NASIRUDDİN ELBANİ
HADİS İLMİNİ SEVDİREN ÂLİM

Enbiya YILDIRIM


Yirminci asrın ilk çeyreğine kadar hadis ilminin önemi İslam dünyasının gündeminde pek yoktu. Farklı ilim dallarındaki âlimler de dâhil olmak üzere çoğunluk herhangi bir kitapta hadis olarak gördükleri rivayetleri delil olarak alıyor ve bunlarla halkı irşad ediyor, dinî meselelerde delil getiriyorlardı. Söz konusu asrın ikinci çeyreğinden sonra Müslümanları ikaz etmek ve rivayetler hususunda titiz olmalarını sağlamak için bazı bilginler ümmete öncülük etti. Onların bu hizmetinin ve müminlere kazandırdıkları bilincin karşılığı asla ödenemez. İşte Elbani Hoca bu süreçte görev üstlenmiş, hadis ilmini müminlere yeniden sevdirmiş ve onları bilinçlendirmiş ulemamızdan biridir.
1914 yılında Arnavutluk’un İşkodra şehrinde doğdu. Sıkı bir Hanefi olan babası Nuh Necati, İstanbul’da din eğitimi almış bir bilgindi. Onun bu yönü hem evde kendini yetiştirmesine hem de manevi değerleri kuşanmasına vesile oldu.
Arnavutluk’ta dindar insanlara baskı yapılmaya başlanınca babası ülkeden göç etmeye karar verdi. Ailelerini de alarak Şuayp Arnavut’un babasıyla birlikte 1923 yılında Şam’a hicret etti. Nasıruddin Hoca ilk öğrenimini burada yaptı ancak babası daha fazla okumasını istemedi. Ona tecvid ve Kur’an yanında Hanefi mezhebine dair bazı eserler okuttu. Sonrasında çatı işleri yapan marangoz dayısının yanında çalışmaya başladı. Ardından babasından saat tamirciliğini öğrendi. İleride kendi dükkânını açarak uzun yıllar bu işi sürdürdü. Bu meslek aynı zamanda ona kitap mütalaası açısından çok iyi bir fırsat sundu. Çünkü günde üç saat çalışması yetiyordu. Gençlik döneminde bir yandan da babasının yönlendirmesiyle şehirdeki bilginlere giderek İslami ilimler okudu. Bütün bu süreç hem sağlam bir altyapı oluşturmasına hem de Arapçasını çok iyi bir noktaya getirmesine olanak sağladı.
Yirmili yaşlardan itibaren okumaya başladığı Menâr Dergisi’ndeki bazı yazılar, özellikle de Reşid Rıza’nın makaleleri onun düşünce dünyasında ve hadis ilmine yönelmesinde çok etkili oldu. Bunun yanında halkın gündelik hayatına girmiş olan hurafeler ve bidatleri görmesi ile etrafındaki hocalar da dâhil olmak üzere insanların mevzu (uydurma) hadisleri delil olarak kullanması onun azmini perçinledi. Bir hocanın söylediği hadisin durumunu merak edip araştırması ve mevzu olduğunu öğrenmesi ise karar aşamasının son merhalesi oldu. O, artık meseleleri delilleriyle birlikte öğrenmek gerektiği bilincindeydi.
Reşid Rıza’nın etkisi altında kalmasının sonucu olarak ilk yaptığı çalışma, Hafız Irâkî’nin İhya’nın hadisleri üzerindeki incelemesini kopyalaması ve anlaşılmayan kelimelerin anlamlarını yazarak notlandırması olmuştur. İki bin on iki sayfa tutan bu çalışmasını daha sonra üç cilt hâlinde ciltlettirecektir. Kendisine açtığı bu alan tanınmasını da sağlar. Nitekim Şam’daki Zahiriye Kütüphanesi idaresi, araştırmalarını rahatça yürütsün diye ona özel bir oda tahsis eder. Takip eden süreçte eserleri bir bir ortaya çıkmaya başlar. Bu arada kütüphanedeki yazma hadis eserlerinin kataloglarını hazırlar. Bu çalışmaları sayesinde İslam âlemi pek çok yazma eserden haberdar olur. Daha sonraları Şuayp Arnavut da aynı odada kendisine katılacak ve el-Mektebul-İslami adına nice kitap bu odada yayına hazırlanacaktır.
Elbani, kütüphanedeki çalışmalarıyla yetinmedi. İslami ilimlere merak duyan gençlere bazı kitapları okuttu, öğrenci yetiştirdi. İslam dünyasına yayılan şöhreti sonucunda yeni kurulan Medine’deki İslam Üniversitesinde 1961-1963 yılları arasında hadis dersleri verdi. Şam’a döndükten sonra yoğun olarak tahkik yani yazma eserleri yayına hazırlama faaliyetine yöneldi ve pek çok insana örnek oldu.
Hayatını sadece kitaplara gömülü olarak geçirmeyen Nasıruddin Hoca, 1960’lı yıllardan itibaren Suriye yönetiminin gözetimindeydi. Bu nedenle iki kere hapsedildi. İlk olarak 1967 yılında Şam Kalesi’nde bir ay mahpus kaldı. Sıkı takipçisi olduğu İbn Teymiyye de daha önce burada hapsedilmişti. Aynı yıl İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki Altı Gün Savaşı başlayınca o ve tüm mahkûmlar serbest bırakıldılar. Elbani daha sonra Haseke’de tekrar tutuklandı ve bir altı ay daha hapiste kaldı. O güzel bir şey yaptı ve hapishaneyi çalışması için fırsata dönüştürdü: Munzirî’nin Sahih-i Muslim muhtasarını içerideyken yayına hazırladı.
Mısır ile Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla birleştiği dönemde hadis kitaplarının neşri için kurulan komisyona seçildi. İyice artan şöhreti nedeniyle yurt dışından çeşitli teklifler aldıysa da bunları kabul etmedi. Lakin 1975-1977 yılları arasında Medine’deki eski üniversitesinin yüksek heyetinde üyelik yaptı. Sonra olumsuz bir gelişme oldu: 1979 yılı Kâbe baskını sonrasında, bunu yapanların onun gibilerden etkilenmesi gerekçesiyle Arabistan’a girmesi yasaklandı.
Elbani Hoca, her fırsatta çeşitli ülkelere ilmî geziler düzenledi ve konferanslar verdi. Suriye rejiminden bunaldığından dolayı ülkeden ayrılmaya karar verdi ve 1980 yılında Ürdün’e, Amman’a yerleşti. 1999 yılında, özellikle hadis alanındaki çalışmaları nedeniyle Melik Faysal İslami Araştırmalar Ödülü’nü aldı. Aynı yıl Amman’da seksen beş yaşında vefat etti. Vasiyeti gereği, ayrıca mevsim aşırı sıcak olduğundan katılanların iklim şartlarından etkilenmesinden endişe edilerek cenazesi bekletilmedi ve yatsı namazından sonra toprağa verildi.
Ümmete sunduğu büyük hizmet
XIX. asrın sonlarına kadar İslam ümmetinin genel durumuna paralel olarak dinî ilimlerde bir canlılıktan söz etmek mümkün değildir. Yapılan çalışmalar daha ziyade taklit, derleme ve şerh etme türündedir. Sonrasında Müslümanlarda, ümmetin geri kalmışlığına çözüm bulmak amacıyla bir hareketlenme başlamış, dinî ilimler de bundan nasibini almıştır. Müminler, hem müsteşriklere cevap vermek hem de kendi değerlerini ortaya koyarak müminlere öz güven kazandırmak için hummalı bir faaliyete girişmiştir. Türkiye, Mısır gibi ülkeler yanında hareketlenmenin olduğu merkezlerden biri de Suriye’dir. Elbani de gençlik döneminden başlayarak Suriye-Ürdün ekseninde vefat edene kadar bu alana özellikle de hadis ilmine büyük hizmet sunmuştur. Yazdığı eserlerle insanlara sahih hadisle amel etme şuuru aşılamış, hadis kitaplarını okumalarına vesile olmuştur.
Bize bıraktığı miras
Elbani’nin çalışmaları akademik kaygıdan uzaktır. Onun tek amacı vardı: İnsanları, başta Allah Resulü olmak üzere Selef âlimleri gibi yaşayıp bidatlerden uzak durmaya teşvik etmek. Bu nedenle çoğu hadisle ilgili olan çalışmalarında, Hz. Peygamber’den aktarılanların sahihlerini öyle olmayanlardan ayrıştırmaya büyük önem verdi. Bunun yanında Son Elçi’nin uygulamalarını ele aldığı bir kısım çalışmalarıyla da sünnete uygun ölçüleri belirlemeye çalıştı. Kitaplarının cilt sayısı iki yüzü geçmektedir. Bunların bir kısmı hadislerin sıhhatini belirlemeye, bir kısmı hadislere dayalı olarak ele aldığı konulara, geri kalanları da tahkik ve tahrice dairdir. Eserlerinin en meşhurları şunlardır: Silsiletu’l-Ehadisi’s-Sahiha, Silsiletu’l-Ehadisi’d-Daife, Sahihu’l-Camii’s-Sağir, Daifu’l-Camii’s-Sağir, Sıfatu Salati’n-Nebi, Ahkamu’l-Cenaiz.
Çizgisi
Ahmed b. Hanbel, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye çizgisini takip ederek Selefi diye tanımlanan bir çizgide yaşadı. Hatta çağdaş Selefiliğin sembol ismi olarak hareketin yayılmasında büyük etkisi oldu. Onun temel prensibi doğrudan naslara bağlanmaktı. Örneğin şöyle demişti: “Her Müslümana düşen görev, sahih bir hadis karşısında akaid, ahkâm veya başka konuları içermesine bakmadan o hadisi kabul etmektir. Aynı şekilde, herhangi sahih bir hadis ister kat’i ilim ifade etsin ister nazari veya zanni ilim ifade etsin, o hadis sahih hadis şartlarını taşıdıktan sonra onu kabul etmek ve onunla amel etmek zorunludur. Bir Müslüman ancak bu şekilde ‘Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına uyun.’ ayetine (Enfal, 8/24.) yapışmış olacaktır.” Bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere onun yönteminde mezhep aidiyeti yoktu. Bunun yanında, sünneti öne çıkaran ve bidatlerle mücadele etmeyi birinci öncelik olarak benimseyen yöntemi oldukça sertti. Dini savunma ve Resulüllah gibi İslam’ı yaşama amacı bu tutumunun esas nedeni olmakla birlikte nasların yorumunu kapatan bakış açısı şekilciliğe sebep olmuştur. Başta mezhepler olmak üzere ümmetin büyük çoğunluğunun geleneğini yok sayan usulü, bazı kesimlerde büyük tepkilere neden olmuştur. Çünkü İbn Hazm benzeri bir tavırla nasların zahirini temel ve değişmez prensip olarak alması özellikle iktisat alanında zorlayıcı, hayatı daraltıcı sonuçlar doğurmuştur. Onun, başta Muhyiddin İbn Arabi olmak üzere tasavvuf yolunu benimsemiş bazı kişilere ve kabullere karşı genellemeci katı tutum takınması da aynı şekilde eleştirilmiştir.
Hakkında söylenenlere bakıldığında birileri için asrın müceddidi olarak görülmektedir. Bazılarınca ise sert söylemi, kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik ağır ifadeleri, yanlış fetvaları ve hadisler hakkındaki hatalı hükümleri nedeniyle sorunlara neden olmuş bir âlimdir. Hakkında müspet veya menfi o kadar çok çalışma yapılmıştır ki bunları sayıyla tespit etmek son derece zordur. Bu aynı zamanda onun ne kadar etkili olduğunu da gösterir. Bize düşen, hayatını İslam’a vakfetmiş ve ümmete büyük hizmet sunmuş olan bu büyük bilgini hayırla yâd etmektir. Bunu yaparken de onun çalışmalarını doğru-yanlış terazisinde adaletle tartmaktır. Lakin sonuç ne olursa olsun, değişmeyecek olan bir şey vardır ki o da her zaman hayırla yâd edilmeyi hak ettiğidir.