Prof. Dr. Cafer Sadık YARAN: “İslam, emanet odaklı bir ahlak inşa eder.”
Hocam, sizinle modern dönemde daha da önem kazanan emanet ahlakı üzerine konuşmak istiyoruz. Öncelikle emanet nedir, dinimiz bu kavrama nasıl bir anlam yüklemiş ve onu nasıl yorumlamıştır?
Arapçada “güvenmek, korku ve endişeden emin olmak” anlamındaki “emn” mastarından gelen emanet, Kur’an ve hadislerde çok anlamlı olarak geçmektedir. Yani emanetin tek bir anlamı yoktur. Emanet kavramı Türkçede olduğu gibi sadece “birine eşya ya da bir mal emanet etmek” şeklinde değil, gerek bireysel ve sivil hayatla gerek toplumsal ve hatta siyasi yönetim hayatıyla gerekse de metafiziksel âlemle ilgili olmak üzere çok anlamlı ve çok boyutlu kavramlardan bir tanesidir. Kur’an-ı Kerim’de “emn” kökünden türeyen kelimeler 900’e yakın yerde, hadislerde de pek çok yerde kullanılmaktadır.
Anlam olarak sık kullanılanları ele aldığımızda ilk olarak Müslüman için temel emanetlerden biri olan “iman”, Yunus suresinin “İman edenler/inananlar ve amel-i salih/ iyi işler yapanlar…” (Yunus, 10/9.); “Kim imanı küfre değişirse…” (Bakara, 2/108.) ayetlerindeki gibi “emanet” pek çok yerde iman eden yani inananlar şeklinde geçer.
Emanet kavramı, “Sonra Allah kederin arkasından sizi bürüyen bir güven indirdi.” (Âl-i İmran, 3/154.); “(O) kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin (güvende) kılandır.” (Araf, 7/97.) ayetlerinde geçen güven anlamıyla da karşımıza çıkmaktadır. Türkçeye de geçmiş olan güven, güvenmek, güvende olmak, güvenilir olmak, güven vermek, güvende kılmak gibi temelde güven eksenli anlamlarda kullanılmaktadır.
Ayrıca yine Türkçede de çok yaygın olarak kullandığımız emanet etmek ya da emanete bırakmak anlamı “Eğer birbirinize bir emanet bırakırsanız emanet bırakılan kimse, emaneti sahibine versin…” (Bakara, 2/283.) ayetindeki gibi Kur’an-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde de geçmektedir.
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde “emanet”in kullanılan başka bir anlamı da emaneti ehline vermektir. Tıpkı Nisa suresinin 58. ayetindeki gibi: “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında adaletle hükmetmenizi emrediyor…” Buradaki emanet ise daha ziyade devlet görevini ya da yönetim görevini bunu birilerine verebilecek, dağıtabilecek konumda olanların kim hak ettiyse, kim layıksa, kim liyakatli, ehliyetli ise ona vermesi anlamına gelen bir anlam var.
Ahlaki bir erdem ve nübüvvetin niteliklerinden biri olan “emanet” dinî ve sosyal açıdan neden bu kadar önemi haiz bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır?
Kur’an-ı Kerim’in Müminun suresinin, “Yine onlar (müminler), emanetlerine ve verdikleri sözlerine riayet ederler.” (Müminun, 23/8.) ayetinden hareketle emanet ahlakına sahip olmanın, mümin olmanın bir vasfı olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca peygamberlerin de en başlarda sayılan sıfatlarından birisi emanettir. Bu durum aslında emanetin hem dinî hem de sosyal açıdan önemine işaret eder. Emanet ahlakı, Allah’ın insanlara hem kendisiyle hem de toplumla olan münasebetini düzenleyen bir buyruğudur. Dolayısıyla bu buyruk üzere yaşayan kimselerde güvenilirlik esastır. Güvenilirliği az açacak olursak güvenilirlik basit bir tabirle belki dürüstlük gibi erdemlerle izah edilebilir. Doğruluk, dürüstlük olsun ki karşı tarafa güvenilsin. Ancak sadece dürüstlükle de eşitlenemez bu kelime. Düşünürsek hemen anlarız ki birine güvenilir diyebilmemiz için onda neredeyse bütün ahlaki erdemlerin bulunması lazım. Dolayısıyla insanın doğru, dürüst, adil, hakkaniyetli, merhametli, şefkatli olmasının yanı sıra gözü tok, kanaatkâr, helal ve haram bilincine sahip olması gerekmektedir.
Dağların, gök ve yerin üstlenmekten imtina ettiği emanet insana bu dünya yaşamında ne gibi sorumluluklar yüklemektedir?
Kıyame suresinin, “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyame, 75/36.) ayetinden anlaşılacağı üzere insan bu dünyaya bir sorumluluk sahibi olarak gönderiliyor. Yani insan Allah’ın (c.c.) buyurduğu üzere sorumlu bir varlık. İnsana tevdi edilen sorumlulukların en başında da emanet geliyor. Dağların, gök ve yerin üstlenmekten çekindiği emaneti insanın üstlenmiş olması ve hatta üstlenebiliyor olması da onun akıllı, irade sahibi, düşünen bir varlık olarak tüm yaratılmışlardan farklı bir donanıma sahip olduğunu gösteriyor. Allah Teâlâ, Bakara suresinin 30. ayetinde meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” diyerek de aslında zımnen yeryüzü emanetinin insana verildiğini söylüyor. Dolayısıyla Allah (c.c.), insanoğlunu halife kabul ederek ona ciddi bir sorumluluk yüklüyor. Bu bağlamda insan evvela Allah’a (c.c.) karşı ve O’nun insana tevdi ettiği yeryüzü emanetine karşı sorumludur.
Kendisini belirli bir amaç uğruna yaratan Rabbine karşı öncelikli olarak sorumlu insan, yine kendisine emanet olarak verdiği bedenini helal ve temiz gıdalarla; canını, ruhunu da O’nu anarak ve tespih ederek beslemek ve korumakla yükümlüdür. Ayrıca Tahrim suresinin “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim, 66/6.) ayeti, Müslümanın hem kendisine hem de ailesine karşı bir sorumluluk bilinci içerisinde olması gerektiğini vurgulayarak insana ayrı bir yükümlülük getiriyor. Kısaca insanın başta Allah’a (c.c.) olmak üzere kendisine, ailesine, yaşadığı topluma yeryüzüne karşı sorumlulukları çok fazla. Çünkü kendisine bırakılan emanet hakikaten dağların, gök ve yerin imtina ettiği türden.
Kendi içimizde bulduğumuz varoluş hakikatimizin zamanla bir bilişe, duyuşa ve duruşa dönüşmüş hâli “emanet ahlakı”nın oluşabilmesinde hangi iç dinamiklere ihtiyaç duyar ve bunlar insana ne gibi faydalar sağlar?
Şems suresindeki “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”(Şems, 91/6-9.) ayetini okuduğumuzda insanın içerisinde hem fücura hem de takvaya yönelik dinamikler olduğunu fark ederiz. Bu iki zıt kutbun bir arada verilmiş olması insanın irade hürriyetiyle ve insanın değeriyle alakalı bir durumdur. İnsanın gerçekten meleklerden bile daha değerli olabilmesi için bu özgürlüğün ve irade hürriyetinin olması gerekirdi. İki farklı dinamiği içinde taşıyan insanın görevi nefsini fücurdan, olumsuzluklardan, kötülüklerden arındırıp tezkiye etmektir. Bunu yapabildiği ölçüde insan, vicdan tarafının oluşmasını sağlıyor. Vicdan tarafı da gelişince kişi, ahlaken kötülük yaptığında onu uyaran bir mekanizma oluşuyor. İşte o zaman kişi ahlaka mugayir yani fücura yönelik bir iş yaptığında vicdan azabı dediğimiz üzüntüyü yaşıyor, iyilik yaptığında ise kalbi bir neşe ve huzurla doluyor. İşte bu yüzden vicdan dinamiğini geliştirip güzelleştirmek insanın emanet ahlakına uygun bir hayat için kaçınılmaz bir gerçeği olarak karşımıza çıkıyor.
Emanet ahlakının oluşumunda ferdî şuurdan ve toplumsal yapının etkisinden kısaca söz edebilir misiniz?
Emanet ahlakının oluşumunda ferdî şuurun etkisi toplumun sosyal yapısından daha önceliklidir elbette. Ferdî şuurun da temeli vicdandır. Dolayısıyla kişiyi koruyup kollayan sağlam bir vicdanın oluşumunda kalbin kötülüklerden arındırılıp temizlenmesi ve beslenmesi çok mühimdir. Vabisa b. Ma’bed, Peygamberimize iyilik ve kötülüğün ne olduğuyla ilgili sorunca Peygamberimiz iyilik ve kötülüğü tanımlayıp “İyilik kalbini tatmin eden, sana hoş gelen, huzur veren; kötülük ise insanlar onaylamış bile olsa kalbinde bir huzursuzluk duyduğun, vicdan azabı çektiğin şeydir.” deyip son olarak kendi kalbine, kendi vicdanına danışmasını söylemesi ferdî şuur açısından önemlidir. Ferdî şuur, ahlakı ve ahlaklı olmayı beraberinde getirmektedir. İşte o zaman Maide suresinde geçen “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez.” (Maide, 5/105.) ayetindeki müjdeye nail olur. Ferdî şuur, kişinin emanet ahlakına uygun bir duruş ve tavır sergilemesini sağlar.
Emanet ahlakının oluşumunda toplumun sosyal yapısının etkisi de yadsınamaz diğer bir gerçek elbette. Ancak burada fert ile toplum arasında yer alan en temel dinamik olarak aile kurumu çok önemlidir. Çünkü İslam fıtratı üzerine doğan her fert ilk olarak ailenin arasında neşvünema bulur. Aile terbiyesi dediğimiz ahlaki bir kişiliğin oluşumu çok özel bir öneme sahiptir. Ahlaki değerlerin yaşandığı bir aileden yetişen nesil “emanet ahlakı” üzere bir yaşam sergiler ki bu da topluma ve toplumun sosyal yapısına yansır. Emanet ahlakının toplum sathına yayılmış olması o topluluğun davranışlarını hem ilahi hem de beşerî nizama uygun sürdürmesi demektir ki bu da her topluluk için özlemle istenen ve yaşanılası bir hayata dönüşür.
Söylediklerinizden İslam’ın emanet odaklı bir ahlak inşa etmeyi hedeflediğini anlıyoruz. Bu ahlakın Rabbimizle ve toplumla münasebetlerimizi nasıl şekillendirmesi beklenir?
İslam emanet odaklı bir ahlakı inşa ederken az önce de zikrettiğimiz üzere ilahi ve beşerî bir nizam oluşturur ve bunu hedefler zaten. İlahi açıdan düşündüğümüzde iman, ihlas, ihsan ve ilahi aşkı hedefleyerek insan-ı kâmil bir mümin olmayı ve ona uygun bir hayatı öngörür. Kişinin ihsan bilinciyle yaşayabilmesi hep idealdir. Yani sen Allah’ı görmesen de her an Allah seni görüyormuş bilinciyle bir yaşam sürdürebilmeyi sağlar emanet ahlakı. Müslümana sorumluluk bilincinde bir yaşam sunar hep. İşte o zaman Allah’ın (c.c.) hem Bakara suresindeki “Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” (Bakara, 2/165.) hem de Maide suresindeki “…Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler…” (Maide, 5/54.) ayetlerinde buyurduğu üzere ilahi bir aşka dönüşür ki işte o zaman Allah onlardan razı onlar da Allah’tan razı olur.
Emanet ahlakının beşerî münasebetlere yansıması açısından baktığımızda da Nisa suresinde geçen “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.” (Nisa, 4/58.) ayeti nasıl bir yaşam sürdürülmesi gerektiğini çok güzel açıklamaktadır.
İslam’ın en temel tasarımı olan “emanet ahlakı”nı bir Müslüman olarak içselleştirip hayatımıza yansıtabilmek adına neler yapmalıyız ve nelere dikkat etmeliyiz?
Emanet ahlakının içselleştirilip hayatımıza yansıtması için birbirini tamamlayan şu dört kavramı hayatımıza yerleştirmeliyiz. Bunlar: Bilmek, olmak, yapmak ve yaymak.
Öncelikle Zümer suresinin “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayetinden hareketle daha ahlaklı bir toplum olmak istiyorsak ilk önce bilgimizi artıracağız. İkinci olarak eğer bilgi bizi dönüştürmüyorsa, bilgi bizi oluşturmuyorsa, var oluşumuzu sağlam bir karaktere güzel huya doğru evirmiyorsa, yani bir oluşum değişimi olmuyorsa o bilginin fazla bir faydası yoktur. Dolayısıyla ikincisi “olmak” olmalı. Yani bilgi bizi oldurmalı. Üçüncüsü “yapmak”. Bilmek ve olmak tek başına yetmez. Onun için bir şeyler yapmamız lazım. Pasif iyi yerine aktif iyi olmamız gerekmektedir. Zilzal suresinde yer aldığı üzere zerre miktarınca olsun iyilik yapmak zerre miktarınca olsun kötülük yapmamak hedefini düstur edinmeliyiz. Kısacası iyi insan olmak, olgun olmak yetmez bir şeyler yapmalıyız; her daim aktif ve donanımlı olmalıyız. Son olarak şu ayeti hiç unutmamalıyız: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran, 3/104.)
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Cafer Sadık Yaran, yükseköğrenimini 1981-1986 yıllarında, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. 1987’de Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Felsefesi araştırma görevlisi oldu. 1994’te İngiltere’de, University of Wales’de “The Argument from Design in Contemporary Thought” konulu tezi ile doktor ünvanını aldı ve dönüşünde Yrd. Doç kadrosunda din felsefesi öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı fakültede 1999’da doçent oldu. 2003’te İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesine atandı. 2006 yılında din felsefesi alanında profesör oldu. Aynı fakültede 2006-2011 yılları arasında Felsefe ve Din Bilimleri bölümünde bölüm başkanı ve öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2011’de Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçti. Hâlen aynı fakültede Mantık Anabilim Dalı Başkanlığı ve öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir.