Gezici Mikrofon
O meşhur soruyu sormak istiyoruz: Neden yazıyorsunuz? Sizi yazmak konusunda tetikleyen sebep veya sebepler nelerdir?
Peter BİCHSEL
Ben kendi kendimin kurbanıyım, kendimi yazarak kandırdım ve esir ettim. Tıpkı bir okurun okuyarak kendisini kandıracağı gibi. Edebiyat, okuru değil, okur kendisini esir eder. Yazarların ihtiyaç duydukları malzemeler, kendi kendini kandırma malzemeleridir.
Soru, “Neden yazıyorsunuz?” değil, “Yazı yazmak için kendinizi nasıl kandırıyorsunuz?” olmalıdır. Bu şu demektir: Soruya, hemen tavuk ve yumurtadan değil, bir nesil sonrasından başlamalıdır.
“Neden yazıyorsun?” sorusu kolay cevaplanabilir bir sorudur.
Yazıyorum, çünkü bir edebiyat var, ya da yazıyorum, çünkü kötü bir futbolcuyum, ya da yazıyorum, çünkü inatçı bir Kızılderili’yim, ya da soruyu Friedrich Schiller açısından cevaplandıracak olursam; “Çürük elmaların kokusunu burnumda hissettiğim için yazıyorum!” demeliyim.
Bu elmalarla o kadar alışmış ki bunların yazmasıyla ayrılamaz bir ilişki, bir iddia halini aldıklarından dolayı Schiller’den şüpheleniyorum. Çürümüş elmaların kokusu ile yazmaya zorlanmış kimsenin, başka motivasyon aramasına hiç gerek yoktur. Temelde yazı yazmak istemese de artık yazı yazmak zorundadır.
Kendini kandırma malzemeleri insandan öç de alabilir. Malzemelerin yardımıyla yazarlar esarete yakalanabilirler. Yazarın yazı yazarak serbest olduğu, örneğin kendisini dertlerinden uzaklaştırdığı sadece bir söylentidir. Daha çok tam tersi olmaktadır, yazar yazarak dertlerini içine atmaktadır, çünkü yazma süreci içten dışa akan bir süreç değil, dıştan içe akan bir süreçtir. Şeyler, dertler, görüşler varlıklarını betimlendikleri sürece devam ettirirler. Yazmak bir tür sahip olmaktır. İnsan kendini yazılmış olandan bir türlü kurtaramaz.
(Peter Bichsel, Edebiyat Dersleri: Okur/Anlatı, Çev. Ahmet Sarı, Şahbender Çoraklı, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020, s. 78, 79.)
Ali IŞIK
Neden yazdığımı tam anlamıyla bilmiyorum. Bu soruya çoğu zaman cevap bulamıyorum. Bulduklarım da birkaç temel sebep dışında değişiyor.
Eşyanın isimleri Hz. Âdem’e öğretildiğinden bu yana insanın anlamlandırma gayreti ve anlatma zorunluluğu devam ediyor. Bu zorunluluk öyle bir hâle geliyor ki insan, söyleyemeyince boğulacak raddede oluyor. Yunus Emre’nin, “Ya ben öleyim mi söylemeyince?” sorusu gerçek cevabını arıyor. Esas olan, bu soruya verilecek cevaplar değil sorunun kendisi sanırım. İnsanı bizatihi bu sorunun altında durması zinde tutuyor. Dolayısıyla zinde kalabilmek için yazıyorum diyebilirim.
Dünyayla aramıza mesafe koymamıza çok az şey yardımcı oluyor. İnsan, dünya denen bu kaygan zeminde yürürken durup bakmak, bakıp görmek ve görüp anlamak için tutunacak tutamaklar arıyor. Bu arayışta insanın görmesi için gözlerinden, duyması için kulaklarından daha fazlasına ihtiyacı oluyor. Okuma ve yazma eylemini, yatay biçimde yaşadığımız bu hayatın akıp giden nehrinden bizi çekip çıkartacak, dikey boyuta ulaştıracak; insanı düşünen, keşfeden bir varlık hâline getirecek uğraşlar olarak görüyorum. Bir enkazın altına girerek çözemediğim meseleleri yazarak aşabileceğimi, yazarak uzak duraklara uğrayabileceğimi düşünüyorum. Bunun için de yazdığımı söyleyebilirim.
Yazmak benim için düşünebilme yöntemlerinden biri. Yazarak hatırladığım düşünceler, duygular ya da hâller, kendim için zihin yorduğum ve o hâlin içine girebildiğim anlar oluyor. Yazarak uğradığım durakları, keşfettiklerimi hatırladıkça yazmak için beni tetikleyecek başka sebeplere gerek kalmıyor.