geldiğinde ifsat başlar. Orada haktan, hakikatten söz edilemez. Bu sebeple İslam dini, özle biçimin, niyetle davranışın, imanla amelin birlikteliğine çok önem verir. Bu ikisi arasındaki ahenk bozulduğunda bireyde, toplumda ve sistemde yozlaşmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Sahne Varsa Oyun Kaçınılmaz
İnsanlar başta belki masum gerekçelerle dış görünüşlerine, başkalarının gözündeki değerlerine, imajlarına önem verirler. Fakat bir zaman sonra imaj kurumsallaşır; bir takıntıya, olmazsa olmaza dönüşür. Hatta kişi kendisinin niteliğinden çok imajına dikkat eder. Başkalarını da görüntüsü üzerinden değerlendirir. Bu noktada adalet anlayışını, muhasebe yeteneğini kaybeder. Sürekli dış verilere odaklanan dikkatler, bir süre sonra insanı, eşyayı ve hayatı içsel bağlamlarıyla okuma melekesini kaybeder. Buna belki iç görünün kaybı diyebiliriz. İletişimin ve dijitalleşmenin hayatı kuşattığı bulanık iklimde iç görüsü tahrip olan birey daha kolay manipüle edilecek, algı oyunlarına daha kolay kurban gidecektir.
Geride bıraktığımız 20. yüzyıl insan davranışlarını, düşüncelerini kökünden değişime uğrattı. Bu değişimin insanlığın lehine bir sonuç getirmediğini söylemeye bile gerek yok. Ama bu değişimin, hangi temel değerlerin sarsılmasıyla kendine alan bulabildiğini irdelememiz gerekiyor.
Pozitivizm insanın eşyayla münasebetinde sert bir kırılmaya sebep oldu. Çevremizde akıp giden hayata salt determinist reflekslerle bakmak, kâinattaki her bir varlığı, varoluşsal bağlamından kopartarak sadece fiziki, gözlemlenebilir bir boyuta indirgemek, modern dünyanın kurucu felsefesiydi. Bu şekilciliğin, bugünkü boyutlara ulaşacağı kimin aklına gelirdi? Pozitivizm kendine alan açmak için gaybi bilgiye, aşkın olana, görünmeyene saldırdı. Çünkü görünmeyen aynı zamanda hizaya getirilemeyen, kullanılamayan ve metalaştırılamayandı. Kapitalizmin hüküm sürdüğü bir toplumda gaybi hiçbir parametreye yer yoktu. Üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki geride bıraktığımız yüzyıl, tecelli ve tezahürün sürgüne tabi tutulduğu, onun yerine imaj ve görüntünün egemen olduğu bir toplum düzenini ortaya çıkardı.
Bugün geldiğimiz noktada fotoğraflanmayan, piksellerle yeniden var edilmeyen, kameralar tarafından kaydedilmeyen hiçbir şey kendi gerçekliğini ayakta tutamaz hâle geldi. Tarihin hiçbir döneminde hakikat ile imaj arasındaki makasın bu kadar açıldığı, meşruiyet kazandığı, herkesin gizli bir uzlaşıyla bu durumu kanıksadığı, hatta gönüllü biçimde sürecin parçası olduğu bir başka zaman dilimine rastlanmaz.
Başkaları karşısında kendini sürekli sahnedeymiş gibi gören kişi, sahnenin doğal sonucu olarak oynamaya başlayacaktır. Bir yerde sahne varsa oyun kaçınılmazdır. Kendisini sürekli başkalarının gözünden seyretmek, bunu bir karakter hâline getirmek esasında bir insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir. Öte yandan bu kimse hayatın anlamını da imajlar üzerinden kavramaya çalışacak ve metafizik anlam merkezlerini ıskalayacaktır.
İmaj Aslında Bir Kurgudur
İçinde yaşadığımız imaj çağında herkes öyle ya da böyle sürecin bir parçası olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü bu dejenerasyonun nesnesi durumuna sürüklenenler sadece seyredilenler değil. Seyredenler de imaj çağının düzeneklerinin devamlılığına hizmet ediyor. Burada bir soru kalıyor geriye: İnsanlar seyirci değil, üretilmiş seyirci olduklarını ne zaman fark edecekler?
İmaj esasen bir kurgudur. Kurgu gerçeğin kopyasıdır, bir tür simülasyondur. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle simülasyon bugün gerçeğin yerini almakla kalmadı, gerçekten daha gerçek olarak benimsendi. Her şeyin kendi gerçek zemininden koparılarak görüntü hâline getirildiğini söyleyen Baudrillard şu çarpıcı tespitlerde bulunuyor: “Her kişi kendi görünümünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana bak! Narsisizim bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri hâline geldiği bir tür reklamcı saflığı.” (Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, Çev: Işık Ergüden, Ayrıntı, İstanbul 1998, s. 28.)
Aslında ortada saflıktan ötesi var. Görüntünün, imajın, videonun, fotoğrafın insanın kimliği üzerinde belirleyici rol üstlenmesiyle birlikte kapitalist zekâ oyuna yeni bir boyut kazandırarak yapay zekâ destekli filtre uygulamalarını geliştirdi. İmaj uygarlığına bir çeşit filtre uygarlığı da diyebiliriz. Kapitalizm, piramitte çalışan işçilerine şirin ödüller vermeyi de ihmal etmedi; onlara oldukları gibi değil, olmak istedikleri gibi görünme imkânı sundu. Ama bu ödüller, ortadaki suret diktatörlüğünü örtbas etmeye yetmiyor. Çünkü herkesin bu yeni hayat tarzına uyması, intibak etmesi; aksi hâlde yok sayılmakla ve değersizleştirilmekle cezalandırılması söz konusu. Dışa karşı dikkat kesilmeye zorlanan birey, içe karşı zorunlu bir körlüğe sürüklenmektedir. Üstat Sezai Karakoç’un, Çağ ve İlham 1 kitabındaki tüyler ürpertici tespit ahvalimizi apaçık ortaya sermektedir: “Görünüşte dışa karşı ne büyük dikkat, içe karşı ve doğru ne büyük körlük! Gerçekte ise dışa körü körüne teslim oluş, içe karşı da kıyasıya direniş ve dayatış.”
İmgelerin İstilası, Sözün Aşağılanması
Tarih boyunca medeniyetler sözle yücelmiş, toplumlar sözle yaşamış, huzur sözle tesis edilmiştir. Söz yerine göze önem veren modern birey, tavır ve davranışlarını göze göre organize etmek suretiyle geçmiş yüzyıllardaki yaşam tecrübelerinin çok uzağına sürüklenmiştir. Sözün gözden düşürülmesi hatta aşağılanması, aslında teolojik olanın da değersizleştirilmesi anlamına gelir. Artık sözün, sözle üretilecek değerlerin, sözle inşa edilen inceliklerin, estetiğin, ahlakın yerini; gözle inşa edilmiş, göze göre inşa edilmiş, göz hatırına istiflenmiş sunumlar istila etmiştir. Bu istilanın sosyal ve psikolojik hayatta meydana getirdiği dönüşüm, bugün bizleri suretin saltanatıyla baş başa bırakmıştır.
“Bugün fotoğraflar, filmler, televizyon görüntüleri, reklamlar, reklam panoları, yol işaretleri ve resimlerle dolu bir imgeler evreni bizim etrafımızı sarar.” diyen Jacques Ellul, modern toplumların görsel toplumlar olduğuna çarpıcı bir örnek verir: “Günümüzde biz ne zaman imgesiz kalsak, enformasyon bize şüpheli gelir.” (Jacques Ellul, Sözün Gözden Düşüşü, Çev: Emre Can Ercan, Sentez Yayıncılık, İstanbul 2017, s. 173.) Sözün anlamını yitirmesiyle göz kendi saltanatını oluşturmuş; bu saltanatta sözün, değerlerin ve hakikatin yerini imajlar ve görüntüler almıştır.
Bir insanın kendisiyle baş başa kalması, yalnızlığı sevmesi, hayatına ait güzel anları kendine saklaması istisnai bir şey oldu. Çünkü günümüz dünyasında “Görünüyorsan varsın.”, “Göründüğün kadar varsın.” algısı hâkim. Dikkat ederseniz bundan elli yıl önce bu algıyı sadece şirketler ve markalar için konuşabilirdik. Fakat günümüzde bu durum insanlar için de geçerli. Sadece bu bile insanlık olarak maruz kaldığımız metalaştırılma tehlikesini anlatmaya yetecek bir gösterge aslında.
Gerçek Güzel, Görünmek İhtiyacı Hissetmeyendir
Yaşadığımız çağın önemli filozoflarından Byung-Chul Han, “Teşhircilik toplumunda her özne kendi reklam nesnesidir. Her şey sergi değeriyle ölçülür.” diyerek insanın ticarileşmesi tehlikesine dikkat çeker ve ekler: “Her şey dışa çevrilmiş, ifşa edilmiş, çıplaklaştırılmış, soyulmuş, ortaya serilmiş durumdadır. Teşhir etmenin aşırılığı her şeyi ‘tüm sınırlardan arınmış olarak derhal tüketilmeye açık’ bir meta haline getirir.” (Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, Çev: H. Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul 2017, s. 27, 28.)
Teşhircilik, suretin yüceltilmesi sonucu kendine zemin bulmuştur. Suret siretten önemli hâle gelince teraziler bozulmuş, ölçüler şaşmıştır. Hâlbuki sahici bir iyilik, sahici bir güzellik, sahici bir eylem “tamamlanma” duygusunu yaşamak için teşhire ihtiyaç duymaz.
Byung-Chul Han, teşhir toplumuna yönelttiği eleştirilerin nihayetinde İslam’ın özündeki mahremiyet fikrini doğrular nitelikte değerlendirmelerde bulunur: “Güzel saklıdır. Gizleme güzellik için aslidir. Şeffaflık, güzellik ile anlaşamaz. Güzel olan; kendi örtüsündeki, örtülmesindeki ve gizlenmesindeki nesnedir. Güzel nesne sadece örtüsünün altında kendi kalabilir.” Bunu felsefi olarak temellendirirken de Alman düşünür Walter Benjamin’in sanat eleştirisi üzerine söylediği sözü referans gösterir: “Gerçek bir sanat eseri, kendisini kaçınılmaz şekilde bir sır olarak temsil etmesinden başka bir şey olarak hiçbir zaman kavranamaz.” (Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak, Çev: Kadir Filiz, İnsan Yayınları, İstanbul 2018, s. 29, 31.)
Cenab-ı Allah, Suretlere Bakmaz!
Virüs gibi yayılan, toplumları hastalıklara düçar eden suretin saltanatına karşı koymanın, onun tacizlerine direnmenin yegâne yolu, sözlerin en yücesine kulak vermekten geçer. Kur’an-ı Kerim’de, bizim bir erkek ve bir kadından yaratıldığımız, birbirimizle tanışmamız için kavimlere ayrıldığımız, Allah katında en değerlimizin O’na karşı sorumluluklarını layıkıyla yerine getirenimiz olduğu buyrulmaktadır. (Hucurât, 49/13) Bu ayet-i kerime Müslümanlar için fıtratın fabrika ayarlarına dönüş istikametini gösterir. Toplumun beğenilerine odaklanan hayat ıskalanmış bir hayattır. Ahirete inanan insanlar için yegâne beğeni mercii Cenab-ı Hakk’tır. Beğeni ölçütü vahiy olan bir insan, suretin saltanatına karşı kendini özgürleştirmiş olacaktır. O’nun beğenmediği bir hâli bütün insanlar beğense ne çıkar? Müslüman, Allah katında en değerli olmanın yollarını ararken dünyevi prangalardan da kurtulmuş, imaj dayatmalarına karşı özgürleşmiş olur.
Allah Resulü âlemlerin Rabb’inin rızasını, beğenisini kazanmanın yolunu bizlere şöyle öğretmiştir: “Allah sizin şeklinize şemailinize ve mallarınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34) Nitekim insanoğluna gerçek değerini, saygınlığını armağan eden Peygamber Efendimiz de hiç kimseye suretine, imajına, statüsüne göre davranmamıştır. Onun bizlere sunduğu ölçü, bireye imaj çağının dehlizlerinde kaybolmaması için yetecek bir kandildir.
Hayatlarımızı görüntüler ve imajlar üzerinden değil, niyetler ve davranışlar üzerinden düzenlediğimizde sadece Cenab-ı Allah’ın rızasına doğru değil, kendimize doğru da sahici bir adım atmış olacağız. Zaten yazı boyunca dikkat çektiğimiz sorunlar; insanın kendi kalbinden, kendi sesinden, kendi fıtratından uzaklaşması sonucu ortaya çıkmıştı. Gözümüzü, kulağımızı, dikkatimizi kendimize yönelttiğimizde dışarısının kölesi olmaktan da kurtulacağız.