İSLAM’DA ŞİDDET VAR MIDIR?


Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

Kafama takılan soru, “İslam’da şiddet var mı?” Günümüzde bazı aşırı grupların şiddete başvurmaları ve bunu da İslam adına yapıyor iddiasında olmaları kafa karıştırıcı. Buna nasıl bir açıklama getirebilirsiniz?
Öncelikle şiddetten ne anladığımızı açıklığa kavuşturmamız gerekir. Şiddet kelimesi Türkçede genellikle, “kaba kuvvete başvurmak, eziyet etmek veya aşırı davranmak” gibi anlamlarda kullanılır. Kelimenin asıl dili olan Arapçada ise şiddet, “kuvvet, sağlamlık, destekleme ve muhkem kılma” anlamlarına gelir. Söz gelimi, “Müminlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir.” (Bakara, 2/165.) ayetinde şiddet, sevginin kalpteki gücünü ve derinliğini ifade etmektedir. Bir hadiste, “müminlerin, birbirlerine göre konumlarının; birbirlerini destekleyen binanın yapı taşlarına benzetilmesi” şiddet kelimesiyle ifade edilmiştir. (Buhari, Salat, 88; Müslim, Birr, 65.) “Allah yönetimini muhkem kılsın.” duasında ise şiddet kelimesi, sağlamlık anlamına gelmektedir.
Ama Fetih suresinin son ayetinde, “Muhammed, Allah’ın elçisidir, onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler.” buyrulmaktadır.
Ayete böyle meal verirseniz doğal olarak kelimenin Türkçede kazandığı anlamlar akla gelir ve Müslümanların başka din mensuplarına kaba kuvvet kullandıkları ve eziyet ettikleri zannedilir. Hâlbuki ayetin bağlamına ve maksadına uygun düşecek karşılıklar verilmiş olsa bu tür yanlış anlamaların önüne geçilmiş olur. Söz gelimi, Hasan Basri Çantay Mealinde bu ayete, “Muhammed, Allah’ın resulüdür. Onun maiyetinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (ve metin), kendi aralarında merhametlidirler.” anlamını verirken DİB Kur’an Yolu Meali, “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler.” anlamını vermiştir. Bu meallerdeki “çetin, metin ve sert” kavramları kâfirlere yapılan muameleyi değil, Müslüman askerlerin durumlarını ve dirençli duruşlarını anlatmaktadır.
Bu anlamlar da sertliği ifade etmiyor mu?
Doğrudur. Bu yüzden diyoruz ki hiçbir Kur’an meali Kur’an’ın anlamını tam olarak yansıtamaz ve meal asla Kur’an yerine konulamaz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği gibi “Meal, kelamın manasını biraz eksiğiyle ifade etmenin adıdır.” (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 394.) Öyleyse Kur’an’ın bir ayetini veya kavramını diğer dile aktarırken bağlamı ve söylendiği ortamı dikkate almak gerekir. Söz gelimi, Fetih suresindeki bu ayet, savaş ortamındaki Müslümanları anlatmaktadır. Böyle bir ortamda Müslüman askerlerin düşman karşısında güçlü, sağlam ve sert durmaları gayet doğal ve normaldir. Demek ki ayetteki şiddet kelimesi karşı tarafa uygulanan kaba kuvveti değil, Müslümanların psikolojik durumlarını ve savaş ortamındaki güçlü duruşlarını, metin ve çetin görünüşlerini anlatmaktadır. Daha açık ifadeyle ayette düşmana yani kâfire yapılan bir muameleden söz edilmemekte, aksine Müslüman askerlerin özellikleri ve caydırıcı duruşları tasvir edilmektedir.
Peki, savaşta şiddete karşı İslam’ın tutumu nedir?
İslam’da Türkçedeki anlamıyla savaş ortamında bile şiddete yer yoktur. Çünkü müminin amacı savaşta düşmanı yenmek suretiyle arzularını tatmin etmek, intikam almak, çıkar elde etmek, salt otorite ve hâkimiyet kurmak değildir. Savaş, İslam’da geçici bir çözümdür, asıl olan barıştır. Bu, tıpkı hastalık dolayısıyla bir kişinin ameliyat edilmesi gibidir. Nasıl ki ameliyattan maksat, kişiyi sağlığına kavuşturmak veya zararlı şeylerden vücudu kurtarmak ise savaşta da amaç toplumun güvenliğini, huzur ve mutluluğunu bozan zararlı unsurları etkisiz hâle getirmektir. Bu da en az zararla ve en kısa sürede yapılmalıdır. Yanan bir evi söndürürken bütün mahalleye müdahale edilmediği gibi savaşın da sınırlı ve kısa süreli olması arzu edilir. Bir an evvel barış ve huzur ortamına dönülmesi temel hedeftir. Öyleyse Müslümanlar savaşta gereken yere, gerektiği kadar müdahale eden bir tabip veya itfaiye eri hassasiyeti gösterirler. Zaten savaşın iki boyutu bulunur: Birincisi kötülüğü, zulmü ve zararı önlemek; ikincisi ise doğruya, güzele ve faydalı olana insanları çağırmaktır.
Bunun tarihte uygulama örnekleri var mı?
Rahmet Peygamberi’nin (s.a.s.) savaşlarında bu iki boyut hep gözetilmiş; teslim olana, kötülükten ve zulümden vazgeçene asla dokunulmamıştır. Bununla birlikte huzursuzluk kaynağı olanlara yönelik caydırıcı önlemler, gerektiği kadar ve gerektiği şekilde alınmıştır. Ancak kadın, çocuk, din adamı, yaşlı gibi sivil kişilere el kaldırılması yasaklanmış, bunu yapanlar cezalandırılmıştır. İslam’da zorlama yoktur, bilgilendirme ve çağrı vardır. (Bakara, 2/256.) Çünkü hidayete ermek, kişinin kendi yönelişine bağlıdır. Hidayete yönelen her kula Yüce Allah tevfikiyle iman nasip eder. “Sana düşen, tebliğ etmen yani bilgilendirmendir; hesabı görmek bize aittir.” (Rad, 13/40.) ayeti buna işaret eder.
Demek ki bugün Hz. Peygamber’in örnekliğine çok ihtiyaç var.
Tam da öyle. Rahmet Peygamberi tam olarak örnek alınabilmiş olsa hayatımızda şiddete yer kalmaz. Ancak dünya tek boyutlu ve tekdüze olmadığı gibi insanlar da adalet ve merhamet noktasında aynı noktada değildir. Merhamet, doğru ve düzgün davranışları ödüllendirmek; adalet ise kötü ve zararlı davranışlara karşı caydırıcı ve cezalandırıcı önlemler almaktır. Rahmet Peygamberi’nin örnekliği bu iki boyutu kapsayacak özelliktedir. O, kötülüklerle ve zararlı unsurlarla mücadele ederken iyilere kucak açmış, mazlum ve mağdurların yanında yer almış, güzelliklere işaret etmiştir. Onun nazarında her insan cennetlik bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu yüzden de o, her insanın hidayete ererek cennete girmesini istemiş ve onun bütün çabası bu yönde olmuştur.
Kâfire yönelik tavrı nedir?
Rahmet Peygamberi’nin şefkati bütün insanlığı içine alacak genişliktedir. Kur’an’daki ifadeyle kâfirler iman etsinler ve kurtuluşa ersinler diye, âdeta kendisini tüketircesine bir gayret içinde olmuştur. (Kehf, 18/6.) Ancak bilinmelidir ki onun şefkati, Yüce Allah’ın rahmetinin ve mağfiretinin bir yansımasıdır. Çünkü Yüce Allah’ın rahmeti ve merhameti bütün yaratılmışların şefkatinden daha üstün ve daha kapsayıcıdır. Hangi yanlışta ve isyanda olurlarsa olsunlar bütün insanların kurtuluşa çağrılması ve samimiyetle pişmanlık gösterenlerin bağışlanacağının bildirilmesi de bunun göstergesidir.
Bu, pasiflik ve her şeyi kabullenmişlik anlamına gelmez mi?
Asla! Şefkat demek düşmana boyun eğmek, onun karşısında susmak veya yılgınlık göstermek değil, Allah’ın her bir insanı cennete layık olarak yarattığını göz önünde bulundurarak herkesin kurtuluşa ermesine vesile olmaya çalışmaktır. Şu bilinmelidir ki Müslüman, ne savaşta ne de barışta kaba kuvvete başvuran, insanlara eziyet eden veya aşırı davranışlar sergileyendir. Düşmana karşı sağlam duran, gerektiği yerde gerektiği kadar önlem alan, gevşeklik göstermeyen, birlik ve bütünlük içinde hareket eden ve bir saldırı karşısında kenetlenen kişilik örneğidir. Kendi aralarında ise merhametli, yani Rahmet Peygamberi’nin buyurduğu gibi “kendisi için istediğini mümin kardeşi için de isteyendir.” (Buhari, İman 7; Müslim, İman, 71.)