ŞULE YÜKSEL ŞENLER
O Benim Kahramanım
Hüseyin AKIN
Şule Yüksel Şenler, çocukluğumun ve de ilk gençlik yıllarımın kahramanıydı. Kahramanıydı dedim, çünkü o dönemlerde yazarlık, gazetecilik ya da edebiyatçılık hayatımızın orta yerine kurulmamıştı. Düşünün bir kere, bir hanımefendi memleketin en çetrefilli ve tanımsız döneminde bir elinde makas, diğer elinde kalem ile kemikleşmiş düşünceleri esnetip kırmaya çalışıyor. Elindeki makası kalem gibi kullanıyor. Rol biçmiyor, ahkâm kesmiyor, kumaştan çalmıyor, kaçırılmış bir ölçüyü yerine iade ediyor. Ortaokul çağında bir terzinin yanında yetişti, sadece beden ile kıyafet arasındaki mikyası değil aynı zamanda elbisenin sadece bir giyinme olmayıp daha da önemlisi bir örtünme olduğunu, iğnesi ipliği ve elindeki makasıyla tedris etti. Hiç kuşkusuz insan dış değildi, ama dışarıya sızan da insanın içinden başkası değildi. Bu uyumu bir kader üzere sağlamanın estetik yönleri üzerinde inceden inceye düşündü. Ne de olsa kader de ölçü demekti. Dilinde söz ne ise elindeki makas oydu. Sokaktaki başörtülü kadınları tehdit eden dönemin cumhurbaşkanına mektup yazarak hatasını anlayıp Allah’tan ve milletten özür dilemesi gerektiğini söylediği için hapse mahkûm oldu. Sekiz ay cezaevinde yattı. Cumhurbaşkanının af talebini kabul etmedi. Bütün bu sağlam duruşta onun, her görüşü iyi tanıması ve düsturu ilahi bir makastan çıkmış ölçüt bilmesinin payı vardır.
Evet, Şule Yüksel Şenler çocukluk ve ilk gençlik dünyamın kahramanıydı. Kıbrıslı Batıcı, modern bir ailenin milliyetçi refleksleri olan çağdaş bir kızıydı. Eksik ve eğreti bir hayatın provasını ilk kendi üzerinde denedi. 70’li yıllarda çağdaşlık adına yapılan her şey bir gelişmişlik olarak algılanıyordu. Örtünen bir kadının açılması aydınlanmanın en gözle görülür tarafı olarak benimseniyordu. Kapalı (tesettürlü) olmak kapalı bir hayatın simgesi sayılıyordu. Evde bürgülü annemiz, çarşıda yaşmaklı teyzemiz, okulda eşarplı ablamız aydınlanamamış, muasır medeniyet seviyesine ulaşamamış kabul ediliyordu. İlahi modeli kendi üzerinde deneyerek başörtüsünü kamuya açtı. Alt kültür alameti olarak görülmekte ısrar edilen başörtüsünü kültürün bizzat kendisi olduğu gerçeğine avdet ettirdi. Tam da bu haysiyetli çıkışıyla zihnimin o dönemdeki güncel kahramanı olmuştu Şule Yüksel Şenler.
İçimde sevinç ve gurura dönüşen mutluluğa bakınca başörtüsünün sadece kadınlara ait bir mesele olmadığının da farkına varmıştım. Kadınların başlarına taktıkları örtünün bir erkek olarak beni de iade-i itibar gibi mutlu kılması hiç tesadüf değildi. Çünkü bir kişinin, bütün bir Müslüman kitlenin cesaretini kişiliğinde temsil etmesi yaşananın bir kahramanlık hikâyesi olduğunu açık biçimde gösteriyordu. Benim doğduğum yıl (1965) kendine en yakışır ömür elbisesini dikip onu başörtüsü ile taçlandıran bir kahramandan bahsediyorum. Bu hikâyenin en önemli iki veçhesi var. İlki, bir genç kadının yerini yadırgama seviyesine irtifa ederek önce kendi pratik hayatındaki boşluğu fark edip sonra hayatı inancı gereği yaşamak isteyen insanların direncine sahip çıkması. İkincisi ise daha o yaşlarda benim gibi birçok hemcinsimin, başörtülü hanımların maruz kaldıkları bet muameleye karşı empati yapabilmesi. Söz konusu olan inanç, adalet ve kutsallar ise empatiyle araya giren tüm engeller geri çekilirmiş, bunun canlı örneğini kendi öz nefsimde yaşamıştım.
Kendi yaşadığı tecrübeleri memleketin her köşesinden kadınların ayağına kadar giderek anlatmak nasıl bir sorumluluk duygusudur ki hiç kesintisiz devam eder? Daha o günden bugüne bir mesajdır bu. Genç kızların psikolojisini iyi bilmeyi gerektiren, kadınların uğradıkları ihmal ve zulme yakından tanık olmayı icap ettiren bir ince duyarlılıktır aynı zamanda. Vahyî ve ilahi olanın güzel ve estetik olanla kopmaz birlikteliğini, tabiata dikkat ve rikkatle bakan her insan gibi Şule Yüksel Şenler de göz ardı etmez. Örtünmek güzeldir, güzelliği sergilemeden güzel örtünmek daha güzeldir. Gençlerin güzel ve estetik olanla kurdukları ünsiyetin fıtri olduğunun farkındadır. Şule Hanım’ın mücadelesini salt kadın mücadelesi olarak görmek, hem bu gayreti anlamamak hem de soylu yorgunluklarla geçen bir ömre karşı haksızlık etmek olur.
Şule Yüksel’in, Huzur Sokağı isimli romanını 1978’de orta 2. sınıfta okumuştum. Sokak denilen mecranın tam da ortasındaydık. Huzurun da huzursuzluğun da nasıl bir şey olduğunun farkında olmadığımız bir yaşta. Evet, mutluluk diye bir şey vardı. Onu gelin arabalarının arka camından biliyorum. Huzur daha çok ihtiyarlara mahsus bir şeymiş gibi geliyordu bize. Halbuki huzurun da huzursuzluğun da kaynağı derinlerde idi. Başı açık gezen ablaların hepsini sosyeteden sanıyorduk. Huzurla tanışmamızın tarihiyle romanla tanışmamızın tarihi aynı zamana denk geliyordu. Orta 2. sınıfta zengin-fakir, dindar-din dışı, çağdaş-muhafazakâr vs. kelimelerinin, kimin adresini gösterdiğini pek kestiremesem de zihnimin bir kenarına, “Biz kimiz?” sorusunun çentiği ilişivermişti. Ardından, “Feyza kim?”, “Bilal biz miyiz?” gibi sorular kafamızın içerisinde dönüp durdu. Modernleşme süreci sanki ayrı coğrafyalarda yaşıyormuş gibi birbirini anlamayan iki farklı kuşak meydana getirmişti. Kılık kıyafetten eğlence biçimine, aldıkları eğitimden oturdukları semte kadar aynı zamanda yaşamalarına rağmen birbirine katışmayan iki neslin hayata bakış farklılığını en yalın biçimiyle bu romanda görmüştük. Huzur Sokağı romanı, âdeta yaşadığımız hayatın önünde seyrediyordu. O yaşlarda ortaokul sıralarını paylaşan hiçbirimiz romandaki sahnelerin yarısını bile gerçek hayatta görmüş değildik. Bizim için Huzur Sokağı, bir tür erken uyarı sistemi vazifesi görüyordu. Her safhada geldiğimiz noktada yaşadığımız gençlik hayatını bu romanla yüzleştirmeden geçmiyorduk. Kendimden biliyorum, kitabı okurken sonunun mutlu ve bir anlamda huzurlu bitmesi için içten içe Allah’a dua ediyordum. Aynı zamanda bol acılı Kemalettin Tuğcu hikâye serisine de müptela olduğum için hiç olmazsa romanın sonunun güzellikle bitmesini gönülden istiyordum. Ne mutlu ki romanın sonu aklımda kalan mutlu sonla bitmiş ve Feyza ile Bilal evlenemeseler de Feyza’nın kızı Hilal ile Bilal’in oğlu Nusret evlenerek yeni bir neslin müjdecisi olmuşlardı. Her okuyan kişi gibi ben de Huzur Sokağı romanının mutlu sona ermesini, sokağımıza mutluluk ve huzur getirmesine dair yürekten edilmiş bir dua olarak yorumlamıştım.
Şule Yüksel Şenler, ilk gençlik yıllarımın kahramanıydı, demiştim. Bunu, sadece başörtüsü mücadelesinde gösterdiği cesur ve kararlı duruşundan dolayı söylemediğimi yinelemek isterim. Zira onun gösterdiği bu mücadele sadece görünür bir semboldür. Asıl onu gençliğimin kahramanı kılan kadın gücünün soylu bir örneği olmasıdır. Bir kadının tek başına himayesiz, sadece Allah’ın yardımına güvenerek mücadele için uzun yola çıkması, anıtsal bir karakter taşımaktadır. Çile çekmeye devam etmek pahasına zulme uğradığı kişilerin affına tenezzül etmeyen onurlu duruşu ve baş eğmeyen karakteri unutulmaz bir haysiyetli duruş örneğidir. Hidayetini, yadırgadığı yerini değiştirme çabasına borçlu oluşu, anlık geçici etkilenmelerin duygusallığına dayalı bir serüvene sahip olmayışı ve hemcinslerinden uzak tutulan kalemi çevik bir zihinle elde edip mahpusta yatmak başta olmak üzere her türlü bedeli ödemeyi göze alarak konuşma ve yazma hakkına sahip çıkması, onu nazarımda kahraman yapmaya yetip artmaktadır. O gün bugündür sadece kahramanımı değil, aynı zamanda hatıralarımın evi bildiğim saadet tüten kaybettiğim sokağımı arıyorum.
Yazmaya yeni başladığım ortaokul yıllarında, Şule Yüksel Şenler’den okuduğum bir başka kitap, Bize Ne oldu? isimli sarsıcı bir soruya yaslanmış, cemiyetteki çarpıklıkları anlatan deneme kitabıydı. Aslında bir sorgulamanın ikinci cümlesiydi kapağa taşınan. Cümlenin öncülü, “Ne idik?” kısmında gizliydi ki onu da kitabın satırları arasında yakalıyorduk. Toplumda görüp anlam veremediğim ya da tanımlayamadığım manzaraları çarpıcı başlıklar altında bu kitapta bulmuştum. Aynı başlığı ödünç alarak altını kendi ızdıraplarımla doldurduğum çok sayıda deneme kaleme almıştım. O zaman yazarın sorduğu soru ile bugün bizim durup durup birbirimize sorduğumuz soru aynı noktada mülaki oluyor gibi: “Bize ne oldu?” İsmet Özel’in, “Neyi Kaybettiğini Hatırla” diyerek bir başka biçimde ifade ettiği yitik mirası, Şule Hanım, muhasebeyi işaret eden bir soruyla “Bize Ne Oldu?” başlığı ile dikkatlerimize sunuyor. Cevabı galiba şu cümlede yatıyor: Biz çoktandır “biz” olmayı kaybettik!”
Bir ömrün hülasası diyebileceğimiz eserlerinin adlarına bakınca bu dünyaya Şule Yüksel diye bir yolcunun gelip 81 yıl ömür sürdüğünü ve dinlendiği ağacın dibinden ayrılıp giderken de derdini ve davasını yaşadığımız yüzyılın belleğine yazdığını bir kez daha anlıyoruz. İşte bir ömrün asrın gölgesine vuran izleri: Gençliğin Izdırabı, Hidayet, Bize Ne Oldu, İslam’da ve Günümüzde Kadın, Duyuşlar, Her Şey İslam İçin, Uygarlığın Gözyaşları, Huzur Sokağı, Kız ve Çiçek, Sağ El, Bir Bilinçli Öğretmen, Yılanla Tilki…
Yaptıkları yazdıklarına denk düşen, mücadeleyi hayatı dolu dolu yaşamak bilen, aynı zamanda düşüncelerimizin, hayallerimizin ve umutlarımızın kahramanı Şule Yüksel Şenler’in bu yalan dünyada dosdoğru yaşadığının şahitlerinden biri de hiç şüphesiz yazdığı kitaplarıdır. Bir kısmına tanık olduğumuz hayatı içerisinde biz onu hep iyi bilirdik, zira iyilerdendi. Yazdığı her satır da onun iyi olduğunu teyit edecektir. Allah mekânını cennet eylesin. Cennetin huzurlu sokağında iyilere komşu olsun.