Söyleşi
Emin GÜRDAMUR
Prof. Dr. Ülfet GÖRGÜLÜ:
“İslam, Yüce Allah’ın kadına doğuştan bahşettiği saygınlığı geri kazandırmıştır.”

Tarihsel ve güncel mağduriyetleri göz önüne aldığımızda kadın ve kadının sosyal hayattaki yeri, statüsü, saygınlığı konusunun mütemadiyen tartışıldığını görüyoruz. Meseleye vahyin ışığında bakacak olursak hangi temel ölçülerle karşılaşırız?

İnananlar olarak erkeğiyle kadınıyla insan tasavvurumuzun vahiy ile şekillendiğini söyleyebiliriz. Vahyin öğretisi insanı merkeze alır. Kur’an-ı Kerim “nefs-i vahide” tabirini kullanarak kadın ve erkeğin insan olarak aynı özden var edildiklerini söyler. (Nisa, 4/1.) “Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında nutfeden yaratmıştır.” (Necm, 53/45-46.) ayetleri ile de kadın ve erkeğin yaratılış aşamalarının birbirinden farklı olmadığını bildirir. Yine Kur’an’da, “Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur.” (Fatır, 35/39.) buyurularak cinsiyetten söz etmeksizin kadın ve erkeğin her ikisinin de hilafet misyonuna sahip olduklarını haber vermektedir. Dünya hayatının bir sınanmadan ibaret olduğu ve kadınıyla erkeğiyle insanın bu hayatı anlamlı kılacak güzel davranışlar sergilemekle sorumlu oldukları gerçeğini ise “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2.) ifadeleriyle hatırlatır. Kadın ya da erkek, insana düşen var ediliş amacına uygun olarak hem Rabbine kulluk sorumluluğunu hem yeryüzünü imar etme yükümlülüğünü insan olma onuruna yaraşır bir şekilde yerine getirebilmektir. Bu yolculukta her iki cinse düşen, birbirlerine hasım ya da rakip değil, veli kılındıklarını bilerek hareket etmektir. Nitekim bu husus Tevbe suresinde, “Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılar, zekâtı verirler, Allah ve Resulü’ne itaat ederler.” (Tevbe, 9/71.) şeklinde ifade edilmiştir.

Kadın akıl ve irade sahibi bir varlık olarak vahyin muhatabıdır. Yaşam, hürriyet, kişi dokunulmazlığı, mülkiyet gibi temel haklara sahip olduğu gibi dinî ve hukuki sorumluluklarla da mükelleftir. Medeni, ticari, siyasi, cezai her türlü ehliyeti haiz olup hukuki kişiliğe sahiptir. Kısaca belirtmek gerekirse kadın vahyin öğretisine göre insanlık ailesinin saygın bir bireyidir.

Kadına yönelik olumsuz yaklaşımlar İslam öncesi Arap toplumunda nasıldı? Hangi ilkel inanışlardan beslenmekteydi?

İslam’ın içine doğduğu ve cahiliye olarak nitelenen toplum yapısında kadınla ilgili olumsuz bir algının mevcudiyeti bilinmektedir. Cahiliye döneminde kız çocuğunun varlığının bir utanç sebebi olarak görülmesi, Kur’an’da, “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” (Nahl, 16/58-59.) ayetleriyle anlatılmakta ve kınanmaktadır. Yine Kur’an kimi kabilelerde en temel insan hakkı olan yaşam hakkından mahrum edilip diri diri gömülen kız çocuklarına karşı işlenen bu vahşetin hesabının sorulacağını bildirmektedir. (Tekvir, 81/8-9.)

Cahiliye Araplarının kız çocuklarına ve kadınlara olumsuz bakış açısı ve tutumlarının kökeninin kadim zamanlara, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yaratılış kıssasına, cennetten çıkarılışla sonuçlanan yasak meyveyle sınanmaları anlatılarına uzandığı söylenebilir. Kitab-ı Mukaddes’teki anlatıya göre Hz. Âdem’in yasağı çiğnemesine Hz. Havva neden olmuş bu sebeple o ve soyundan gelen kadınlar asli günahın müsebbibi kabul edilmiştir. (Tekvin, 3/6, 12.) Oysa Kur’an’ın bildirdiğine göre Hz. Âdem’i ayartan Hz. Havva olmayıp her ikisi birden şeytanın iğvasına kapılmış, hatayı birlikte işlemiş ve pişmanlık içinde tövbe etmişlerdir. (Araf, 7/23.)

Tam bu noktada merak ettiğimiz bir konuyu daha sormak istiyorum Hocam. Kadına karşı insanlık dışı düşünceler sadece Araplar arasında mı yaygındı? Dünya genelinde durum farklı mıydı?

Kadın sadece Arap toplumunda değil asırlar boyu pek çok toplum ve uygarlıkta erkeğin altında bir konuma yerleştirilmiş, kadının varlığı erkek üzerinden anlamlandırılmıştır. Kendisiyle ilgili kararlarda dahi söz hakkı tanınmamış, yeterli ve yetkin bir birey olarak görülmemiştir. Dolayısıyla insanlık ailesinin kadın üyelerine yönelik bu menfi yaklaşıma dönemin cahiliye toplumunun yanı sıra dünyanın pek çok bölgesinde farklı medeniyet ve toplumlarda da şahit olunmaktadır. O dönemde Batı toplumunda kadının ruhunun bulunup bulunmadığına, gerçekten insan olup olmadığına ilişkin tartışmaları buna örnek verebiliriz.

Hayat kitabımız Kur’an-ı Kerim, kadınları hangi roller ekseninde ve hangi duyarlılık çerçevesinde ele alıyor?

Kur’an-ı Kerim’de kadınların hukukunu teminat altına alan düzenlemeler yer aldığı gibi çeşitli vesilelerle hikâyelerine yer verilen kadın örnekleri de bulunmaktadır. Kur’an kadınlar üzerinden bütün insanlığa iman ve teslimiyet, sabır, cesaret, merhamet gibi erdemlerin ölümsüz örneklerini duyurmuştur. İnsanlığın annesi Hz. Havva (Bakara, 2/35.), Hz. Meryem’in annesi Hanne (Âl-i İmran, 3/35.), Hz. İbrahim’in eşi Sâre (Hud, 11/71-73.), iffet abidesi Hz. Meryem (Âl-i İmran, 3/42-47; Meryem, 19/16-29; Tahrim, 66/12.), Hz. Musa’ya merhametle kucak açan, Firavun’un zulmüne iman ve sabrıyla göğüs geren Hz. Âsiye (Kasas, 28/9; Tahrim, 66/11.), hakkını savunma konusundaki azim ve kararlılığıyla Mücadele suresinin inişine vesile olan sahabi Havle bt. Sa’lebe (Mücadele, 58/1.) Kur’an’da kendilerinden bahsedilen rol model hanımlardandır. Bunların yanında peygamber eşi olmasına rağmen, iman etmeyip davranışlarıyla azabı hak eden Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un eşleri gibi örnekler de yer almakta, kurtuluşun peygamber ailesine mensup olmakla değil iman ve Allah’a itaatle mümkün olacağının mesajı verilmektedir. (Tahrim, 66/10.)

Asr-ı saadette kadın nasıl bir imtiyaza kavuşuyor? Hz. Peygamber’in onlara nasıl bir alan açtığından bahsedebilir misiniz?

Hz. Peygamber (s.a.s), kadını, şahsiyet sahibi bir birey olarak kabul etmiş, sergilediği tavırla kadınlar insan olarak kendi değerlerinin farkına varmışlardır. Kadınların görüşlerine itibar eden, onlarla çeşitli vesilelerle istişarede bulunan Resulüllah Efendimiz eğitimleriyle de özel olarak ilgilenmiştir. İbadetten öğretim ve sosyal faaliyetlere sahabi hanımlar günün her vaktinde Mescid-i Nebevi’ye huzur içinde gelip gidebilmişlerdir. Sadece vakit namazlarında değil cuma ve bayram namazlarında da cemaatteki yerlerini almışlardır. Allah Resulü, “Allah’ın kadın kullarını, Allah’ın mescitlerinden alıkoymayınız.” (Buhari, Cuma, 13.) buyurarak onların mescide iştiraklerinin önünü açmıştır. Efendimizden aldıkları güven ve cesaretle başta kıymetli eşleri olmak üzere hanım sahabiler her türlü görüş ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilmiş, en özel meselelerini çekinmeden kendisine sorabilmişlerdir.

Anlaşılan asr-ı saadette büyük bir paradigma değişimi yaşanıyor. Nasıl gelişiyor süreç, hangi alanlarda görüyoruz kadın sahabileri?

Kadın sahabiler Resulüllah Efendimizin varlığından aldıkları güçle ve kendisinden gördükleri destekle hayatın her alanında varlık göstermişlerdir. Biatta, hicrette, cihatta yerlerini almış, eğitim, öğretim, ticaret, yardımlaşma gibi etkinlik ve faaliyetlerde aktif rol oynamışlardır. Mekke’de Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice validemizin ticaretle meşgul olduğunu, önemli bir maddi imkâna sahip bulunduğunu, varını yoğunu İslam uğruna seferber kıldığını biliyoruz. Hicretle birlikte yeni yurt edinilen Medine’de de ticari hayatta yer alan sahabi hanımlar bulunmaktadır. Evinin bir bölümünü atölye olarak kullanan ve dericilikle uğraşan Zeyneb es-Sekafiyye, Medine çarşısında esnaflık yapan Esma bt. Mahreme ile Kayle, ticaretle uğraşan hanımlar arasındadır. Semra bt. Nüheyk isimli hanım, çarşı pazar denetimiyle görevlendirilmiştir. Uhud savaşında cephede Nesibe Hanım, Efendimizin etrafında bizzat savaşırken Hz. Fatıma, Ümmü Atıyye, Rufeyde gibi pek çok hanım sahabenin cephe gerisinde tıbbi hizmet verdiklerini görmekteyiz.

Kadın sahabileri o dönem özellikle ilim faaliyetlerinin de içinde görüyoruz. Kadınların ilmî statü elde etmesi hakkında neler söylersiniz?

Bir Müslümanın dinî ve hukuki sorumluluklarını yerine getirebilmesi, bilgi sahibi olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Kadın da İslam’ın emir ve yasaklarına muhatap olması hasebiyle dinini öğrenme, eğitim alma ve kendini geliştirme hakkına sahiptir. Hz. Peygamber’in (s.a.s), kadınların eğitim ve öğretimleriyle hususiyetle ilgilendiğini, mescitte onlara özel ders günleri belirlediğini görüyoruz. Kur’an’ı ezberleyen, hadis rivayet eden, fıkıh ve fetva alanında iyi yetişmiş ilim ehli pek çok sahabi hanım bulunmaktadır. Bunların en başında hiç şüphesiz Hz. Aişe validemiz gelmektedir. Babası Hz. Ebu Bekir’den Arap dili ve edebiyatı, ensab ve tarih gibi ilimleri tahsil eden Hz. Aişe, Efendimizle evlendikten sonra O’nun rahle-i tedrisinde yetişmiş, Kur’an’ı ve sünneti çok iyi öğrenmiş, kadınıyla erkeğiyle sahabeye öğretmenlik yapmıştır. Hz. Fatıma, Ümmü Seleme, Ümmü Habibe, Ümmü Şerik, Ümmü’d-Derdâ, Şifa bt. Abdullah gibi isimler de ilimleriyle öne çıkmış örnek şahsiyetlerdir.

Asr-ı saadet döneminde kadın lehine yaşanan bu olağanüstü örneklerden hareketle soracak olursak İslam’ın kadına tahsis ettiği alan, sonraki yüzyıllarda da mevcudiyetini koruyabilmiş midir?

Asr-ı saadetten verdiğimiz bu örnekler önümüzde dururken zaman içinde maalesef Müslümanların bu örneklerin ve uygulamaların uzağına düştükleri müşahede edilmekte, İslam toplumlarının kadın konusunda Peygamberinin öğretisini takipte ihmalkâr davrandıkları görülmektedir. Netice itibarıyla içinde yaşadıkları toplumun kültürel kabulleri, yerleşik gelenek ve anlayışları Kur’an ve sünnet öğretisinin, vahyin ilkelerinin önüne geçebilmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.s) ahirete irtihalinin akabinde kadın konusunda yaşanan zihniyet ve davranış değişimini Abdullah b. Ömer şu sözleriyle çarpıcı bir biçimde dile getirir: “Biz Resulüllah zamanında hakkımızda vahiy iner de azarlanırız korkusuyla kadınlarımıza karşı kötü söz söylemez, istediğimiz gibi davranamazdık. Ne zaman ki Resulüllah vefat etti, artık onlara ağır konuşmaya ve dilediğimizi rahatça yapmaya başladık.” (Buhari, Nikâh, 81.)

Modern dünyaya baktığımızda kadının farklı biçimlerde istismar edildiğine şahit oluyoruz. Sosyal medya ve ekran kültürü özelinde modern dünyanın kadına biçtiği rol/imaj hakkında neler söylersiniz?

Medya kadın ilişkisi farklı yönleriyle değerlendirilmeyi gerektiren bir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte kadının medyada çoğunlukla görsel bir figür olarak temsil edildiği bir gerçektir. Haber kuşağından, dizilere, eğlence programlarından reklamlara hemen her mecrada kadınların nesneleştirilmelerine, âdeta tüketim malzemesine dönüştürülmelerine tanık olmaktayız. Medyadaki kadın imajından çoğunlukla yine kadınların etkilendiğini söyleyebiliriz. Bu etkinin izleri kendisini israf ve aşırı tüketim olarak göstermekte, tüketim ihtiyacın ötesine geçip gösteriş aracı hâline dönüşmektedir. Bunların yanında medyada ifşa edilen sırlar, ihlal edilen sınırlar, zedelenen mahremiyetlerden öncelikle kadın zarar görürken aile de olumsuz olarak etkilenmektedir. Geldiğimiz noktada medya ve sosyal medyadan bigâne kalınamayacağına göre bizlere düşen bu mecraları ahlaki değerlerimiz ekseninde, bilinçli bir şekilde kullanabilmektir.

Öz Geçmiş

Prof. Dr. Ülfet Görgülü, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. “İslam Hukukunda Kolaylık Prensibi” isimli teziyle yüksek lisansını, “İslam Hukukunun Kadının Siyasal Haklarına Bakışı” başlıklı teziyle de doktorasını tamamladı. 1990-2019 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığında vaizlik ve Din İşleri Yüksek Kurulu uzmanlığı görevlerinde bulundu. 2019 yılında Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Fıkıh Ana Bilim Dalında öğretim üyesi olarak göreve başladı. İslam Kolaylık Dinidir, Kadın ve Siyaset, Fıkıhta Cenin Hukuku, İnsan Genomuna Müdahale-Etik Tartışmalar, Fıkhi Yaklaşımlar, 101 Soruda Fıkıh, Hayatın Tekrarı Yok basılmış kitapları arasındadır. Çalışmalarını özellikle biyofıkıh alanında sürdürmekte olan Görgülü, aynı zamanda AHBVÜ İslam Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürlüğü görevini yürütmektedir.