KULLUĞUMUZU ANLAMINA KAVUŞTURAN VASIF
İHLAS VE SAMİMİYET
Salih KÖSE
İstanbul Eyüpsultan Vaizi
Her birimiz bize bahşedilen bu hayatta Cenab-ı Hakk’ın, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99.) ilahi hitabına muhatabız. Bu ayet-i kerime ve benzerleri, yaratılış gayemizi açık bir şekilde ifade etmektedir. Bizler her şeyden önce Allah’ı bilmek ve O’na kulluk etmek için yaratıldık. Bu gayeye muvafık bir hayat ortaya koyma adına teslimiyetimizi kemale erdirmek ve kulluğumuzu ihlas ve samimiyet çizgisinde muhafaza etmek zorundayız. Nitekim imtihanlarla dolu bu yolculukta en büyük düşmanımız olan şeytan, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden kovulurken, “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -aralarından senin samimi kulların hariç- onların hepsini kesinlikle yoldan çıkaracağım.” (Hicr, 15/39.) iddiasında bulunmuştu. Bu manada bizleri, şeytanın plan ve desiselerinden kurtaracak olan yegâne sığınağımız ihlas ve samimiyetimizden başka bir şey değildir. Bundan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz de (s.a.s.) “Din samimiyettir.” buyurarak din-i mübin-i İslam’ı bizlere tek kelimeyle özetlemektedir. Sahabe efendilerimiz merak eder ve sorar: “Ey Allah’ın Resulü! Kime karşı samimiyettir?” Bunun üzerine Efendimiz de bu samimiyetin kuşanılması gereken makamları, “Allah’a, Kitaba, peygambere, müminlerin idarecilerine ve tüm inananlara karşı samimiyet” (Müslim, İman, 95.) olarak sıralar. Bu vesileyle bizler de bu hadis-i şeriften hareketle kulluğumuzu anlamına kavuşturacak olan ve dinin özü olarak tarif edilen samimiyet duygusunu elde etme adına kendi nefsimizi bir test etmiş olalım ve Müslüman kimliğimizi bir samimiyet sınavından geçirelim.
Allah’a karşı samimiyet
Burada kendimize, nefsimize sormamız gereken soru şudur: Bizler, gerçekten Rabbimize karşı samimiyeti kuşanabildik mi? Sorduğumuz bu sorunun en güzel cevabı yine Mevla’mız tarafından verilmektedir: “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” (Hadid, 57/4.) Bu ayet-i kerime eğer bizim gönlümüzde canlı bir yer tutmuş ve bize duracağımız yeri hatırlatıyorsa işte orada kulluğumuz samimiyet vasfını kazanmış demektir. Sadece dışarıda bizi tanıyan, bizi bilen insanlarla olan muaşeretimizde değil, farklı ortamlarda veya yalnız kaldığımızda da haramlar ve günahlar karşısında, “Ben, Allah’tan korkarım.” diyebilmek, samimiyetimizin yansımasıdır. Cibril hadisinde buyrulduğu üzere, “Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na kulluk etmek” (Buhari, İman, 37.), ihsan makamında bir ömür tüketmek, samimiyetin en güzel ispatı niteliğinde olacaktır. Bununla beraber yaptığımız her işte hiç kimseden herhangi bir tebrik veya taltif beklemeden sadece Allah rızasını birinci gündem maddesi kılmak da samimiyetimizin ve ihlasımızın tezahürü olacaktır.
Kitaba (Kur’an-ı Kerim) karşı samimiyet
Vahyin son halkası, dünya ve ebedî saadetimizin reçetesi, kıyamete kadar tek bir harfi dahi değişmeyecek olan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’e karşı samimiyetimizin en güzel ispatı elbette onun ahkâmı ile amel etmek, ahlakı ile de ahlaklanmaktır. Biz biliyor ve inanıyoruz ki Kur’an-ı Kerim rahmettir, geçmişlerimiz rahmet bulsun diye elbette okuruz ve okuturuz. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim şifadır, hastalarımız, dertlilerimiz şifa bulsun, deva bulsun diye elbette okur ve okuturuz. Ancak bununla beraber yüce kitabımızın sadece bunun için vahyedilmediği gerçeğini de hatırımızdan çıkaramayız. Bizim için bir hayat rehberi olduğu gerçeğini ne zaman unutursak ve onu sadece bir mezarlık kitabı hâline getirirsek işte o zaman Kerim kitabımıza karşı samimiyetimizi yitirmişiz demektir. Örneğin bir merhum veya merhumeyi anarken aklımıza gelen Kur’an-ı Kerim aynı şekilde kalem kalem, hiçbir soru işareti bırakmadan mirasın nasıl taksim edileceğini bizlere öğreten kitabımız, varisler arasında meydana gelen niza ve anlaşmazlığı çözme adına hakem olmuyorsa işte orada Kur’an-ı Kerim’e karşı samimi olmayan bir tutum var demektir. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi:
Ya açar bakarız Nazm-ı Celîl’in yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) karşı samimiyet
Kur’an-ı Kerim, Allah Resulü’nü (s.a.s.) bizlere üsve-i hasene (en güzel örnek) olarak takdim etmektedir. Biz müminler için Sevgili Peygamberimiz elbette bu örnekliğini namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekâtın nasıl verilip veya hac ibadetinin nasıl yerine getirileceği gibi hususlarda uygulayarak öğretmiş ve rehberlik etmiştir. Ancak Efendimizi (s.a.s.) sadece ibadet hayatımızı tanzim eden bir rehber olarak görmek bizim için elbette yeterli olmaz. Nasıl bir eş, nasıl bir baba, nasıl bir komşu, nasıl bir akraba veya nasıl bir eğitimci, yönetici gibi sorular ne zaman Efendimizi anlama adına gündemimize gelir ve bu nebevi ölçüler bize istikamet vermeye başlarsa işte o zaman Peygamber Efendimize karşı da samimiyeti kuşanmışız demektir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) rehberliğine, yol göstericiliğine insanlığın her zamankinden daha da fazlasıyla muhtaç olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu manada ilim, hikmet, davet, adalet, emanet ve merhamet adına vermiş olduğu ahlaki ve evrensel mesajlar ne zaman bize yol göstermeye başlar ve bu mesajları tüm insanlığa ulaştırma gayreti içerisinde olursak Efendimize karşı samimiyeti elde etme adına önemli bir adım atmış oluruz.
Müminlerin yöneticilerine karşı samimiyet
Bir Müslümanın, tüm müminlere karşı vazifesi olduğu gibi en küçükten en büyüğüne kadar kendi amirine, idarecisine veya yöneticisine karşı samimi olduğunun ispatı da muhakkak ki doğru olanı, helal olanı hatırlatmasıdır. Yanlış bir iş veya uygulamayla karşı karşıya kaldığında Allah Resulü’nün vermiş olduğu şu ölçü ile hareket etmesi gerekmektedir: “İçinizden biri bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu sonuncusu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78.) Yetki ve sorumluluğu varsa engelleme, buna imkân ve salahiyeti yoksa sözlü müdahale, sözü muteber değil veya bir karşılığı yoksa kalben buğzetmek, yani yapılan bu işten veya alınan bu karardan Allah ve Resulü razı değil diyerek tarafını ortaya koymak ki imanın en zayıf şekli olarak tarif edilmektedir. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi Hz. Ömer döneminde yaşanan şu olaydır: Müminlerin emiri olan Hz. Ömer (r.a.), kendi döneminde evliliklerin istenen mehir bedellerinin yüksek olmasından dolayı azaldığını görünce bir cuma hutbesinde bir karar aldığını açıkladı. Bundan sonra hiçbir kadın eşi olacak kişiden dört yüz dirhemin üzerinde bir mehir hakkı talep edemez. Nitekim Allah Resulü’nün annelerimize vermiş olduğu en yüksek mehir miktarı dört yüz dirhemdi, kimse de takva bakımından onlardan daha üstün olamaz diye ekleyerek mehre bir üst sınır getirdiğini ifade etti. Hutbesini bitirdikten sonra mescitte bulunan yaşlı bir kadıncağız ayağa kalktı ve “Ey Müminlerin Emiri! Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, ‘Onlara (kadınlara) kantarla vermiş olsanız da hiçbir şeyi geri almayın...’ buyurarak mehre bir üst sınır getirmediği hâlde size ne oluyor ki mehri sınırlandırıyorsunuz?” dediğinde, Hz. Ömer tekrar minbere çıkıp “Şu kadıncağız doğruyu söyledi. Ömer ise hata etti” demiştir. (Tefsir, İbn Kesir, tah. Sami b. Muhammed es-Selâme, II, 243,244; İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, II, 4-5; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, VI, 180.)
Ayrıca herhangi bir çıkar, menfaat veya aldatma düşüncesi olmadan insanlarla olan muaşeretimizi sırf Allah rızasına muvafık kılarak sürdürmek, bu tavrımızı bütün inananlara karşı koruyabilmek de samimiyetimizin ispatıdır. Bir hadis-i kutside bizlere şöyle müjde veriliyor: “Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Şu kimseleri sevmek bana vacip oldu (Şu kimseleri mutlaka severim): Benim rızam için birbirlerini sevenler. Benim rızam için bir araya gelenler. Benim rızam için birbirlerini ziyaret edenler. Benim rızam için birbirlerine ikramda bulunanlar.” (Malik, Muvatta: Şiir, 16.)