EBABİLLERİ YENEMEZLER
Rümeysa OĞUZ
Beni neden dinlemediniz? Duyduysanız niçin önemsemediniz? Elleriniz neden kulaklarınızda? Gözleriniz hep mi kapalı? Ya kelimeleriniz! Konuşacak mecali de mi yitirdiniz? Sorularıma kızmayın. Yangından sıçrayan bir kıvılcım kelimelerim. Biraz avucunuzu yakacak.
Ben Leyla. Size anlatacak çok şeyim var. Fakat sesim uzakta. Üzerimize bombalar yağıyor. Gazlar, mermiler, öfkeler, kibirler, sallanan parmaklar. Eşim öldü. Çocuklarım yıkımın ve yitimin içinde koşuyor. Çocuklar koşar hep, bilirsiniz. Dünyanın neresinde olursa olsunlar, oynamak ve gülmek isterler. Sizinkiler de öyle değil mi? Ah, sizinkiler! Keyifleri yerindedir umarım. Sırtları terlememiş, ayakları üşümemiştir.
Nasılsınız? Bizi soracak olursanız göğümüzde sesler asılı. Hiç bitmeyen çığlıklar, ardı arkası kesilmeyen ahlar. Sirenler, saldırılar, çık buradanlar, defollar, yok ollar! Ama bunlar mühim değil. Bizi sürgün etmeye çalıştıklarında, yani şanslıysak ve bunun için kısa bir mühlet aldıysak; ne olduğunu anlamadan yıkılan duvarların altında kalmadıysak, kulaklarımızın dibinden mermiler vızır vızır geçmeden evvel gitmeye zorlandıysak eğer; “Allah” diyerek atıyoruz adımlarımızı. Göğümüzde sesler asılı. Seslerin üzerinde bir sesle, “Allah” diyoruz. Bizi duyuyor musunuz? Dört yanımız kuşatılmışken evimiz diye bakışlarımızı çevirdiğimizde; hepimizin gözleri aynı noktada buluşuyor. Kubbetü’s-Sahra’da. Siz de görüyor musunuz?
Ben Leyla. Size anlatacak çok şeyim var. Ekmeksiz ve susuz kaldık. Evsiz ve aşsız. Çocuksuz ve eşsiz kaldık. Büyüklerimizi de küçüklerimizi de yok ettiler. İsmimin bir önemi yok aslında. Çünkü ben Kudüs’üm. Beni, bu topraktan kazıyarak ilk kıblemin izlerini silmeye çalışıyorlar. Bu yüzden tırnaklarımızı geçiriyoruz toprağa. Avuçlarımdaki toprak sevdiklerimin kanıyla sulanmış. Ellerimde annemin ve babamın kokusu var. Eşimin ve kardeşlerimin kokusu avuçlarımda.
Burada sizin için değil, kendimiz için de değil; burada Miracımız için bekliyoruz. Ölmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Ölüyoruz. Çünkü yaşamak için ölmekten başka yolumuz olmadığını öğrendik ilkin. Yaşamak… İnsanca ve insan kalmak uğruna. Anlıyorsunuz değil mi? Anlayın ve lütfen anlayın! Elimizde sapan, avucumuzda taşlar, dilimizde Allah, koşuyoruz. Anlayın; ben o Kudüslü kişiyim. Anne ve evlat olan. Bu sokaklarda büyüdüm. Bütün arnavut kaldırımlarının Mescid-i Aksa’ya çıktığı. İp atladım, bütün çocuklar gibi. Top oynadım. Avluda güvercinleri kovaladım. Anlayın! Yıllarca adımlarım aşındırdı sokakları. Cebimde bir avuç taş, mermilere karşı durarak büyüdüm. Eksilerek var olmaya çabaladım bu topraklarda. Her gün bir parçamı söktüler. Anlayın ben her gün, önceki günü anarak ve geçip gidenleri özleyerek büyüdüm. Biliyor musunuz, yıkılan bir şehri özlemek, dünyanın en çaresiz hissidir. Silinen anıları, yok olan duvarları, geri dönmeyecek yakınları özlemek.
Ben Leyla. Size anlatacak çok şeyim var. Açık konuşalım, yorgunum. Çok oldu bir bayram sevinciyle gözlerimi açmayalı. Korkmadan adım atmayalı ve eteklerimi uçuşturan rüzgârla ferahlamayalı. Ben Leyla. Çiçekler görüyorum düşümde. Papatyadan bir taç yapıp Kubbetü’s-Sahra’ya takıyorum. Çocuklarım tutuyor ellerimden. Tırnaklarımın arasında hiç toprak yok. Sanki toprağı kazıyarak burada kalmaya ve ait olduğum yerde yaşama hakkımı almaya çabalamamışım hiç. Güvercinler uçuyor biz avluya girince. Babam şehit edilmemiş. Annemin elinde bir zeytin fidanı. Bunu evimizin bahçesine dikeceğiz, diyor. Evimiz deyince bembeyaz avludaki o tek katlı yerde buluyorum kendimi. Yalnızca yaprakların hışırtısını duyuyor kulaklarım. Namaza gideceğiz, diyor eşim. Şam Kapısı’na çeviriyorum adımlarımı. Parmak uçlarımı duvarlara dokunduruyorum. Sonra derin bir nefes alıyorum. Yağmur yağmış, toprak kokusu geliyor burnuma. Bir de zeytin. Ayakkabılarımı çıkarıyorum Mescid’e girerken. Halılar pırıl pırıl. Üzerinde postallar gezmemiş. Başardık, diyorum sevinçle. Öyle bir sevinç ki kalbim taşacak göğsümden. Başardık! Derken bir ses geliyor. Sıçrayıp fırlıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Uzun sürmüyor düşlerim. İçim geçiyor çoğu zaman oturduğum yerden. Başımı yastığa koymayalı kaç gün oldu, hatırlamıyorum.
Ben Leyla. Size anlatacak çok şeyim var. Nefesim kesiliyor, konuşamıyorum. Gökyüzünü bile çalmak istiyorlar bizden. Soluduğumuz hava dahi çok geliyor gözlerine. Buradan gidersem her şey bitecek vehmindeler. Mevsimler geçiyor. Çocuklar, adamlar ve kadınlar ölüyor. Sonra? Sonrası yok sanıyorlar. Onlar yok sandıkça bir dua büyütüyorum kucağımda. Annem, babam, eşim, evladım, komşum ve geçip giden, göçüp giden herkes adına bir dua. Taşımın yetmediği yerde duamla karşılık veriyorum onlara. Bir dua! Sonra onları görüyorum. Her şeyleri olduğu hâlde tedirgin gözlerle bakıyorlar bana. Avucumdaki çakıllardan irkilip titriyor dudakları. Koca namluları bana çevrilmişken sapanım korku salıyor kalplerine. Gözlerimi çeviriyorum Kubbe’ye. Allah’ım, bana gerçek bir gülümseme ver, diyorum. Gerçek bir gülümseme. Elleri tetiğe giderken bile ürkekler. Ben onları gülüşümle yeniyorum. Dimdik duruyorum. Hiç eğilmeden düşüyorum toprağa. Avucumdan beş küçük taş yuvarlanıyor. Aklıma beş taş oyunlarımız geliyor. Bunu da düşümde görmüştüm belki. Gözlerimi kapatırken toprağı kokluyorum. Uzun zamandır duymamıştım; zeytin, yağmur ve evlatlarım kokuyor. Birisi bağırarak koşuyor; “Leyla!” Üzülme, diye fısıldıyorum. Beni bırak, taşları al. Onların haberi yok, ama ben biliyorum. Hepimiz toprağa düşsek de ebabilleri yenemeyecekler.