KUR’AN’IN GETİRDİĞİ BİLGİ ANLAYIŞININ ORİJİNAL BAZI YÖNLERİ

Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Kur’an, kendine özgü bir ilmî zihniyet getirmiştir. Nazil olduğu çağlarda, aşağıda kısaca anlatacağımız özelliklere sahip, bu denli işlenmiş bir ilmî zihniyet yoktu desek herhâlde yanlış söylemiş olmayız. Son vahyin bu konuda getirdiği ilke ve mesajların bir kısmının özgün, orijinal; bir kısmının da değişik medeniyet çevrelerinde kabul edilen evrensel anlayışlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayede Kur’an, Müslüman topluluklara hakikati araştırma idealini ve yöntemini kazandırdı. Sonraki asırlarda Müslümanların fen bilimleri de dâhil olmak üzere bilim sahasında gerçekleştirdikleri atılımda, bu orijinal zihniyetin önemli bir rol oynadığı muhakkaktır.

Kur’an, Arapların daha önce bilmediği şekilde, “hakikat”ten bahsetti ve bunun ölçüsünün de “ilim” olduğunu söyledi. Gerçi cahiliye kültüründe, “ilim” kelimesi vardı, ancak bu son derece basit bir şekilde anlaşılıyor, şahsi kanaat ve kabile tecrübesi anlamında kullanılıyordu. (Ziyad Alrawashdeh, Kur’an’da İlim Kavramı, Ravza Yay. İstanbul 2018, 235.) Dolayısıyla bu kavram, Kur’an sayesinde köklü bir semantik değişime uğradı. Yani subjektif bilgiyi ifade eden bu kelime, objektif bir ilke ve değer hâline geldi. (Necm, 53/28; Bakara, 2/111.) Herkesin kabul ettiği hakikatin bir kriteri ve gerçeğin bir ölçütü oldu. Böylece Kur’an’la bu kelime, yeni bir medeniyetin kurucu unsuru hâline geldi. Bir ilim ve kitap medeniyeti doğdu. Kur’an gelmeseydi bu medeniyetten bahsetmek elbette ki mümkün olmayacaktı. Oluşan kültürel vasat sayesinde çok değişik bilim dallarında dünya çapında âlimler yetişti. O günkü kültür ve medeniyet şartlarını düşündüğümüzde, böyle bir ilim anlayışını ancak bir peygamberin getirebileceği sonucuna varıyoruz. Dolayısıyla bahsedilen ilmî zihniyet, aynı zamanda Kur’an’ın ilahi oluşunun bir deliliydi.

Kur’an’ın daha ilk ayetlerinde, ibadet ve tesbihin sembolü meleklerin, ilim yeteneği dolayısıyla insana saygı secdesine yani üstünlüğünü kabul etmeye çağrıldıklarını görürüz. İnsanın ilk yaratılış sahnesinde başka bir konuya değil de bu konuya yer verilmesi dikkat çekici değil mi? Burada Hz. Âdem’e öğretilen bilme yeteneği, insanın mantıki düşünme, kavramsallaştırma dolayısıyla bilgi üretme ve medeniyet kurma becerisini ifade eder. (Bakara, 2/30-34.)

Kur’an, kendi benzerini getirme konusunda bütün inkârcılara ilmî bir çağrı yapar. (Bakara, 2/23.) Bu, Kur’an’ın ilahi kaynaklı olduğu ve aksinin savunulamayacağı konusunda özgüven dolu bir meydan okumadır. Bununla, ilahi kaynaklı oluşu konusunda ne denli haklı ve tutarlı olduğunu da ortaya koyar. Biraz daha açacak olursak ilgili ayetlerle muhataplara vahyin benzerini getirme konusundaki yetersizlikleri şöyle ilan edilir: Gayb ve şehadet âlemiyle ilgili bu kadar çeşitli konudan bahseden, insanın maddi ve manevi hayatı, ruhi arayış ve ihtiyaçları ile bu denli uyuşan, samimi olarak kendisine yönelenleri dil ve içeriği ile bu derece etkileyen, tevhide, adalete, hayra ve iyiliğe davet etmede benzeri olmayan bu kelamın benzerini asla getiremezsiniz. Bütün cins beyinler, ilimde, bilgide, sanatta temayüz etmiş seçkin zekâlar toplansa da bu kesinlikle gerçekleştirilemeyecektir. (İsra, 17/88.) Çünkü onun içerdiği bilgiler, ancak Yüce Allah’ın insana bildirmesi ile elde edilir. Başka bir ifadeyle bunlar, insanın aklı, araştırması ve tecrübesi ile ulaşılan bilgi türünden değildir. (Alak, 96/5; Hud, 11/44.)

Sadece Allah Teâlâ’nın gönderdiği bir peygamber, insanları böyle bir rekabete çağırma cesaretini gösterebilir. Mesela bir edip, bir ilim adamı veya bir sanatçı ortaya koyduğu bilim, kültür ve sanat eserine rekabet olsun diye böyle bir çağrıda bulunabilir mi? Çünkü kimin hangi başarıyı ortaya koyacağını kimse tahmin edemez. Kur’an’ın, “Bunu getiremediniz ve asla getiremeyeceksiniz.” şeklindeki meydan okumasına (Bakara, 2/24.) insanoğlu istenilen cevabı verememiştir. Ne asr-ı saadette ne de ondan sonraki çağlarda bu başarılmıştır. Aksine inkârcı Araplar, Müslümanlarla savaşmak mecburiyetinde kalmışlardır. Yapabilselerdi asla bundan geri durmazlardı. Böylece kolaylıkla İslam’ın nurunu söndürürlerdi. Müslümanlarla defalarca savaşa girmek mecburiyetinde kalmazlar, neticede sayısız insanı kaybedip ağır bedeller ödemezlerdi.

Beşerî bilimler, sadece insanın, toplumun ve tabiatın bilgisini öğretir. İslam’da bunların gelişmesinin önünde bir engel yoktur, hatta aşağıda görüleceği üzere buna teşvikler vardır. Ancak Kur’an’ın getirdiği bilgi tasavvurunun esas ayırıcı yönü, onun, “varlığın anlamının bilgisi”ni insana öğretmesidir. (Âl-i İmran, 3/191; Müminun, 23/115.) Bilimler, varlıklardaki kanunları açıklar, din ise bu varlıkları anlamlandırır. Bu iki yaklaşım birbirinden farklıdır. Mesela yağmurun nasıl oluştuğunu ve yağdığını coğrafya ilmi inceler, din ise bunun insana olan çok yönlü faydaları dolayısıyla bir ilahi lütuf olduğunu söyler. Varlığın nedeni ve anlamı konusuyla felsefe de ilgilenir. Ancak burada net bir yaklaşım yoktur, aksine filozofların birbirinden farklı çok değişik görüş ve yorumları vardır.

Dinî bilgi, fen ve sosyal bilimlerin metotlarıyla elde edilecek bir bilgi değildir. Bu bakımdan onun yerini, bahsedilen bilgi alanlarının doldurması mümkün değildir. Çünkü bunlar, hayatın kolaylaşmasını sağlayan maddi olgularla ilgili araçsal bilgilerdir. Mesela fizik evrenin nasıl işlediğini anlatır. Kur’an ise evrenin varoluş hikmeti üzerinde durur, yine onun işleyişinden hareketle Yüce Yaratıcı’nın insana olan eşsiz merhametini konu edinir. Sosyoloji, insanı ve insanların oluşturduğu toplumu inceler ve açıklar. Din ise toplumda insanlar arası ilişkilerin nasıl olması gerektiğine dair ahlaki bir sorumluluk getirir. Diğer taraftan bu bilimler, varlıkla ilgili olarak insana bütünsel bir bilgi vermezler. Çünkü onların her birinin somut ve sınırlı bir inceleme alanı vardır. Mesela psikoloji, insanın iç dünyası, duygu ve düşüncelerini konu edinir. Ama bu bilim, insana hayatla ilgili bütünsel bir bakış açısı vermez. Örneğin, insanın bu dünyada bulunuşunun anlamı nedir? Böyle bir soru üzerinde durmaz. Kur’an ise baştan sona görünen ve görünmeyen âlemin ve bütün varlıkların anlamlılığı üzerinde durur. Bu ise düşünen insanın hep cevabını aradığı varoluşsal bir sorun olmuştur.

Dinin verdiği bilgi yani varlığın anlamının bilgisi, insanın fen ve sosyal bilimlerde bulamayacağı bir aydınlanmayı sağlar. Bu bakımdan gerçek münevverler, peygamberler ve onların yolundan gidenlerdir. Nitekim vahiyle bilgilenme ve aydınlanma ayette ifade edilir. (Bakara, 2/257.) Dinin ortaya koyduğu varlığın anlamının bilgisi bütünsel bir bilgidir. Bu da ancak Allah’ın insana lütfettiği vahiy sayesinde olmaktadır. Bu, görünen ve görünmeyen yönleriyle varlığı ele alır. Görünen varlığın anlamı ve gizemi, bir anlamda görünmeyen (gayb) âleminde saklıdır. Ahirete gönülden inanmak suretiyle insan, anlamsız/abes bir hayattan kurtulma kapısını kendisine açmış olur. (Müminun, 23/115.) Varlığın anlamının bilgisi, aynı zamanda dünya ve dünya ötesi “ebedî saadet ve kurtuluş”un bilgisidir. Kur’an, insana nihai kurtuluşun yolunu gösterir ki bu onun fıtratının en önemli taleplerinden biridir. Çünkü ölümle hayatın son bulması anlayışı, dünya ile tatmin olmayan ve hayatın anlamını arayan birisi için kabul edilemez bir durumdur.

Vahiy, akıl kaynaklı değildir ancak akıl üstü ve akla uygundur. Yani akılla izah edilebilir veya savunulabilir. Bu anlamda dinde tabu yok, ikna vardır. Çünkü Kur’an, inkârcılara yönelik bütün çağrılarını sağduyuya yöneltir ve ilmî bir metot üzerine inşa eder. Nitekim Allah inancı, tevhid, ölümden sonra diriliş gibi gaybi haberleri ikna metoduyla ve akl-ı selime hitap ederek anlatır. Şirki ve inkârı da aynı yaklaşımla reddeder. Bu bağlamda Kur’an tezlerini tartışmaya açar, şeffaf açık bir yöntemi benimser. İnsanın bozulmamış fıtratına ve vicdanına hitap ederek tezlerinin haklılığını ortaya koyar. Yüzlerce ayette, “anla, aklını kullan ve düşün…” der. Böylece insanın bütün idrak potansiyelini/becerisini harekete geçirmeyi hedefler.

Kur’an, insanı salt dünyevi kaygılarla bilgilenmeye ve düşünmeye çağırmaz. Aksine ayetlerde emredilen tefekkürün bir sebebi ve gayesi vardır. Başka bir ifadeyle o, esas itibarıyla “dinî aklı” harekete geçirmeyi yani öğüt almayı, manevi inkişafı ve gelişmeyi gaye edinir. İnsanın ancak bununla yaratılış amacına uygun yaşayabileceği ve erdemli olabileceğini anlatır. Aksi takdirde diğer canlılar seviyesine düşeceği ve onlardan bir farkı kalmayacağını hatırlatır. (Araf, 7/179.) Hatta yeryüzündeki canlıların en kötüsünün aklını kullanmayanlar olduğunu söylemiştir. (Araf, 7/179; Enfal, 8/22.) Dolayısıyla İslam’ın hedeflediği mümin, körü körüne inanan ve taklit eden değil araştıran, düşünen (tahkik eden) ve her daim aydınlık bir dünyaya yürüyen kimsedir.

Kur’an, yaratılışı ve bütün varlığı, insanın her daim gözlemlemesi, âdeta okunması ve inceliklerine varılması gereken bir kitap olarak görür. Bu anlamda varlıklar, ruhsuz, anlamsız taş, toprak, bitki, böcek, ağaç, canlılar, sular, güneş, ay ve yıldızlar toplamı değildir. Aksine bütün yaratılmışlar, hem kendileri ibadet/tesbih hâlinde hem de Allah’a ibadete çağıran semboller, alametler bütünüdür. (Hac, 22/18; Casiye, 45/3-5.) Doğaya olan bu bakış açısı, herhâlde ilk defa Kur’an tarafından bu boyutlarda işlenmiştir. Kur’an, tabiat üzerinde tefekkürü müminin tercihine bırakmadı, aksine baştan sona bunun gerekliliğini vurguladı. Çünkü bütün kâinat, hakikate delil olacak hem estetik hem de düzen ve nizam açısından hayrete değer güzellik ve mükemmelliklerle doludur. Her ayrıntı, düşünmeye ve seyretmeye layık ayrı bir özellik ortaya koymaktadır. Diğer taraftan Kur’an, varlığın bilimsel bilgisi üzerinde değil, onun lütuf oluşu, dinî ve ahlaki değeri üzerinde durmuştur. Nitekim ayette insanların, gökteki ayın önce ince yay, sonra hilal, sonra da daire şekline nasıl geldiğini sordukları anlatılmaktadır. Ancak ayette bu sorulara bilimsel açıklama getirilmez, sadece bunların vakitleri belirleme işlevine yaradıkları belirtilir. (Bakara, 2/189.)

Kur’an’ın geldiği toplumda, dinin gerçek oluşunun ölçüsü mucize, gizemli konular ve olağanüstülükler olarak görülüyordu. Nitekim bu konularda müşriklerden Hz. Peygamber’e ısrarlı talepler gelmiştir. (İsra, 17/90-93.) Kur’an’ın metodu ise olağanüstülüğe değil, daha önce belirttiğimiz şekilde tabiattaki olağan akıştaki düzen ve nizam üzerinde insanı düşünmeye davet etmektir. Yine belirtmek gerekir ki bu mucize talepleri yerine Kur’an, muhatapların ayetler üzerinde düşünmelerinin, ilahi oluşunun yeterli kanıtını oluşturacağını belirtir. (Ankebut, 29/50-51.) Böylece o, müşrikleri akli delile ve ilmî metoda çağırmıştır. Bu, aynı zamanda şu anlama geliyordu: Kur’an’ın ileri sürdüğü ilmî kanıtlar, insan duyularına hitap eden mucizelerden daha ikna edici ve sonraki asırlarda yaşayan insanlara da hitap edecek şekilde kalıcıdır.

Kur’an, varlıktaki düzen ve ölçüye dikkat çekmiştir. Bütün evreni Allah yönetir (Araf, 7/54.) ama bunun yasa ve ölçüleri vardır. (Kamer, 54/49; Mülk, 67/3-4.) Demek ki evren belirli sebep ve sonuçlara göre varlığını devam ettirmektedir. Bu da insanın ürettiği teknik ve teknolojinin temelini oluşturur. Ancak Kur’an, gemi örneğinde olduğu gibi insanın teknolojik ürünleri Yüce Allah’ın tabiata koyduğu yasalara göre yapması sebebiyle bunları, O’nun bir lütfu olarak görür. (Lokman, 31/31.) Dolayısıyla bunlar, insanın gurur ve şımarmasına değil, aksine Allah’a kulluk ve şükretmesine sebep olmalıdır. Ancak geçmiş bazı toplumların, peygamberlerin getirdiği bilgiye sırt çevirdikleri ve kendi becerileri ile elde ettikleri bilginin, onları şımarmaya ve nankörlüğe sevk ettiğini bizlere bildirilmektedir. (Mümin, 40/83.)

Konumuzla ilgili bir başka husus da şudur: Kur’an, tarih konusunda sağlam bilgiyi ve yerinde araştırmayı/gözlemi esas alır. Bundan dolayı geçmiş milletlerle ilgili bilgi, belge ve delile dayanmadan karanlığa taş atar gibi tahminlerle konuşmalar yapmayı doğru bulmaz. Nitekim Ashab-ı Kehf’in/mağara arkadaşlarının sayılarının ne olduğu konusunda insanların kendi aralarında tartışması buna örnektir. (Kehf, 18/22.) Yine Kur’an bizleri, tarihle ilgili konuları masa başında öğrenmeye değil, geçmiş olayların vuku bulduğu yerde gözlem ve araştırma yapmaya davet eder. (Rum, 30/9.) Tabii bütün bunları salt bilimsel bir araştırma gayesiyle değil de dinî bir amaçla yapmaktadır.

Kur’an, muhataplarını, onların inanç, ibadet ve ahlaki davranışlarına pratik katkı sağlayacak konulara yöneltir. Kendi hedefleri istikametinde duygu, düşünce ve amel olarak olgunlaşmalarını hedefler. Böylece İslam’ın yüce idealleri doğrultusunda gelişime açık ve dinamik bir toplum oluşturmayı gaye edinir. Bu sebeple insanın dinî, dünyevi; manevi ve ahlaki yönden olgunlaşmasına fayda sağlamayacak metafizik konulara girmez. (İsra, 17/85.) Pratik konularla ilgilenir ve önce insanın kendisine bakmasını ve nail olduğu eşsiz iyiliği görmesini tavsiye eder. Çünkü aksi bir durum, ifade yerinde ise insanın kendisini ıskalaması ve unutması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda mesela yaratılış, aldığı gıdalar, yerlere göklere ve canlılara bakıp tefekkür etmesini emreder. (Casiye, 45/3-4; Abese, 80/24; Fatır, 35/28.) Çünkü bu metot, sağlam bir itikat ve istikrarlı bir dinî hayatın temelini oluşturur. Yine Kur’an, mesajını verirken soyut felsefi düşüncelere yer vermez, aksine doğrudan pratiğe ve onu dönüştürmeye yönelir. Bu bağlamda sürekli ameli ve eylemi vurgular. Mesela Ehl-i Kitab’ın şahsında kurtuluşun içi boş laf ve kuruntularla değil, amel etmek ve ilah buyruklara teslimiyetle olacağını söyler. (Bakara, 2/111-112.) Allah Resulü de insanlara hayatın değişik alanlarında erdemli, iyi bir mümin olmanın yol ve yöntemini söz ve davranışlarıyla açık bir şekilde ortaya koydu. Zaten İslam’ın insanı ve toplumu dönüştürücü gücü de buradan gelmektedir.

Daha çok insanlar arası ilişkilerle ilgili ahlaki kurallar içerdiği düşünülen birçok ayet, aslında bilgi ve bilim etiği yönüyle de önemli mesajlar içermektedir. Mesela kişilik ve karakteri güven telkin etmeyen bir kimsenin getirdiği bir haberin hemen kabullenilmemesi, aksine bunun araştırılıp gerçekliğinin ortaya konması ilkesini getirmiştir. (Hucurat, 49/6.) Yani nakledilen bilginin tarafgir, subjektif, ideolojik ve art niyetli olabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu ilke, insanlar arası ilişkilerde olduğu gibi medya ve bilim alanında da oldukça önemlidir. Örneğin bir şahıs veya toplulukla ilgili bir konuda gerekli bilgi, belge ve malumatı değerlendirmeden sonuçlar ileri sürmek ve genellemelere gitmek, bilim alanında çokça yapılan hatalardan biridir. Yine ayetlerde, “hangi alanda olursa olsun fikir beyan ederken adil ve tarafsız olun, arzu ve çıkarlarınıza, grup menfaatine uyup gerçekleri saptırmayın, sevginiz veya husumetiniz sizi doğru bilgi vermekten dolayısıyla hakkaniyetten uzaklaştırmasın…” şeklinde ifadeler buyrulur. (Maide, 5/8; Enam, 6/152.) Ayrıca Kur’an’da, “Hem toplumsal hem dinî ve ilmî meselelerde gerçeği gizlemeyin ve çarpıtmayın.” (Âl-i İmran, 3/71.), “Aksine hakikati ortaya koymada menfaat kaygısına düşmeden cesaretli ve yürekli olun, insanlardan değil sadece Yüce Allah’tan korkun.” uyarıları geçer. (Maide, 5/44, 54.)

İnsan, yaşadığı sosyokültürel çevrede her daim birtakım tabu ve önyargıların etkisi altındadır. Eğer iyi bir eğitim almazsa âdeta bunlar onun aşamadığı zindanlara dönüşür. İşte Kur’an, insanı bu esaretten kurtarmak için, toplumdan aldığı önyargıları ve taklidi değil; tahkiki ve eleştirel düşünceyi öğretir. (Bakara, 2/170; İsra, 17/36.) Yine vahiy, hakikate ulaşmak için konuyu ehline ve uzmanına iletme ilkesini getirdi. (Nisa, 4/83; Nahl, 16/43.) Nereden ve kimden gelirse gelsin doğru bilgi peşinde olmayı, takva sahibi müminlerin bir özelliği olarak kabul etti. (Zümer, 39/18.) Kur’an, Tevrat’ı neshetti, ancak kendi iddialarını savunmada oradaki bazı doğruları delil göstermekten çekinmedi. (Âl-i İmran, 3/93; Yunus, 10/94; Nahl, 16/43.) Her konuyu yerli yerince, kendi şartları ve tarihi içinde değerlendirin, anakronizme düşmeyin uyarısını yaptı. Bu bağlamda Hz. İbrahim’in Yahudi veya Hristiyan olduğu iddiasının, asılsız ve anlamsız olduğunu söyledi. (Âl-i İmran, 3/65-66.)

Sonuç olarak şu söylenebilir: Kur’an, ilim talebini bütün Müslüman halka yaymayı hedefledi. Bu tutum ne Araplarda ne de diğer milletlerde vardı. Başka bir anlatımla ilmi, belirli bir zümrenin uğraşısı değil her Müslüman için gerekli gördü. Nitekim İslam bilginleri, her Müslümanın hâl ilmini (ilmihâl) yani yaşadığı zaman ve zeminde lehinde ve aleyhinde olan konuları bilmesi gerektiğini söylediler. Yine son din, müminlerin önüne iman ve amel alanında gelişmeyi bir hedef olarak koyduğu için hayatın bir mektep olarak değerlendirilmesini istedi. Kur’an, Allah Teâlâ’ya gerçek manada saygı duyma ve bağlılık göstermenin, ancak tefekkür, ilim ve irfandan geçtiğini belirtti. (Fatır, 35/28; Ankebut, 29/43.)